Tarikat-Siyaset-Ticaret

Tarikat-Siyaset-Ticaret

Devletin cemaat sevdası “Bana atom bombası mı güçlü, yoksa inanmış bir insan mı güçlü derseniz, inanmış bir insan derim. İnanmış kitleler ise en güçlüsüdür.

Devletin cemaat sevdası

“Bana atom bombası mı güçlü, yoksa inanmış bir insan mı güçlü derseniz, inanmış bir insan derim. İnanmış kitleler ise en güçlüsüdür.”
Barış Terkoğlu’nun bu lafları çok iddialı gelebilir size. Belki öyledir de. 15 Temmuz gecesi, F16’ların içinden insanların üzerine Allah rızası için bombalar sallayan Gülen Cemaati pilotlarını hatırlayın ama. Ya da tankların içinden çıkan generalleri. Bir gecede 250 insanın ölümüne sebep olan askerleri, polisleri, jandarmayı. Hatırlayın: İtirazlara rağmen “dini bütün” diye el üstünde tutulan, devletin her kademesine, Allah’ın izniyle yerleştirilen, hizmet ediyorlar diye alınlarından öpülen o Gülencilerin, bir gecede ülkeyi nasıl altüst ettiğini.
Elbette 15 Temmuz 2016, Gülen Cemaati’ni tanıdığımız ilk gece değildi. Herkes her şeyi biliyor, ama susuyordu. Sesini çıkaranlar da vardı. Mesela gazeteciler Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan gibi. Gerçi ikisi de Gülenci savcılar marifetiyle birkaç yıllarını Silivri Cezaevi’nde bıraktılar. Herkesin onların haklı olduğunu anlaması için 15 Temmuz’un olması gerekti. Ya da 17-25 Aralık. Milat ne derseniz deyin, gerçeği değiştirmiyor. Hepiniz ordaydınız işte. Şimdi devletin tepesindeki yöneticiler bile sadece yanıldık diyerek işin içinden çıkabiliyor. İyi de o kadar kolay ve basit mi?
İki Barış yeni çıkardıkları araştırma kitabı Metastaz’da işte buna bakıyor. Gülencilerden boşalan yerlere başka FETÖ’ler mi yerleştiriliyor? Cevap basit ve net: Evet! Ben Kısa Dalga’dan Nazan Özcan.

Kitabın isminden de anlaşılıyor. Kanser yok olmadı, hatta devlet bünyesine yayıldı, çünkü doğru tedavi edilmiyor. Terkoğlu, “Kısmen temizlendi mi? Tartışmasız şekilde tabii ki kısmen temizlendi. Kitabı yazarken neyle karşılaştık: Türkiye’de her zaman, devlet tarafsız değil, devlet de bir enstrümandır insanlığın tarih içinde yarattığı ve her zaman onu elinde tutan insana göre şekillenir.” Herkese eşit uzaklıkta olması gereken devletin bugünkü halini şöyle anlatıyor Barış Pehlivan: “Tek bir tarikat ya da cemaat şurda kesinlikle ful hakim demek doğru değil diye düşünüyorum. Ama bir ağırlık merkezinden bahsedersek, yargıda Hakyolcular denen İskenderpaşa cemaati diye bildiğimiz cemaatin ciddi anlamda söz konusu olduğunu konuşuluyor. Keza Emniyet’te Menzilcilerin örgütlenme çabalarının çok yoğun olduğu iddia ediliyor. Bununla birlikte Sağlık Bakanlığı’nda Menzilcilerin örgütlendiği bilgisine sahibiz. Devletin önemli bakanlıklarında, önemli kurumlarında yargı, emniyet, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi önemli kurumlarında o boşalan koltuklara oturmak için cemaatler arası bir savaştan da biz bahsedebiliriz.”

Amma velakin şu anda en tehlikelisi hangisi derseniz, Terkoğlu’dan şöyle bir cevap geliyor: “Meselenin Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukuk devletini bozacak şekilde kendi gündemini takip etme eğilimi olan bir cemaati tartışma noktasına gelince, bunun çok insanın verdiği yanıtı biliyorum. O zaman örneğin Menzilcilerin daha büyük tehlike olduğunu söylüyorlar. Çünkü Menzilciler daha çok kendi gündemlerinin peşinden gidiyorlar.”
