AYM'nin Müyesser Yıldız kararı: 'Milli güvenlik, basın özgürlüğünden önce gelir'

AYM'nin Müyesser Yıldız kararı: 'Milli güvenlik, basın özgürlüğünden önce gelir'

Anayasa Mahkemesi, gazeteci Müyesser Yıldız'ın Libya haberi nedeniyle tutuklanmasını hak ihlali saymadığı kararda, "Bu nitelikteki bir eylem söz konusu olduğunda millî güvenlik, basın özgürlüğünün koruduğu değerlere göre ağır basmaktadır" dedi.

Gazeteci Müyesser Yıldız'ın Libya haberleri nedeniyle tutuklanmasının ardından Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvurunun reddi kararının gerekçeleri açıklandı.

Yıldız'ın "kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüğü hakkının ihlal edildiği" iddialarını yerinde bulmayan Anayasa Mahkemesi'nin 7 Nisan 2022 tarihli kararının gerekçesi Resmi Gazete'de yayınlandı.

Oy çokluğu ile alınan karara AYM Başkanı Zühtü Arslan ile üyeler Engin Yıldırım, Emin Kuz ve Engin Yaşar karşı oy yazdı. Karşı oy yazılarında "basın özgürlüğü" vurgusu yapılırken 11 üyenin görüşünü yansıtan kararda "milli güvenliğin basın özgürlüğünden önce geldiği" görüşü savunuldu.

'SORUŞTURMA MAKAMLARININ İŞİNİ GÜÇLEŞTİRMEYELİM' YORUMU

Milli güvenliği basın özgürlüğünden önde tutan kararda, "Öncelikle gizli bilgilerin temin edilmesine ve açıklanmasına ilişkin suçların soruşturulması kamu makamlarını ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakacak niteliktedir. Bu nedenle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin - özellikle organize olanlar olmak üzere- suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye neden olacak şekilde yorumlanmamalıdır" denildi. Kararın gerekçesinde şöyle denildi:

1. Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkının İhlali İddiası Yönünden

Somut olayda başvurucu, devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli bilgileri açıklama suçundan tutuklanmış; bu gizli bilgileri temin etme suçundan ise tutuklanmamıştır.

Yargıtay'a göre mevzuatta genel anlamda devlet sırlarının üçe ayrıldığı görülmektedir. Bunlar "özünde devlet sırrı olan bilgi ve belgeler", "yetkili makamların açıklanmasını yasakladığı bilgi ve belgeler" ve "Devletin idari kurumlarının gizli tuttuğu bilgi ve belgeler"dir.

Yargıtaya göre 5237 sayılı Kanun'un 327. maddesinde geçen "temin" kelimesi gizli kalması gereken bilgilerin tesadüfi öğrenilmesi dışında iradi, bilinçli ve icrai bir çaba göstermek, bu hususta vasıtalara başvurmak ya da aracılara ulaşmak suretiyle herhangi bir şekilde öğrenilmesi olarak anlaşılmalıdır. Bu suçun oluşabilmesi için bu bilgilerin açıklanmasına gerek yoktur. Temin etme, belgelerin alınmasını gerektirmeden bu belgelerdeki bilgilerin öğrenilmesi anlamındadır. Suç, sır olan bilginin temin edilmesiyle tamamlanmış olur. Bilginin doğrudan kaynağından veya nakledenden temini arasında bir fark yoktur.

Gizli bilgileri açıklama suçu bakımından başvurucunun E.B. adlı kişiden edindiği gizli bilgileri derleyerek ODA TV isimli internet sitesinde yayımladığı ileri sürülmüştür. Soruşturma makamlarınca E.B.nin asker olması nedeniyle çeşitli şekillerde elde ettiği ve devletin güvenliği, iç ya da dış siyasal yararları bakımından gizli nitelikteki bilgileri başvurucuya aktardığı, başvurucunun da gazeteci olması nedeniyle bu bilgileri gazetecilik faaliyeti adı altında basın özgürlüğü için tanımlanan yasal sınırları aşarak kamuoyuna açıkladığı ileri sürülmüştür. İddianamede bu kapsamda başvurucunun altı yazısına yer verilmiştir. Ancak bu yazılardan sadece ikisi gizli olduğu belirtilen bilgilerle ilişkilendirilmiştir.

