Özge Mumcu, Uğur Mumcu davasını anlattı: Devletin bir kanadının izin verdiği bir tablo var. Hala emri verenin peşindeyiz

Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu Aybars, babasının suikast davasında gelinen noktayı değerlendirdi: "Bombayı koyan kişi bulunamadı. Köyünde çıksa şaşırmayız. Emri veren bilinmiyor. Devletin bir kanadının bu cinayetlere yol verdiği bir tablo var."Mehmet Ağar’ın mahkemedeki "Dosttuk, çay içerdik" sözlerine de yanıt veren Aybars, meşhur "tuğla" diyaloğunu ve Ağar'un uzaktan bağlandığı gün adliyedeki sivil polis yığınağı yüzünden yaşadığı tedirginliği anlattı.

KEMAL GÖKTAŞ

Ocak ayı hep netameli olaylarla anılır. Finali de 24 Ocak'ta Uğur Mumcu'yu anarak yapıyoruz. Türkiye'de araştırmacı gazeteciliğin tartışmasız ismi olan Uğur Mumcu, 33 yıl önce bombalı bir saldırıyla hayatını kaybetti. Uzun süre bu sarsıcı suikastle ilgili göstermelik bir soruşturma yürüten devletin yargı organları, 1999 sonunda bir anda Mumcu cinayeti de dahil olmak üzere birçok suikasti İran yanlısı Tevhid Selam örgütünün işlediğini iddia eden bir dava sürecini başlattı. Kuşkularla ve yanıtlanmayan sorularla yürütülen dava, bombacının yakalanmaması nedeniyle hala açık. Uğur Mumcu cinayetini ve davasını aynı zamanda Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi de olan Uğur Mumcu'nun kızı Özge Mumcu Aybars ile konuştuk. Aybars, davada geçen yıl tanık olarak dinlenen Mehmet Ağar'ın meşhur "duvar" sözünü inkar etmesinden bombacıya dair kuşkularına, devletin cinayetteki rolünden 90'lı yıllarda işlenen suikastlerin siyasi sonuçlarına varana kadar kapsamlı değerlendirmeler yaptı.

Özge, hem bir yıl dönümü hem bir acının yıl dönümü; ama aynı zamanda senin için de biraz bir yoğunluk, bir sıkışmışlık, bir her yere yetişme telaşı olduğunu gözlüyorum. Şunu diyeyim ki yani Uğur Mumcu ile ilgili Türkiye'nin hemen her yerinde anmalar yapılıyor. Yani aradan geçen bunca yıla rağmen bunun devam ediyor olması Uğur Mumcu'nun misyonu açısından, temsil ettiği misyon açısından umut verici. Ve fakat aynı zamanda da bir yoğunluk, senin için de ayrı bir zorluk ifade ediyor. Nasıl geçiriyorsun bu günleri?

Açıkçası bir ara bir araştırma vardı. 24 Ocak bütün yılların en depresif günü seçilmiş dünyada… Tabii yani öyle bir şey ki, şimdi hayatıma bir sürü şey ekliyorum. İşte doktoram var, siyaset bilimi alanında çalıştım, danışmanlık yapıyorum, yazı yazıyorum, podcast yapıyoruz sizinle. Çok farklı alanlarda çalışıyorum ama dönüyoruz; her 24 Ocak'ta "Özge bize yazı yazar mısın? Özge bize video gönderir misin?" deniyor. Sadece ben değil, bütün aile üyelerine de böyle. Hepimiz insanları da kırmadan geri dönmeye çalışıyoruz. Zor oluyor. Kaç tane yazı yazdım babam hakkında bilmiyorum. 24 Ocak geçiyor ama şubat ayı tekrar kendimi toparlamaya çalışmakla geçiyor. O yüzden birazcık mümkün olduğunca kimseyi kırmadan videolar gönderip, ondan sonra hayatıma devam etmeye çalışıyorum.

Uğur Mumcu, kızı Özge ile birlikte

Bir de vakıf var tabii. Aslında vakıf çok önemli ve vakfın çalışmaları da çok önemli. Yani belki yeterince duyuluyor mu bu çalışmalar ondan emin değilim ama medya dünyasına, basın dünyasına vakfın yaptığı katkı muazzam. Örneğin benim gazeteci olmamı sağlayan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ydı. Sadece benim değil, bugün aktif çalışan ya da kısa süreliğine yapmış olup, denemiş olup başka sektörlere de geçen ama hep Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı bursiyeri kimliğiyle öne çıkan bir sürü insan var. Sayısını belki sen biliyorsundur. Bu burs alarak gazeteciliğe aday olursanız...

Şu an 200'e yakın diyebilirim. Emekli olan bile var aralarında. Vakıf 1994'te babamın odasında kuruldu. Babamın odası derken; yani bir salon bir mutfak karışımı bir daireye dönüştürülmüş bir yer orası. Ve içinde 45-50 bine yakın kitap olan, bütün dava dosyalarının içinde bulunduğu, hâlen arşivlediğimiz, toparladığımız ve sürekli bakımını yaptığımız bir oda. Zamanında durmuş gibi bir oda aslında. Vakıf orada başladı.