Kim bu Menzilciler? Hikaye epey uzun ve tanıdık: Özeti şu: Menzil Cemaati, Nakşibendi tarikatına bağlı bir kol. Menzil, Muhammed Raşit Erol tarafından kurulmuş fakat secerelerini Hz. Muhammed’e kadar götürebilirler. Tüm tarikatların ABC’si bu zaten. Bugünkü “liderleri” ya da şeyhleri veya gavsları Seyyid Abdulbaki Erol. Merkezleri, Adıyaman Menzil köyü. Türkiye’de en fazla mensubu olan tarikat deniyor. Merkez, lafın gelişi köy.
Barışların kitabında trajik bir hikaye var: “2008 yazında yürek burkan haber Ankara’dan geldi. Dr. Zekai Tahir … Kadın Sağlığı ve Eğitim Araştırma Hastanesi’nde üç günde 27, bir aydaysa 49 bebeğin öldüğü ortaya çıktı. Hastaneden her gün yeni bir bebek ölümü haberi geliyor ancak bir türlü çözüm bulunamıyordu. Aileler, STK’lar ve medya bu ölümleri unutturmamaya çalışıyor, Sağlık Bakanlığı’nı sıkıştırıyordu. Sonunda Sağlık Bakanlığı bir açıklama yaptı. Ve o açıklamada bahsi geçen sağlık heyeti Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın makamında toplandı. Toplu bebek ölümleri saatlerce tartışıldı, çözüm için yol haritası çıkarıldı. Kapsamlı bir rapor oluşturulacaktı. Günün sonunda inceleme heyeti dağıldı, bakan Recep Akdağ odasına çekildi. Masanın üzerindeki telefonu aldı eline ve köyü bağlayın dedi. Köy dediği, Adıyaman’ın Menzil köyüydü. Telefonun ucunda gavs dediği Menzil cemaati şeyhi Abdül Baki Erol vardı. İddia o ki, o telefonda Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi de çocuk hastalıkları uzmanı olan Sağlık Bakanı, bir cemaat liderine ‘Bir istihareye yatar mısınız?’ ricasında bulundu. Menzil şeyhinin istihareye yatarak onlarca bebeğin toplu ölümüne dair rüyasında bir işaret görmesi bekleniyordu. Gavs ne yaptı, nasıl bir talimat verdi bilinmez. Bildiğimiz şu ki, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı onlarca bebeğin ölüm dosyasını hastane başhekimi ve ilgili doktorlar hakkında soruşturma izni verilmediği için kapattı.”
Barış Pehlivan o bebekleri cenazelerinin ailelerine karton kutu içinde verildiğini söylüyor. Yani merkez Adıyaman ama aslında devletin tam da göbeğindeler. İnsan merak ediyor. Devlet 15 Temmuz’dan sonra bile hala niçin tarikat mensuplarını istiyor? Sadece alnı secdeye değiyor diye mi yoksa başka hesaplar mı var?

Terkoğlu anlıyor: “Neden FETÖ’yü seçtiyse o nedenden kaynaklıyor. Sonuçta düşünün. FETÖ FETÖ diyorlar, ilkokul çocukları bile artık duyuyoruz. Oysa bu kavram bir şeyin üstünü örtüyor. O da Fethullaçılık dediğimiz şey 15 Temmuz 2016’ya kadar ya da biraz daha geri gidelim 17-25 Aralık’a kadar, bu iktidar için de muhalifler için de bu ülkede bir dini cemaat kisvesi altındaki bir yapılanmaydı. Bir cemaat lideri vardı, onları bir arada tutan dini bir söylem vardı. Ve bu dini söylem etrafında örgütlenmiş kurumlar vardı. İktidar tarafından hep bu kurumlara alnı secdeye değen vatandaşlar gözüyle bakılıyordu. Ama en önemlisi şuydu. İktidar karşı ideolojiye karşı, sola karşı, Atatürkçülere karşı, ne dersek diyelim, iktidar önünde engel olduğunu düşündüğü siyasi gruplara karşı, bu cemaatin devlet içindeki gücünü kullanıyordu.”