Başvurucunun gizli bir bilgiyi açıkladığı iddiasını destekleyecek yazısı kapsamında ifşa edilen bilgi ise Libya'ya gönderilecek komutanın kim olduğuna ilişkindir. Somut olayın özel koşulları bağlamında Libya'ya gönderilecek komutanın kim olduğuna ilişkin bilginin sıcak çatışmaların yaşandığı bir dönemde açıklanmasının millî güvenliğe ve ismi açıklanan komutanın yaşam hakkına yönelik potansiyel bir tehlikeye sebebiyet verebilecek nitelikte olmadığı söylenemeyecektir.

Başvurucu ile sözü edilen asker arasındaki telefon görüşmelerinin bir kısmının içeriğinde geçen hususlara dair yetkili idari makam olarak Millî Savunma Bakanlığının yazılı açıklamaları mevcuttur. Buna göre başvurucunun astsubaydan sorduğu hususların ve bu kişinin başvurucuya verdiği bilgilerin önemli bir kısmına dair askerî kaynaklarda yazışma ve raporların mevcut olduğu ve bunların çoğunun gizli nitelikte olduğu belirtilmiştir.

Anılan bilgiler Suriye ve Libya’da faaliyet gösteren Türk güvenlik güçlerinin harekâtlarıyla ilgili olduğundan bunların devletin güvenliği veya iç ya da dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgiler olarak değerlendirilmesi mümkündür. Millî güvenlik bakımından kritik önemi haiz olan bu bilgileri alan başvurucu, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerine sürekli yazı yazan deneyimli bir gazetecidir; bu bilgilerin gizlilik vasfına sahip olacağını ve temin ya da ifşa edilmesi hâlinde 5237 sayılı Kanun'un bu konulardaki cezai hükümlerinin uygulanacağını bilebilecek durumdadır. Bilgi paylaşımının bir kereye mahsus olmadığı, ayrıca bu bilgilerin sıcak çatışmaların yaşandığı dönemde edinildiği anlaşılmaktadır. Başvurucunun bu bilgileri tesadüfen değil bilinçli bir şekilde öğrendiği, bu bilgileri öğrenmek için ilgili astsubayla sürekli temas hâlinde olduğu ve bu kişiye daha fazlasını öğrenmeye yönelik sorular sorduğu görülmektedir.

Somut olayda operasyon güzergâhları gibi konular doğrudan millî güvenlikle, birlik isimleri ise o birlik mensuplarının yaşam haklarıyla doğrudan ilgili bilgilerdir. Bu bilgiler açıklanmamış olsa dahi sırf bilmesi gerekenler dışında kimselerin bu bilgiye sahip olması millî güvenlik ve başkalarının hakları bakımından telafisi imkânsız riskler ortaya çıkarabilecek niteliktedir. Bu bağlamda anılan bilgilerin yetkisiz kişilerce temin edilmesi ülkenin menfaatlerine telafisi imkânsız zararlar verme tehlikesini barındırmaktadır. Başvurucunun bilgilerin temin edilmesi noktasında hırsızlık, tehdit, şantaj gibi yasa dışı yollarla hareket etmemesi, onun gazetecilik mesleği bakımından görev ve sorumluluklarına uyup uymadığının değerlendirilmesinde -somut olayın koşullarında- belirleyici bir öneme sahip değildir.

Öte yandan bu bilgilerin bazıları hakkında başka basın organlarında haberler yapılmış olması da duruma belirleyici bir etki yapmamaktadır. Çünkü başvurucu, başka basın organlarında yer alan bilgilerin aktarımını yapmayıp -bu bilgilerin yayımlanmış olduğu varsayılsa bile- anılan bilgilerin doğruluğunu ilk elden teyit ettirmektedir. Ayrıca bu bilgilerin önemli bir kısmının daha önce kamuoyuna açıklanmadığı veya herkes tarafından bilinen bir husus hâline gelmediği görülmektedir.

Sonuç olarak somut olayda başvurucunun devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etme suçu bakımından kuvvetli suç belirtisinin bulunduğu yönünde soruşturma mercilerince ve tutuklamaya karar veren yargı organlarınca yapılan değerlendirmelerin temelsiz olduğu söylenemeyecektir.

