Osman Kavala: Hayatı boyunca kesintisiz bir nezaket

Ne ‘kızıl’ ya da ‘Türk Soros’tu, ne zengin çocuğu gibi yaşamıştı; 12 Eylül öncesi, daha kimselerde ve modada yokken, eski, yırtık kot pantolonla dolaşan, arabanın arkasına doldurduğu kitapları ‘Anadolu’ya’ götürürken yakalanan, pasaportunu kaybettiği için Peru’da tutuklanan bir solcuydu....

EMEL ARMUTÇU


Yakın arkadaşları hariç, yanında çalışanlar dahil herkese ‘siz’ diye hitap eden nezaketi düşünülürse adı darbeyle, casuslukla, hele cebir ve şiddet kullanarak yıkmakla anılacak dünyadaki son kişi olabilecekken, ön sıraya alındı. En afili yaftalar ona düştü: Kızıl Soros, Soros artığı, kızıl milyarder, perde arkası koordinatör, Gezi’nin finansörü ve herkesin nasibini aldığı ‘Bu…’ O hücresinde bunları ‘demokrasi için üzüntü verici’ buldu. Öte yandan, karşı cenahtan gelen ‘özgürlük savaşçısı’, ‘kültür şövalyesi’ gibi mübalağalı sıfatları da alıp başında taç gibi taşıyacaklardan değildi. Bir kendi -özgür- haline bırakılsa, olmasını istediği hayat için hiç gürültü çıkarmadan, belki her zaman yaptığı gibi sessizce gülümseyerek çalışmaya devam edecekti. ‘İş insanı’ olarak kendisi ve ailesi -gerektiğinde söyleyenler gibi devleti- için değil, bir sivil toplum aktivisti olarak, tüm toplum için…

En iyi yaptığı şey dernek, vakıf, inisiyatif vb. kurmak, yönetiminde yer almak, proje geliştirmek -bizzat uygulamak, toplumun akla gelebilecek her gediğini gönüllü olarak kapamak için çalışmaktı.

Açık Toplum Vakfı, TESEV, TEMA, Tarih Vakfı, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı, kurucusu, yöneticisi ya da danışmanı olduğu vakıflardın sadece birkaçıydı. Ne kızıl ya da Türk Soros’tu, ne zengin çocuğu gibi yaşamıştı; 12 Eylül öncesi, daha kimselerde ve modada yokken, eski, yırtık kot pantolonla dolaşan, arabanın arkasına doldurduğu kitapları ‘Anadolu’ya’ götürürken yakalanan, pasaportunu kaybettiği için Peru’da tutuklanan bir solcuydu.

Herkesi iyi dinlemekle kalmayan ‘her düğümü çözme’ çabası, sınırsız sorumluluk duygusuyla, fuara kucağında kitap taşıyan, protokolde olması beklenen etkinlikte koltuğunu yersiz izleyiciye verip merdivenlere oturan biri oldu. Adı sık sık ya bir bağımsız filmin jeneriğinde ya çocuklar için yazılmış bir kitabın künyesinde, farklı çevrelerin gittiği farklı etkinliklerde geçti ama müze açılışından anma toplantısına, çok şeyin içinde olmasına rağmen ortalıkta hiç görünmedi.

Daha çok, kimselerin o ana kadar nasıl koşuşturduğunu bilemeyeceği, kenardaki katılımcıydı. Ne var ki barış gibi, Kürt sorunu gibi, diyalog gibi ne zaman alkışlanıp ne zaman tavayla ezileceği belli olmayan kavramlarla olan derdi, eğitimi ve çalıştığı alanın iyice genişlettiği uluslararası ilişkileri, belki bu kadar görünmez olmaya çalışması da etrafında gizemli ve kara bir efsane örülmesini müsait kıldı. Ama polis fezlekesi, ama köşe yazısı kimi yayınların da yardımıyla senaryo son halini alıp iddianamelere girdi.

Verdiği her destek, yaptığı her iyilik, itinayla, en ağırından cezalandırıldı.