‘Kuran Işığında Tarikatlar’ kitabının yazarı ve İslam’da tarikat olmadığını ısrarla anlattığı için ismi Diyanet’in gizli raporuna giren, ilahiyat profesörü Abdülaziz Bayındır’ın da fikri şu: “Tarikatlar ile devlet hiçbir zaman uzak olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasasına bakın, orada da tarikatlar yasaklanmıştır ama yargılanan bir tane tarikat lideri gösteremezsiniz. Bunlar laftadır, gerçekte yoktur. Çünkü onunla insanlara hükmedebiliyorsunuz, insanları kontrol altında tutabiliyorsunuz.”
Din ve sosyoloji denilince akla gelen ilk isim Tayfun Atay başka bir açıdan bakıyor: “Oy deposu olmaları. Sonuçta bir kitle oluşuyor, bir karizmatik lider var ortada, bu lider gereksinimlerini karşılayacak şekilde insanlara hitap ediyor, buna bağlı olarak ciddi bir kitle oluşuyor. Bu da, kendisi bir iktidar demek ve siyasi iktidar sahipleri tarafından bu dikkate alınıyor. Öte yandan siyasi iktidardan da beklentiler elbette bu oluşumlar açısından söz konusu oluyor. O beklentiler nüfuz olarak olabilir, ekonomik olarak olabilir, siyasi olarak olabilir. Yani siyasette de yer almak isteyebilirler. Eğer Türkiye’de birtakım siyasi – ideolojik çatışmalar varsa, bu siyasi-ideolojik çatışmalarda dini referansla hareket eden oluşumlar, kesimler, toplum kesimleri işte bu siyasi – ideolojik muhalif hareketlere karşı da seferber edilebiliyorsa, elbette her zaman dini bir iktidar olması gerekmiyor. Birtakım askeri darbe yönetimleri de aynı şekilde bu oluşumlardan yarar umabilir. İktidar imkanı yarattığı için bu oluşumlara elbette yakınlık ve şefkat gösteriliyor.”
Abdülaziz hocanın dediği gibi işe iblis mi karışmıştı bilinmez ama Gülencilerin devlet içindeki yapılanması da hiç de burun kıvrılacak türden değildi. Zavallı ve Badeci Şeyhin Sır Odası kitabının yazarı gazeteci Timur Soykan meslektaşlarıyla hemfikir: “Fetullahçılar çok sinsi bir örgütlenmeydi. Uzun yıllara dayanan kamuda örgütlenmeyi hedefleyen, planlı hareket eden bir cemaat yapılanmasıydı. Ama bunların AKP ile ideolojik olarak farkları neydi sorusunun hiçbir yanıtı yoktu. AKP ne yapacaktı da bunlar karşı çıktı ya da bunlar ne yapacaktı da AKP karşı çıktı? Öyle bir ayrım yoktu. Bunlar siyasi ideolojileri anlamında birebir ikizdiler. Ve bu sayede ortaktılar. Çok uzun dönem ortaklık yaptılar ülkeyi yönetirken. Askeri vesayeti ortadan kaldırma vaatleri vs. Bir şekilde hedef laiklikle savaş çerçevesinde bütünleşmiş bir yapıydı bunlar. Fetullahçılar, 15 Temmuz’u yapacağız diye hayal etmiyordu zaten. Çünkü onlar zaten meşruiyetle süreci devam ettirebilirlerdi. Ama her zaman aynı koşulları böyle bir gücü birini teslim ederseniz, sonuç aynı. Siz böyle bir gücü birine teslim ettiğinizde ya da böyle bir istismar alanını tamamen serbest bıraktığınızda her seferinde aynı sonuç doğacaktır. Gülenciler gitti ama bir süre sonra başka bir örgüt çıkacak. Yine Sağlık Bakanlığında örgütleniyor. Bunlar bir süre sonra aynı şeyi yapacaklar, çünkü bu binlerce yıllık bir hikaye ve hep böyle olur. Gücü eline geçiren o güçle yetinmez. Daha fazlasını ister. Çatışır, iktidarı arzular, devlet zenginliği böyle bir şeydir. Devlet zenginliği para zenginliğine de benzemez. Askerin, polisin olur, yargın olur. Hiçbir zenginlik daha büyük değildir bundan. Onlara sen bu gücü verdiğinde onların doymasını bekleyemezsin.”
