Futbolun lordlar kamarasına bir Amerikalı daha

Futbolun lordlar kamarasına bir Amerikalı daha

Premier Lig’de varlıkları ile futbola farklı bir boyut ve tartışma getiren Amerikalı sahipler listesine Todd Boehley’in de eklenmesi ile bu sayı 9’a çıktı.

ÖZER ÇELİKSÜNGÜ


Roman Abramovich 2003’te Chelsea’yi satın aldığından bu yana Chelsea, 2,1 milyar pound ile dünyada transfere en çok para harcamış olan futbol kulübü. 2003’ten beri en çok kupa kazanmış olan İngiliz takımı.

Günümüz futbolunda alıştığımız mega bütçeli yönetimlerin ilk örneği. Sahada elde ettiği başarı metodu ve Premier Lig kulübü satın alan ilk yabancı milyarder olması ile birlikte alanında bir öncü.

Şimdi de Rusya Ukrayna savaşı ve Putin ile bağının uzantısı olarak İngiltere hükümeti tarafından kendisine uygulanan ekonomik yaptırımlardan ötürü kulübü satarak tarihi bir alışverişte rol sahibi oluyor.

AMERİKALI SAHİPLER LİSTESİ

Abramovich kulübünü, birazdan kendisinden daha detaylı bahsedeceğimiz Todd Boehly’in yüzü olduğu bir ortaklığa 4,25 milyar pound karşılığında satışı için prensipte anlaşmaya vardı. Bu spor tarihinde bir kulüp için ödenecek en büyük bedel olarak yerini alacak. Satışın Premier Lig ve İngiltere hükümeti tarafından onaylanması ile en geç ay sonunda resmiyete dökülmesi bekleniyor.

Abramovich’in İngiltere’deki bütün mal varlığı dondurulduğundan bu yana Chelsea hükümet tarafından verilen özel bir izin ile kulüp içi ödemelerini gerçekleştiriyordu ve bu izin mayıs ayının sonunda bitiyor. Premier Lig’de varlıkları ile futbola farklı bir boyut ve tartışma getiren Amerikalı sahipler listesine Todd Boehly’in de eklenmesi ile bu sayı 9’a çıktı.

Todd Boehly kulüp sahipliğine aşina bir isim. 4,72 milyar dolarlık servetin sahibi Boehly, Amerika’da beyzbol takımı Los Angeles Dodgers ve WNBA takımı Los Angeles Sparks’ın sahibi. Aynı zamanda şehrin NBA takımı Los Angeles Lakers’ın da hissedarları arasında.

Boehly’in İngiltere’de diğer Amerikalı takım sahipleri listesine katılması ise toplamda 4,25 milyar pound gibi tarihi bir fiyata oldu. Özellikle Roman Abramovich’in içinde bulunduğu durumu göz önünde bulundurursak, bu alımın Chelsea’ye biçilen piyasa değerinin üstünde olması son derece şaşırtıcı gözükmek ile beraber güçlü bir mesaj niteliği taşıyor:

Futbol endüstrisinin, özellikle İngiltere futbolunun gelişimine olan inanç. Bu ortaklık da büyümeye devam eden futbol endüstrisi ile Chelsea markasının daha da büyüyeceğini ve ileride daha büyük bir değere dönüşeceğini düşünüyor. Bu düşüncenin altında yatan ana sebep: Futbolun Çin ve Amerika’da hızla artan popülaritesi. Gelecek yayın hakları anlaşması döneminde Premier Lig yayın haklarının tarihte ilk kez İngiltere dışında daha yüksek bir ücretten satılması bekleniyor. 2005’te Glazer ailesinin Manchester United’ı satın almasından bu yana Amerikalı milyarderlerin adadan takım almalarındaki ana motivasyon bu. Tarihsel ve kültürel açıdan ABD’de futbol oyunun popülarite olarak ne kadar geride olduğunu düşünürsek, bu alımların duygusal olmaktan çok uzak, tamamen iş kararı oldukları konusunda hemfikir olabiliriz.

Bir futbol takımının bulunduğu şehre, hatta ülkeye yabancı birisi tarafından alınması başta birçok kulübün yerel kültürdeki değerlerine aykırı gözükebilir. Ne de olsa çoğu kulüp son derece eski ve bundan ötürü bulundukları toplumda sahip oldukları temel bir yer var.

SPORUN İÇİNDEKİ ROMANTİZM

Örneğin 1892’de liman işçilerinin oynadığı Liverpool’un şimdi Amerikalı sahiplerinin olmasını belki de hala benimseyemeyenler var. Bu romantik yaklaşım, günümüz gerçeklerinden son derece uzak. Bu mantık, oynayan oyuncuların çok ulusluluğu ile kolayca çökertilebilir.

Sporun içindeki romantizmi asla elimine edemeyiz ama sporun, özellikle futbolun geldiği global mertebeyi, dünyanın dört bir tarafından kendisine çektiği taraftar kitlelerini düşünürsek; bu kulüplerin artık sadece yerel bir futbol takımı olmadığının artık ‘ulusal’ birer marka olduklarının bilincine varabiliriz. Böyle markaların yarattığı prestije, güce ve ayrıcalığa sahip olmak isteyen insanlar da muhakkak olacaktır. Dünyanın en popüler yerel ligi olan Premier Lig, inanılmaz bir etki alanına sahip. İngiliz kulüplerinin her kıtadan milyonlarca taraftarı var, sezonda 3,2 milyarlık bir izleyici çekebiliyorlar. Ortadaki oyunun kalitesinden bağımsız Amerikalı veya futbola yatırım yapan birçok yatırımcının da burada gördüğü cevher bu geniş etki alanı. Günümüzde fan tokenler, sosyal medya hesapları gibi yenilikler ile takımların bu etki alanını daha fazla finansal gelire dönüştürmeye çalıştıklarını görebiliriz.