KOLEJDE BİRHIRPANİ

2 Ekim 1957‘de, annesi Necla Kavala’nın kızkardeşini ziyarete gittiği Paris’te dünyaya geldi. Çocukluğu ablası ve kuzenleriyle birlikte Elmadağ, Şişli ve yazları Göztepe’de geçti. Dedesi Hacı Tahir Kavala, Yunanistan’ın Kavala kentinin bir köyünde tütün çiftçisiyken kardeşiyle birlikte 1924 mübadelesinde Türkiye’ye göçüp Darıca’ya yerleşmişti. Darıca’da devam ettiği tütün işini geliştirmiş, oğlu -Osman Kavala’nın babası Mehmet Kavala’ya bırakmadan önce iyice büyütmüştü.

Yaptırdığı cami ve okulu Darıca’da bırakarak İstanbul’a taşındıktan bir süre sonra işleri devralan Mehmet Kavala, tütün ihracatına, özellikle dönemin Doğu Bloku ülkelerinden aldığı araba, traktör, dikiş makinesi, motosiklet, iş makinesi, asansör, lokomotif gibi araçları satmayı ekledi. İshak Alaton iş hayatına Mehmet Kavala’nın şirketinde başlamıştı.

Kuzeni Zeki Türkkan’ın anlattığına göre, Şişli 19 Mayıs İlkokulu’nu bitiren, hayvanlar ve tabiatla, bir de Fenerbahçe’deki balıkçılarla bir arada olmayı çok seven bir çocuk olarak büyüyen Osman Kavala’nın bu işlerle hiç işi olmadı. Robert Kolej’e, o zamanın zengin oğlan/fabrikatör çocuğu klişelerini alt üst eden haliyle girdi. Bir lise arkadaşına göre “bir yandan onu olduğundan daha küçük gösteren çocuksu şakacılığı, öte yandan bir anda yaptığı beklenmedik derinlikte yorumlarla” şaşırtırdı.

O zamandan beri dostu olan Yıldırım Türker de ilk başta onun da bu zengin çocuklarının okuduğu okula, kendisi gibi orta sınıf bir aileden geldiğini düşünmüştü. İlk bakışta giyim kuşamı, -paspal diyen de vardı- “basbayağı hırpaniydi.” Tabii mesele kılık kıyafet değildi; arkadaşlarıyla paylaştığı öğrenci evlerinde, Anadolu’ya giden yollarda, boykotlarda “bildiğimiz” solcuydu. 12 Eylül darbesinin ertesi günü Bodrum’dan apar topar evine dönen Türker, babasıyla onu evdeki Lenin, Marks külliyatını çatıya saklarken bulmuştu.

ODTÜ’ye de birlikte girdiler. İşletme bölümünde okurken iki lise arkadaşıyla paylaştığı birinin babasına ait ev, sakinlerinden biri olan Sedat Ergin’e göre bir öğrenci evinden çok fazlasıydı: Herkes kendi çevresinden birilerini davet ettiğinden çok farklı kesimlerden insanın bir araya geldiği büyük buluşma mekanı… Öğrenciler, öğrenci hareketlerinden temsilciler, evin dördüncü sakini Ümit Aktan aracılığıyla TRT çalışanları, gazeteciler, müzisyenler, tiyatrocular… Tabii ki yeme içme eşliğinde edebiyat sohbetlerinin yanısıra uzun siyasi tartışmalar… Tartışma ve kalabalık kısmında Kavala’nın merakı ve ‘networking’ meziyetlerinin payı büyüktü. İstanbul’da ailesinin yaşaması için ayarladığı evi, toplama eşyayla doldurdu. Bir koltuk takımı bile yoktu, taksiciyle yüksek ücret için tartışabilir, gelen projeleri cömertçe desteklerken etkinlikteki mika bardakların ucuz olanının alınmasını ister, tatilini pansiyonlarda yapardı. Çünkü onun para saçtığı tek alan, sivil toplum çalışmaları olacaktı.

İŞ İNSANI OLMAYI HİÇ İSTEMEDİ, 22 YILDIR DA DEĞİL

12 Eylül öncesi şartlar nedeniyle babasının isteğiyle ODTÜ’yü bırakıp Manchester Üniversitesi’nde ekonomi lisansı yaparken de öğrenci hareketlerinin içindeydi. Aynı şekilde New York’ta The New School for Social Research’te yüksek lisanstayken de… Ancak o yarım kaldı. Babası Mehmet Kavala’yı ani bir şekilde kaybedince, İstanbul’a dönmek ve hiç istemediği halde aile şirketlerinin başına geçmek zorunda kaldı. Yıl 1982’ydi. Türkiye askeri bir darbe eliyle ya mezarda/darağacında ya cezaevinde ya da evinde-işinde baskı altındaydı. Daha ailesine döndüğünü söylemeden arkadaşı Yıldırım Türker’e gitti; zorunlu kartvizit gibi adının başına yapıştırılan şeyi, “iş insanı” olmayı istemiyordu. Belki, onun insanlığı ona yettiğinden… Türker’in yazdığına göre bu başına gelen bir kazaydı, incinmişti, kaçıp kaybolmak istiyordu.