Barış Terkoğlu devam etsin: “Asla ve asla cemaatlerin söylemi dinsel de olsa gücünün maddi dünyaya dayandığını düşünüyorum. Örneğin Fethullahçılık gücünü Fethullah’ın güçlü söyleminden mi alıyordu?” İyi soru. Terkoğlu devam etsin: “Yoksa polisin, hukukun içindeki örgütlenmesinden mi, ekonomik gücünden mi alıyordu, ben ikincisini söylerim. Tıpkı bugün Menzilcilerin gücünü yine aynı örgütlenmeden aldığı gibi. Bakıldığı zaman bizim dilimize de çok güzel yerleştiği gibi şeyh uçmaz mürid uçurur sözü, esasında şeyhin kendisini ne kadar iddia etse de, çok da büyüklüğünün olmadığını, ona bağlı müritlerinin yarattıkları düzenin büyük olduğunu toplum tarafından da kabul edildiğini gösteriyor.”
Devam edelim. “Neyi kullandılar? Fethullahçıların devlet içindeki, polis içindeki, bürokrasi ve asker içindeki gücünü kullanarak bir şekilde karşı oluşumları bertaraf ettiler. Bu yüzden tarikatlar hükümet için kendi yandaşı olabilecek bir insan havuzu yaratıyor. Birkaç milyon kişiden oluşan bir havuz bu. İlk davranış kalıbı birtakım dini söylemler etrafında şekillenmiş ve siyasi olarak da iktidarla birlikte davranmaya hazır bir kitle. İki, ekonomik olarak iktidar için gücünü seferber etmeye hazır insanlar demek oluyor. Üç, bir tür örgütlenme alanı da demek oluyor. Geçmişte nasıl Fethullahçılar kendi rakiplerini bertaraf etmek için nasıl onlarla birlikte hareket ettiyse, onu tasviye ederken bugün yine başka cemaatlerle birlikte hareket ediyor. Mesela bugün bakıyorsunuz, nasıl Adnan Oktar yapılanması bir şekilde iktidarın ayağına dolanmaya başladı, hemen lanetlendi. Mesela Furkan Vakfı, söylemi iktidarla çatıştığı için, lideri cezaevine kondu. İşin sırrı bana sorarsanız, cemaat kavramından çok bir iktidar siyasal iktidarın sürdürülebilmesi için halihazırda hangi örgütlü ve maddi güce başvurulabiliyorsa, bunun söylemi dinsel de olsa ona gidiyorlar. Ve tabii tarikat ve cemaatler insan havuzuyla, ekonomisiyle, örgütlenmesiyle bunun en önemli ayağını oluşturuyor.”
Siyasal İslam’ın devam edebilmesi için kaynak bazen Gülenciler olur bazen oe İskenderpaşa. Ama ille de cemaat ya da tarikat. Darbe girişiminden sonra bile devletin ya da hükümetin iktidarın tarikat ve cemaatlerle içli dışlı olmaması gerektiğini tam anlamıyla öğrenmediği açık. Zaten korkutucu olan da o. Hatta Barış Pehlivan’ın daha dehşet verici. “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da, tam da dizginleme, irade etme meselesini politika haline getirmiş durumda. Bu sene ki 15 Temmuz konuşmalarında bütün tarikatlara ve cemaatlere satır aralarında, bakın biz tekrar aynı hataya düşmeyiz, siz de onlar gibi o yola girerseniz, sizin de başınızı ezeriz anlamına gelen ciddi bir tehditte bulundu. Onlar da aslında bize operasyon yapılabilir mi diye tartışıyorlar, bunu biliyoruz. Tüm bu toplamda, tamam o zaman tekrar 15 Temmuzlar olmaz mı? Hayır! Türkiye’nin hala yeni 15 Temmuzlar görme ihtimali var.”