Somut olayda Sulh Ceza Hâkimliğince başvurucunun tutuklanmasına karar verilirken; soruşturmanın devam etmesi nedeniyle delillerin tam olarak toplanmamış olmasına, başvurucunun serbest bırakılması durumunda delillere etki etme ihtimalinin bulunmasına, eylemlerin sabit görülmesi hâlinde alınacak muhtemel ceza miktarı dikkate alındığında kaçma şüphesinin var olmasına, adli kontrol tedbirlerinin tek başına yeterli kalmayacağına dayanılmıştır.

Ayrıca başvurucunun temin ettiği bilgiler dolayısıyla millî güvenlik üzerinde oluşan tehlikenin büyüklüğü, bunların öğrenilmesi ve kamuoyuyla paylaşılması nedeniyle ortaya çıkan menfaatle kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Bu nitelikteki bir eylem söz konusu olduğunda millî güvenlik, basın özgürlüğünün koruduğu değerlere göre ağır basmaktadır. Somut olayın özellikleri dikkate alındığında Sulh Ceza Hâkimliğinin isnat edilen suç için öngörülen yaptırımın ağırlığını, işin niteliğini gözönünde tutarak başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu ve adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı sonucuna varmasının keyfî ve temelsiz olduğu söylenemez.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir.

2. İfade ve Basın Özgürlüklerinin İhlali İddiası Yönünden

Somut olayda başvurucunun tutuklanmasının hukuki olmadığı iddiası incelendiğinde başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi için inandırıcı delillerin bulunduğu, ayrıca olayda tutuklama nedenlerinin mevcut olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun söylenebileceği sonucuna varılmıştır. Bu kapsamda yapılan değerlendirmeler dikkate alındığında başvurucunun yalnızca ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kalan eylemleri nedeniyle soruşturmaya maruz kaldığı ve tutuklandığı iddiası yönünden farklı bir sonuca varılmasını gerekli kılan bir durum bulunmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.

NE OLMUŞTU?

Libya’da Hafter güçlerinin saldırısı sonucunda bir MİT görevlisi hayatını kaybetmişti. Kamuoyunun bilmediği olayı ilk duyuran, 3 Ocak 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmuştu. Erdoğan, MİT’in yeni hizmet binasının açılışında “MİT, Libya’da üzerine düşen görevleri hakkıyla yerine getiriyor. Görevleri sırasında hayatlarını kaybeden şehitlerimize Allah’tan rahmet niyaz ediyorum” demişti.

Dönemin İYİ Parti Milletvekili Ümit Özdağ ise 25 Şubat 2020’de Meclis’te yaptığı konuşmada Libya şehitlerinin kimliklerini, MİT mensubu olduklarını ve nasıl şehit olduklarını anlatmıştı.

İFŞA OLAN BİLGİYİ HABER YAPINCA TUTUKLANDILAR

OdaTV’de ise bu durum 3 Mart 2020 tarihinde “Sessiz, sedasız ve törensiz defnedilen Libya şehidi MİT mensubunun cenaze görüntülerine Odatv ulaştı” başlığıyla haberleştirilmişti. Aynı olaya ilişkin gazeteci Murat Ağırel de twitter hesabı üzerinden paylaşım yapmıştı. Yeni Yaşam, gazetesinde de haber yayınlandı.

MİT’in şikayeti üzerine dönemin Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Manisa muhabiri Hülya Kılınç, Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel ile Yeni Yaşam gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik ve Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser tutuklanmıştı.

İstanbul 34. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılama sonucunda Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç MİT Kanunu’nda yer alan “İstihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek” suçundan 3 yıl 9 ay; Aydın Keser, Ferhat Çelik ve Murat Ağırel ise 4 yıl 8 ay ceza almıştı. Barış Terkoğlu ise beraat etmişti. Bu cezalar istinaf tarafından onanmıştı.

MÜYESSER YILDIZ DA TUTUKLANMIŞTI

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında ise 8 Haziran 2020 tarihinde casusluk iddiasıyla gözaltına alınan gazeteci Müyesser Yıldız, 4 gün sonra “devletin güvenliğine ilişkin bilgileri açıklama” suçundan tutuklanmıştı. Yıldız’ın tutuklanmasının nedeni, OdaTV’de yazdığı “Kim bu Hafter’le görüşen Türk komutanlar” ve “Libya’ya hangi komutan gitti… Yerine kim geldi” başlıklı haberler olmuştu. Yıldız dava sonucunda “devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme” ve “devletin güvenliği veya yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri açıklama” suçlarından 3 yıl 7 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılmıştı. (Kısa Dalga)