Arkadaşının onu, bunun ‘hayırlı’ bir iş olabileceğine ikna etmesi günler aldı. Oldu, bir dönem şirketlerle ilgilendi ama yine de en derinden bağlandığı asıl işine, sivil toplum çalışmalarına daha çok zaman ayırdı. Hala, Soros’lu ya da Soros’suz, adının başına ‘iş insanı’ yazıyor medya, sanki inat yapar gibi. Ama 2000 yılında şirket işlerinden tamamen uzaklaşmıştı.

Kaldığımız yerden devam edelim; devraldığında onca şirketle ne yapacağını bilmiyordu, hiç düşünmemişti! Henüz 25 yaşındaydı. Gerçi hiç öğrenemedi ama kravatla o güne kadar bir ilişkisi olmamıştı. Bir holdingden çok aile şirketleri gibi çalışan, doğrusu pek profesyoneli de olmayan şirketleri yönetmek için, çevresindeki dostlarından destek aldı. Türkiye’yi ‘80’lerin ilk kişisel bilgisayarlarından Commodore 64’le, ‘90’larda KVK Turkcell girişimi üzerinden cep telefonuyla o tanıştırdı. Alıp satma işlerini tasfiye edip teknolojiye yöneldi. Ancak erkenden gelecek vadeden pek çok yatırımı ve varlığı, alışık olmadığı, tercih etmediği iş dünyasının bazen kirli, bazen karanlık çarklarında kayboldu. Neyse ki onun için önemli olan bu değildi.

CARETTA CARETTALAR İÇİN OTEL PROJESİNİ BIRAKTI

Dalyan’daki otel yatırımını Caretta Carettaların yumurtalarını bıraktığı yer olduğu için durduran Türkiye’nin -herhalde- ilk ve tek iş insanı olmuştu. Daha doğrusu, sessiz, ışıksız, Caretta Carettaların doğal yaşamını etkilemeyecek bir tesis planlamasına rağmen vazgeçti. Ne âlâ, tam istediği şey; otel işini bir kenara bırakıp deniz kaplumbağaları için çalışmaya başlamıştı hemen. Bu yazının ‘iş dünyasından haberler’ bölümü de böylece bitiyordu.

‘80’lere dönersek, bütün bunlar olurken, Türkiye’nin demokrasi sorununa çözüm aradığı sorgulamalarını epeydir birlikte yaptığı Birikim çevresiyle İletişim Yayınları’nı kuranlar arasındaydı. O zamanki amaç dergi çıkarmak, daha kalabalıklarla tartışmak, birlikte değiştirmekti. 12 Eylül’ün sıcağı sürerken öncelik, sivilleşme, demokratikleşmeye adım atmadaydı. İletişim kitap ve dergi yayınına devam ederken Kavala’nın üye, daha doğrusu yönetim kurulu üyesi olduğu sivil toplum kuruluşlarının listesi uzamaya başladı. Dönemin BİLSAK’ı, tüm zamanların TEMA’sı, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Demokrasi ve Uzlaşma Merkezi’nin kuruluşundaydı. Yıllar içinde Türkiye Sinema ve Audiovisual Kültür Vakfı (TÜRSAK), Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), Kültürel Mirası Koruma Derneği (KMKD), Hafıza Merkezi, Tarih Vakfı gibi kurumlar da girdi listeye. Uluslararası Af Örgütü’nün bağışçısı oldu. Avrupa ile Türkiye arasındaki yaratıcı diyaloğun büyük kentler dışında da teşvik edilmesini hedefleyen Kültür İçin Alan’ın kuruluşunda da vardı.