Hangisinden geleceğini bilemeyiz elbet. Ama kitaplarındaki hikâye çok şey açıklar nitelikte. Darbenin ikinci adamı olarak kodlanan şu anda nerede olduğu belirsiz Adil Öksüz’ün doktora tezini kabul eden, destek sunan , iş arkadaşlığı yapan Ali Erbaş şu anda Diyanet İşleri Başkanı! Öyle bir yakın ilişkiler ağı. Diyanet deyip üzerinden atlamayın. Diyanet, 2019 rakamlarına göre 10.4 milyar liralık bütçeye bağlı. Siz olsaydınız, darbenin ikinci ismiyle, hasbelkader diyelim, iş arkadaşlığı yapmış birini mi getirirdiniz o kuruma? Buradan bakılınca Timur’un söylediği ikizlik meselesi önemli. İç içelik, aslında aynılık.
Kitaptan alıntıyla anlatalım: AKP İzmir İl Başkanlığı’nın olduğu binanın sahibi olan iş adamı Ahmet Küçükbay, FETÖ’den içeride. Peki AKP bu binayı kiralarken, kimse Ahmet Küçükbay’ın kim olduğunu bilmiyor muydu? Ya da soru şu da olabilir: Ahmet Küçükbay ne kadar AKP’liydi ne kadar FETÖ’cüydü?
Tayfun Hoca devam etsin: “Organik bağ içinde olduklarını da biliyoruz. İktidar imkanı yarattığı için bu oluşumlara elbette yakınlık ve şefkat gösteriliyor. Ama işte bildiğimiz gibi bu yakınlık ve şefkatin bedeli bazen hiç umulmadık şekilde çok ciddi iktidar krizleri, çatışma ve darbe girişimleriyle sonuçlanabiliyor.”
Şimdi herkes kendini saklıyor ama HaberTürk’ün, Mayıs 2011’de Konsensus Araştırma şirketine yaptırdığı anket çok şey anlatıyor.
Türkiye çapında görüşülen 3000 kişinin yüzde 6.2’si evet bir cemaate üyeyim demiş. Hangi cemaate üye oldukları sorulduğunda verilen cevapların sonucu şu: Yüzde 62 ile Gülen cemaati birinci sırada.
İkincilik kürsüsü yüzde 16.3’le Menzilciler ve Süleymancılar arasında paylaşılmış. İşin daha da ilginci seçmen dağılımına bakılınca, üyelerin yüzde 9’u AKP’liyim demiş. En yakın rakibi yüzde 4,5 ile MHP. Denklem apaçık ortada!
Devlete bakınca sanırsınız ki ülkede liyakat sahibi ya da Gülen’e üye olmayın kimse yok. Oysa tam tersi. Devlet raporlarına göre, Türkiye’de 30 tarikat silsilesi, bunlara bağlı 400 civarında kol, 445 tekke, 800 medrese, cemaat ve tarikatlara bağlı 3 milyona yakın insan var.
Terkoğlu’na göre “Hiçbir tarikat parti kurmuyor. Bugün düşünün İskenderpaşa parti kursa, yüzde kaç oy alırlar? Bunlar örgüt olmaktan ötürü çok güçlüler.” Yani nicelik değil nitelik önemli.
Yargıdaki cemaatleşme senelerce mücadele eden hakim Faruk Özsu’nun yıllar önce yaptığı bir tanımlama var ve Gülenci örgütlenmeye cuk oturuyor: “Karanlık bir odada siyah eldiven ya da siyah kedi gibiler”. Yani var oldukları kesin ama asla kim olduklarını bilmiyorsun.
Timur Soykan, buna mafya sistemi diyor: “Cemaate üye olmayan biri üniversiteye girdiğinde ev, iş için uğraşması gerekir, kariyer yapması için çok uğraşması gerekir. Ama Fethullahçılarda bunun en bariz örneğini gördük, diğer tarikatlarda da öyle. Emek harcamadan birden sana işini de, yurdunu da ayarlıyorlar. Hayat çok kolaylaşıyor. Ama hayat çok kolaylaşırken, hep bir verilenlerin istendiği bir an oluyor. Aslında bir mafya sistemi.”