Amerikalı yatırımcılar ve İngiltere futbolu arasındaki ilişkiye kar fırsatı ve bunun için buraya doluşan iş adamları gibi tek bir boyuttan bakmak yanlış olacaktır. Çünkü, değişen sahipler ile birlikte bu kulüplerin yönetimlerinde, pazarlamalarında ve bunun uzantısında çıkardıkları üründe de büyük bir değişim var. 2010ların hemen hemen sonuna kadar Premier Lig çoğu otorite tarafından 1 numaralı yerel lig olarak görülmezken şu an reytingleri ve kulüplerinin finansal statüleri ile dünyanın geri kalanına fark atmış durumdalar.

Ortada gelişmekte olan bir pazar var ama bu pazarın yeni gelen sahiplerin etkisi ile çok daha fazla büyüdüğünü göz ardı etmemek lazım. Premier Lig’in bünyesinde birçok yabancı sahip var. Her takımın alınmasının altındaki sebep birbiri ile aynı da değil. Abu Dabi Kraliyet ailesinin üyesi olan Şeyh Mansur’un sahip olduğu Manchester City ve Suudi Arabistan hükümeti ile bağları bulunan bir ortaklığının yönettiği Newcastle United bunun en öne çıkan örnekleri. Burada Amerikalılardan daha farklı, çok daha tehlikeli ‘sportswashing’ dediğimiz, kendilerini pozitif bir alan ile pekiştirip negatif imajlarını temize çekmek gibi başlı başına bir yazı konusu olan bir örnek görüyoruz. Genelde benimsenen kesenin ağzını açma yaklaşımından farklı olarak, Amerikalıların yanlarında getirdikleri bir ekol de görmek mümkün. Amerikalıların İngiltere’ye çıkarma yapmadan evvel kulüp sahipliği tecrübeleri olduğunu görüyoruz. Geçmişlerinden çokça deneyimi yeni yatırımlarına devşirmeye çalıştıkları da ortada.

Özellikle beyzbol kökeninden gelenlerin (filmini izleyenlerin belki kolayca anlayabileceği) ‘moneyball’ tarzı bir yaklaşımları var. Filmi izlemeyenlere mutlaka önermekle birlikte bu yaklaşım şu şekilde açıklanabilir: Beyzbol modern sporlar arasında istatistik biliminin en fazla etki ettiği spor konumunda. Analitik yaklaşım da diyebileceğimiz bu yaklaşım sporun bütün dallarında hızla yaygınlaşıyor. Beyzbol takımı sahibi Amerikalılar ise bu yaklaşımın İngiliz futbolunda uygulanmasındaki öncüleri. Liverpool’un ve Boston Red Sox’ın sahibi Fenway Sports Group (FSG), transfer piyasasındaki başarılı hamleleri belki de moneyball yaklaşımının en öne çıkan örneği. Lakin bu sadece bir örnek. Elbette her gelen elinde bir sihirli değnekle her şeyi güzelleştirmiyor, hatta daha kötü yapabiliyor. Liverpool ne kadar başarılı olduysa, Manchester United’da çok daha büyük harcamalar yapmasına rağmen bir o kadar başarısız oldu. İşte burada hassas bir geçiş var. O da başarının ne olduğu. Genel olarak geldikleri spora yabancı olanların yaşadığı ‘doku uyumsuzluğu’ burada yatıyor. Taraftara göre başarı; doğal olarak sahadaki oyundur, oyunun kalitesidir ve bunun sonucunda elde edilmesi umulan şampiyonluklardır. Fakat yönetim seviyesinde başarı anlayışı bundan farklı olabilir. Yönetimler başarıyı sahada görmenin yerine finansal raporlarda görmeyi yeğleyebilir.

Sahada başarısız olanların kısa vadede finansal anlamda bundan büyük yaralar almadıklarını görüyoruz. Ama bu nereye kadar böyle devam edebilir orası bilinmez. Kulüplerin finansal kuvveti, sahip oldukları geniş taraftar kitlelerinden geliyor ve bu kitleler, özellikle, uluslararası taraftarlar başarıya bakıyorlar. Başarısızlığın devam etmesi durumunda yerel taraftar ile aynı sadakati sergilemeyebilirler. Geçmişteki başarıların kredisi elbette bir noktada tükenecek.

Todd Boehly’nin skalada nereye düşeceğine dair bir tahminde bulunabiliriz. Sahip olduğu Los Angeles Dodgers beyzbol takımının kendi liginde maaş listesinin zirvesinde olduğunu düşünürsek, harcamaktan korkmayan bir imaj çizdiğini söyleyebiliriz. Chelsea’nin önü birçok farklı yola gitmeye açık. Tomas Tuchel gibi şu an dünyanın en iyi teknik direktörlerinden birine sahip, geçtiğimiz yılın Şampiyonlar Ligi şampiyonu, halihazırda iddialı, pahalı bir kadroya sahipler ve son derece başarılı bir oyuncu yetiştirme akademi programları var. Abramovich sonrası yeni bir soluk getiren bu ortaklık nasıl strateji bir takip edecek, kurdukları yapı onlara yatırımlarının karşılığını verecek mi bunu bize ancak zaman gösterecek.