TÜRKİYE KOŞULLARINDA SİNİR BOZUCU NEZAKET

Her birinde, maddi desteğini sunup birkaç ukala öneri ve belki talimat sallayarak uzaktan takip eden alışılmış karakter yerine, dersini çalışan, dinleyen, öneren, büyük küçük bakmadan görev alan ve alanda bizzat emek veren bir karakter olarak varlık gösterdi. Asla kesintiye uğramayan nezaketiyle hep şaşırttı, doğal, burası Türkiye’ydi. Öyle bir nezaket ve sakinlik ki Ümit Kıvanç’a göre özellikle Türkiye koşullarında yer yer sinir bozucuydu. Bana göre de azıcık öfke iyidir, ama yoktu.

2002 yılında kültür ve sanat alanından, iş dünyasından ve sivil toplumdan insanlarla birlikte kültür ve sanat faaliyetlerini desteklemek için Anadolu Kültür A.Ş.’yi kurdu.

Amaç sanatı merkezin dışına taşımaktı, öyle oldu: başta Diyarbakır, Kars, sonra Antakya, Çanakkale, İzmir, Eskişehir, Gaziantep, Van, Batman ve diğerlerinin katılımıyla yapılan sayısız kültür sanat etkinliği, destek, diyalog, geliştirme çalışmaları, AB-Türkiye müzakere sürecinde Anadolu şehirleriyle Avrupa arasına yayıldı. Türkiye’nin dört bir yanında sayısız kültür sanat projesini destekleyen Anadolu Kültür, 2008’de Tophane’de kurulan DEPO -ki gerçekten dedesinin tütün deposuydu- ile İstanbul kültür sanat ortamındaki, ticari olmayan, eleştirel seslere açık, bağımsız bir sanat mekânı ihtiyacını karşılamaya başladı.

Bu yıl 20. yaşını kutla-yama-yan Anadolu Kültür üzerinden sayısız projeyi “destekledi” yetmiyor; konser, sergi, yayın binlerce etkinliğin bizzat içinde çalıştı. Yani desteği, entelektüel katkıdan bağlantılar sağlamaya, maddi destekten sandalye taşımaya, mekan vermekten havaalanında müzisyen karşılamaya çok geniş bir yelpazedeydi. Mesela kalabalık bir toplantıda “onca kitabı arabaya sonra da kitap fuarı alanına taşımama kim yardım eder?” sorusuna bazen tek olumlu cevap verendi, söylenen saatte gelmiş, kitapları taşımıştı. Anadolu Kültür Genel Müdürü Asena Günal, birlikte tuvaletlerdeki çöpleri topladıklarını hatırlıyor ki tanıyan herkesin onunla böyle bir hikayesi mutlaka vardı. Bir keresinde gerçekleşmesini maddi olarak sağladığı büyük konser salonundaki etkinliğin hazırlık çalışmalarında projeksiyon perdesinin yerine kadar fikir beyan ettiğinde, arkadaşından ‘fırça’ bile yemişti.

Değirmendere’de cansız bedenleri ceset torbasına koyduğu Marmara depreminden daha çok çocuklara yoğunlaştığı Van depremine, Diyarbakır ve Kars’ta sanat merkezleri açmaktan dezavantajlı grupların toplumsal hayata dahil olmasına, Ermenistan'la, Avrupa’yla kültürel işbirliğinden Êzîdî çocuklar için eğitim desteğine, mayın tarlalarının temizlenmesinden tahrip edilmiş ve geleceği tehlikede olan kültürel tarihsel varlıklara, yoksulluğun, Kürt sorununun bitirilmesine, her yerdeydi ama hükümet yetkilileriyle görüşmeler hariç hiçbir zaman sahnede ya da protokolde olmadı; neredeyse izleyicilerin arasında da değil, kenarda durdu. Bir arkadaşı ‘diğerkâm’ demişti onun için; içi boşalmış empatiden daha iyi anlatır belki. Ve tevazuu; bazen kendine zarar verecek düzeye çıktığı için arkadaşları buna da sinir olabiliyordu.

AYRAN VE PLASTİK MASAYLA HÜKÜMETİ YIKMAK

Hiçbir şey yapmadıysa, Cezayir Restaurant’ı farklı görüşte ve alanlarda çalışan sayısız sivil toplum kuruluşuna ücretsiz etkinlik mekanı olarak açan Osman Kavala, Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye’de faaliyet göstermesine de aynı amaçlarla, desteği genişletmek için önayak olmuştu. Tamamı sivil toplum projelerine giden destekler, yasalara uygun, belgeliydi. O vakıf, kamuoyuna açıkladığı gibi, hükümetin daha önce İstanbul'da memnuniyetle karşıladığı vakıftı.