Nasıl bir kutsallıksa, adam profesör, kadın cerrah, iş insanı, IT’ci vs. Ama bir vaizin çılgınlıklarına inanabiliyor. Bunun cehaletle açıklayanlar da var ama sözü profesör Tayfun Atay bırakalım: “Cehaletle açıklamak en büyük cehalet olur. Bunu hiç yapmamak gerek. Sosyolojik işlevleri var, psikolojik işlevleri var, kültürel ve ontolojik işlevleri var. Yani bir bireyin varlığı, varolmasıyla ilgili kafasındaki sorulara, boşluklara karşılık gelen işlevleri var. Tarikatların sınıfsal birtakım bağdaşıklıklar sergilediği de görülür. Daha çok yoksullara hitap eden, daha seçkin, daha elit ve zengin kesimlere, okur yazar kesimlere hitap eden tarikatlar vardır. Hatta belli meslek grupları, geçmişte olduğu gibi, Yeniçeriler’in Bektaşilik’le bağı gibi farklı meslek gruplarının daha fazla rağbet ettiği tarikatlar vardır. Yani şöyle söyleyelim: Geçmişte, Doğu İslam coğrafyasında birer sivil toplum diyebileceğimiz oluşumlar olarak düşünülebilir. Ama modern dönemde ortaya çıkan sivil toplum kurumlarıyla karıştırmamak gerekir.”
Pehlivan işleyiş kısmını şöyle anlatıyor: “O adamların o kadar yüksek yerlerde olmasına örgütlenmenin kendisi de yol açıyor. Amerika’da, Avrupa’da birçok kentte Fethullahçı yapılanmanın önemli isimlerinin üç dil bildiğini, çok iyi üniversitelerden mezun olduklarını görebilirsiniz. Ama bu örgütlenme öyle bir şey ki, o üniversitelere daha kolay girebiliyorsunuz, o üniversitelerden mezun olduğunuzda çok iyi paralar kazanabileceğiniz çok iyi koltuklara sahip olabiliyorsunuz. Dünyanın her yerinde size açılmayacak kapı olmuyor. Türkiye özelinde bakınca, Anayasa Mahkemesini üye oluyorsunuz. Ya da orgeneral oluyorsunuz. Kişilik zaaflarıyla da ilişkili bir şey, biraz da bu rantın ve dünya çapındaki örgütlenmenin verdiği o güzel güzel hayat da cazibeli oluyor diye düşünüyorum.”
Terkoğlu devam ediyor: “Burada örgütlenmenin gücünün maddiyattan geldiğini anlatıyorum ama o maddiyatı da yaratan o örgüte inanan, o arkada bekleyen insanlar. Ve Barış’ın da dediği gibi o insanların da varlık sebebi bu yapılanma. Yani orgeneral olmasını o gruba borçlu. Polis olmasını o gruba borçlu. Ama öte yandan da buna inanıyor. Bir ifade mesela var. Cezaevinde, bunlar ülkenin polisleriydi, buna inanıyorlar, peygamber efendimiz koğuşlara geldi ve birtakım mesajlar verdi. Buna inanan bir insan ister polis, ister hakim olsun, savcı olsun, o inandığı şey bağlı buna her şeyi yaptırabilir.”
Pehlivan örgütlenme konusunda eli yükseltiyor..
“34.24 “Amerika’nın belli kurumlarının Fethullahçı yapılanmalarıyla çok ciddi ilişkileri olduğunu görebilirsiniz. Amerikan mahkemelerinde Fethullah Gülen’i şöyle suçladılar, 2000’lerin başından bahsediyorum: O zamanki parayla 25 milyon dolarlık bir bütçeyi kontrol ediyor ve bizim ülkemizin CIA’yiyle ilişkisi var ve bu adama yeşil kart verilmemeli. Burada farklı bir proje var diyorlardı. Şu an hala FETÖ neden Amerika’da, neden korunuyor sorusu, siz CIA’in dünyanın her yerinde istihbaratı olduğunu düşünebiliyor musunuz? İşte Türk okulları onun için var. Biz bunu Vikileaks kriptolarından gördük.”
Anlattığı şey, birçok insanın hayatını mahvetme yöntemi. “Hedefe birisi konuluyor. TÜBİTAK’taki adam da onlardan, Adli Tıptan adamlarda da onlardan, çok çok örgütlenme gerektiren bir şey. Üste gidiyorsunuz, üstteki adam da onlardan. Ben dünyada bu kadar her yerde örgütlenebilen başka bir istihbarat teşkilatının olduğunu sanmıyorum. Devlet içinde devlet denen şey bu işte. Mesela Menzil cemaati. Aslında Fethullahçılar, bütün tarikatların idealindeki örgütlenmeyi başardılar. Fethullahçıların okulları vardı, Menzil’in de okulları var, vs. Aslında birçok tarikat o para, ticaret, örgütlenme biçiminde aslında Fethullahçılardan çok da farklı değiller. Bu anlamda onları örnek alıyorlar.”
Pehlivan’ın verdiği 25 milyon dolar rakamını Timur Soykan güncelliyor: “Fethullahçılar hala kazıyamadıkları, dünyada 50 milyar dolardan bahsediyorlar.”
Koca bir ekonomi. Tarikat kelime anlamıyla aslında yol demek. Tarikata girenler de Allah yoluna gidiyorlar. Ama hesap ortada. Ciddi bir ekonomi dönüyor. Hatırlayın Gülen’in işadamları derneği TUSKON, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı nasıl tehdit ediyordu. Denklem basit, sistem kapitalizm. Paran varsa konuşabilecek cesareti de satın alabiliyorsun. Ki hala da öyle olduğunu söylüyor Barış Pehlivan.
Bu kadar da değil, birçok tarikatın dergisi televizyonunun, şirketlerini, üniversite ve okullarının, yurtlarının, medreselerinin, aile işletmelerinin yarattığı ekonomiyi düşünün. Memleket koca bir tarikat holding aslında. O yüzden başka bir içiçelik geçiyor. Para kardeşliği, Metastaz’da yazılmış. Birçok Gülenci işadamı, AKP’lilerle ortak olduğu için yargılanmıyor bile. Bakınız Fettah Tamince.
Allah yolu derken işin ekonomiye çıkması nasıl oluyor peki?Açıklama Timur Soykan’a göre kolay: “Bunu rasyonalize çok basit. Tarikatlarındaki müritlerin akıl süzgeciyle yargılanmayacağı için tarikat yönetimini, böyle bir dertleri yok, o insanları ikna etmek için. Savundukları peygamberimiz de ticaret, Müslümanlar da neden zengin olmasınlar. Tamamen zenginlik üzerine kurulu. Ve zenginlik arttıkça da ekonomi sürekli büyüyor.”
Bu neoliberal tarikat düzeninden çıkmak mümkün mü? Üç gazeteciye göre de evet. Timur Soykan’ın çözüm önerisi şöyle: “Yasanın uygulanması ve bu istismar alanın yok edilmesi lazım. Bunu inanç özgürlüğü diye açıklamaya çalışıyorlar, ama bu inanç özgürlüğü değil. Bu bir istismar alanı. Örneğin kölelik de binlerce yıl vardı, ayakta kalmış olması doğru olduğu sonucunu çıkarmıyor. Topyekün mücadele ile bundan kurtulabiliriz. Deşifre etmek önemli kısmı. Bu istismarlar deşifre edildikçe toplumdaki meşruiyetlerini kaybedecekler. Üçüncü adım da eğitim. Topyekün plana ihtiyaç var. Ve bunun ana ekseninde laik bir cumhuriyet olmaya geri dönmek var.”