Ama evet, Osman Kavala Gezi’ye katıldı; mesela duvar yazılarındaki cinsiyetçi küfürleri elinde fırçayla sildi, insanların etrafında dolaştığı kanalizasyonu tamir etmeye çalıştı. Evet, Gezi’yi finanse etti; bazen birilerine ayran, poğaça ısmarladı, etrafında otursunlar diye plastik masalar gönderdi, gazdan korumazdı ama maske gönderdiği de oldu. Ama insan koskoca Soros’un milyonlarca dolarıyla ne kadar ayran, ne kadar plastik masa alabilirdi ve ayran ve plastik masayla hükümet nasıl devrilebilirdi ki!

YAFTALARDAN BİR HÜCRE

Onun için yaptığı çalışmaların tek bir amacı vardı; farklılıklar birbirine karşılıklı anlayış ve duyarlılık geliştirecek, çatışmadan değil bu anlayıştan beslenecek, önyargılar aşılacak, kimlik ve aidiyet gibi kavramlar tartışılacak, bu tartışmalar toplumsal uzlaşmaya katkı sağlayacaktı. Bölgelerarası işbirlikleri güçlenince farklı etnik, dinsel, bölgesel gruplar arasında köprüler kurulacaktı. Barış olacaktı.

Gezi’de içinde insanların olduğu çadırları yakanlar ve köprüleri yıkanlar, 18 Ekim 2017 günü -Macaristan değil- Gaziantep dönüşü İstanbul'da, henüz pist kırıcılarının girmediği Atatürk Havalimanı'nda onu gözaltına aldı. O zamandan beri hücrede; 15 Temmuz darbe girişiminden başlayan suçlamalar, Gezi olaylarını organize etmek, casusluk gibi TCK’dan ‘ya şundadır ya bunda’ usulüyle bulunan maddeler ve birbiriyle alakasız pek çok örgütün arka arkaya sıralanmasıyla devam etti. Dünyaca bilinen sivil toplum kuruluşları ‘üst çatı’, ‘dış yapı’ gibi sıfatlarla suçlamalara karıldı. Birinden beraat edip tam çıkacakken diğerinden tutuklayan, ondan beraat edince ilk suçlamaya dönen parmak, sonunda ‘ağırlaştırılmış müebbet’te durdu.

Bu süreç içinde Cumhurbaşkanından başlayıp mahkemede ve iktidar yanlısı medya ve sosyal medyada devam eden sayısız yaftalama yapıldı. Karara gelene kadar belki de en incitici olan, Kavala’yı linç korosuna, onun gibi dünyayı soldan değiştirme iddiasıyla varlığını sürdüren ve bizzat destek olduğu grupların da katılmış olmasıydı. Bir taraf ‘Soros artığı’ diyorsa onlar ‘Soros çocuğu’ dedi. Hatta öyle olmamasına rağmen ‘sosyal meydan’da kurulan ‘yetmez ama evet’ darağaçlarına asanlar oldu. (Ergenekon, KCK, Balyoz davalarına karşı çıkmış, 2010 referandumunda boykot çağrısı yapan grubun içinde yer almıştı) Bu zamanda “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” sözü tatlı suların kıyısında romantik bir duvar yazısından ibaretti sadece.

Söylenecek hem hiçbir şey hem de çok şey varken, arkadaşı Yıldırım Türker’in şu Kavala cümlesiyle bitirelim:

“Barış istiyorsak, hak ettiğimiz hayatı zalimlerden koparıp almak istiyorsak Osman’ı bu utanç verici mahkûmiyetten kurtarmak zorundayız. Yoksa topluca müebbet zulme çarptırılacağız.”

YARIN: ALİ HAKAN ALTINAY: BU YAZ ÇOCUKLARA YAZ OKULU YAPMAYI PLANLIYORDU


1. BÖLÜM: Mücella Yapıcı: O, bulunduğu ortamı güzelleştirme insanı

2. BÖLÜM: Can Atalay: Zor zamanların kahramanı

3. Bölüm: Tayfun Kahraman: İstanbul’u plan plan, bina bina bilen adam

4. Bölüm: Osman Kavala: Hayatı boyunca kesintisiz bir nezaket

Özel Haber Haberleri