Pehlivan’ınki de benzer: “Eğitim, laiklik ve bilim.” Bir görüş de cemaat ve tarikatları toptan yasaklamaktan yana. Amma velakin, siyaset bilimci profesör Süleyman Seyfi Öğün bunun pek işe yaramayacağını düşünenlerden: “Modern dünya, insanların manevi açlığını, metafizik açlığını giderecek bir şey vermiyor. Dolayısıyla o alan bir kere boş. O alan boş olunca ve bu eğilimler kabarınca önce böyle sivil toplumun içinde kendiliğinden oluşan birtakım oluşumlar ortaya çıkabiliyor, ama bununla sınırlı değil gelişmeler. Bir süre sonra… Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz, kapitalizm marj endüstrisini kuruyor. Dolayısıyla yasaklama marifetiyle hem bir ihtiyaçtan zuhur etmiş hem de endüstrileşmiş birtakım yapıları, basit kanun marifetiyle yasaklamak, tahkim etmek kovuşturmak gibi noktalarda hedefe koyacak olursak bunun ardından çok bir şey geleceğini zannetmiyorum. Kriminal boyutlarıyla bununla mücadele tabii ki etmek gerekiyor polisiye tedbirlerle vesaire. Ama bunu böyle bu yolla yok edeceğimizi filan zannediyorsak çok altındayız.”
Peki ne yapmak gerek sorusunun yanıtı şöyle geliyor: “Bu tip yönelişler yasaklayıcı, engelleyici yönelişler bu gibi sorunları çözmek bir tarafa azdırıyor da. Bunu da söyleyebilirim yaşanan tecrübelerden yola çıkarak. Belki kamuoylarını uyarmak manasında birtakım kampanyalar yapılır. Sigara engellenmesi için yapılan, sigaranın zararlarını insanlara öğretmek babından yapılan kampanyalar yapılır. Eğitimde bu çok insanları uyarmak babında kullanılabilir. Ama bunlarla bu sürüklenişin, bu gidişatın çok az bir kısmının önü alınabilir. Yani aslında insanların bu manevi, metafizik açlığına yol açan şartlarla hesaplaşmak bence… Belki de bu tarz açlıkları doğurmayacak, daha belki insana zarar vermeyecek bir hayat tarzını, metafizik ihtiyaçların da doyurulduğu, manevi ihtiyaçların da doyurulduğu bir iklim, bir yaşayış iklimi kurmak için neler yapabiliriz? Bunların üzerinde düşünmek bence daha önemli.”
Tayfun hoca da yasaklanmanın bir şey değiştirmeyeceğini vurguluyor: “Yasak, çekiciliği arttırır. Daha önce yasaklanmanın sonucu olarak, sosyolojik işlevlerini sürdürdüler yasaklı oldukları halde. Demek ki yasaklanmış bir realite olduğu noktada durum çok daha çekici hale geliyor. Realite olmaktan nasıl çıkar? Hayat değişir, koşullar değişir, insanların hayattan beklentileri değişir, insanların formasyonu değişir, tarikatlara gerek kalmaz, bir gerçeklik olmaktan çıkarlar. Ama Türkiye’de hala bir bu işlevi yerine getiren, Türkiye’nin sosyoekonomik ve kültürel değişmesinin yarattığı sıkıntılar içerisinde hala işlevselleşebilen kurumlar bunlar. Kaldı ki, modern dünyada, modernliğin içinde olan birtakım bireysel, psikolojik sorunlarla bağlantılı olarak dünyanın her yerinde bizdeki tarikatlara benzer yapılar var. Yasak elbette bunları çok daha çekici yapacak, yasak bunları elbette bunları çok çok daha dirençli hale getirecektir. Bunları yasaklama ama kontrol et, denetle. Suç varsa, suçu tespit et, bunun üzerine git. Eğer toplumsal yapı bu tür oluşumları insanların nezdinde gözden çıkarmadıysa yasak bir anlamda başını kuma gömmek gibi ve gerçekliğe sırtını dönmek gibi bir durum yaratır. Bu sosyolojik meseledir, kültürel değişme ile ilgili meseledir. Siyasi yasaklarla, bu sosyoloji mızrağını siyaset çuvalına sığdırmak mümkün değildir.”
Mızrak da ortada duruyor, çuval da. Ülkenin ikliminin değişmesini beklemekten başka çare yok gibi.