Ama aslında ilk şöyle adımlarla başladı. Biliyorsun babam, en son bu adı "Kürt Dosyası" olarak çıktı, bir kitap üzerine çalışıyordu ve ondan sonra suikast oldu zaten. Tam bir görüşmeye gidecekken… Ali Sirmen -o da rahmetli oldu geçtiğimiz yıllarda, çok severim, çok yani can dostuydu babamın- geldi, bilgisayarı açıp bütün çalışmaları çıkarıp; finali olmayan bir kitap aslında o, tekrar çıkartmak için çalıştık. Aslında bir araya gelme bilinci oluştu, kolektif bir şekilde neler yapılabilir diye. Tabii bütün bizim, babamın çok böyle bir aile olarak kurduğu bir yakın dost çevresi vardır. Çoğunu kaybettik ama ben çok değerli amcalarla, değerli teyzelerle büyüdüm diyeyim. Onlar bir araya geldiği zaman "Bu işi nasıl, yani Uğur'un adını nasıl yaşatabiliriz? Nasıl çalışmalarını geleceğe taşıyabiliriz?" dediler. Annem de hani bir cinayetin bir son olmadığını, düşüncenin öldürülemeyeceğini nasıl anlatabiliriz dedi ve bu fikirden vakıf kuruldu. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı, Ekim 1994'te eski Karlı Sokak, şimdi Uğur Mumcu'nun sokağı olan o odada kuruldu. Dolayısıyla ben de hazırlık ve ortaokul öğrencisi olarak bütün toplantıların içinde, arada gidip işte Türkçe, edebiyat neyse sınav, matematik onlara çalışan bir ufaklık olarak ortalıkta dolanan, imza yetkisi olmayan yönetim kurulu üyesi oldum.

Ve 96 yılından itibaren de "Nasıl bir eğitim verelim de insanlara Uğur Mumcu gazeteciliğini ileri taşıyalım?" dediler. Ve araştırmacı gazetecilik kursu fikri ortaya çıktı. Kurs diyoruz, Milli Eğitim Bakanlığı kurs olarak kabul ediyor bunu. 3,5 aylık bir program, 360 saat ve sabah 10 akşam 6 falan. Ve evet, çok insan da sektörde kaldı. 30 senelik bir maraton bu ve her yıl da devam ediyor. Son yıllarda çok değişik bir durum da gözlüyorum. Bir dönem başvurular azalmıştı, "Hani gazeteci olup da ne yapacağız?" gibi herhalde bir yaklaşım vardı. Son dönemde başvuru sayıları da çok artmaya başladı. Bu da gazetecilik adına iyi bir şey aslında.

Özgür Mumcu, Güldal Mumcu ve Özge Mumcu Aybars, bir Uğur Mumcu anmasında
​​​​​​

Vakıfta sadece araştırmacı gazetecilik kursu değil, birçok alanda, edebiyat, sanat, müzik birçok alanda faaliyetleriniz var. Hani aynı zamanda bir kültür sanat kurumu da vakıf.

Evet. Zaten vakfın kurulma amacı hani düşünce özgürlüğünü biraz ileri taşınmasını da sağlamak. Bu amaçla zaten yazma seminerine başladık. Türkiye'de ilk biz başladık yine. Geçen yıl bir raporlama yapalım dedik; 135 ayrı seminer açmışız bir senede. Yani mesela ChatGPT eğitimi de açıyoruz, Japon sanatı eğitimi de açıyoruz. Bir sanat galerimiz var, gösterim salonumuz var 70-80 kişilik. Mozart House Türkiye -Ankara'nın hatta Türkiye'nin ilk butik müzik konser salonu- onunla ortaklaşa bir etkinlik düzenlemeye başladık ve bu konserler düzenlemeye başladık.

Devletin bir kanadının izin verdiği bir tablo var

Evet. Yani Uğur Mumcu'nun anısını en iyi şekilde yaşattığını düşünüyorum ben de vakfın. Senin için ve aile için çok yorucu olsa da. Buradan davaya geçmek istiyorum. Bir sonuç var davada; davada diyor ki, Tevhid Selam Örgütü bu suçu işledi. Bu İran yanlısı bir örgüttü, işte İran'da eğitim görmüş militanlar da var aralarında. Ve Türkiye'deki İslamcılar içerisinde bağlantıları vardı ve o bağlantılar işte tetikçilere uzandı, bombacılara uzandı. sadece Uğur Mumcu cinayetini değil, o dönem 90'lı yıllarda işlenen işte Bahriye Üçok cinayeti, Muammer Aksoy cinayeti gibi birçok cinayeti bu örgüt işledi. Solcu, Kemalist, laik aydınlara, yani bu kimlikleriyle öne çıkan aydınlara yönelik suikastları işleyen bir örgütten bahsediyor. Yargı bu sonuca ulaştı. Senin için bu sonuç tatmin edici mi? Bütün o yargılama süreçlerini bilen biri olarak ne hissediyorsun?

Biz "Bu karar hatalıdır" deyip tekrar bu dava için bir yargılanma başlatılmasını isteyemiyoruz zaman aşımı nedeniyle. Dolayısıyla bu kararı kabul ediyoruz. Tabii hani bu şu demek değildir: Bir örgüt var, adına Tevhid Selam, Kudüs Savaşçıları da deniyor. Bunlar 1990'da geliyorlar, susturucu silahla Muammer Aksoy'u öldürüyorlar. Bahriye Üçok'un o bombalı evi ki bizim eve de çok yakındı onun evi, bombalı paket gönderiyorlar. İşte babam malum nasıl oldu. Ve bir yandan da şu da var; Ahmet Taner Kışlalı'nın arabasına kola kutusu koyuyorlar, önce bir iki kere işte arabanın üstünden kaldırıyor vesaire derken sonra patlama oluyor. Şimdi bu örgüt 7-8 sene boyunca bir aralıktan bahsediyoruz, yani hiç mi kimsenin farkına varmadığı bir örgüttü? Yani nasıl bu kadar rahatlıkla girdiler, çıktılar; rahatlıkla ellerini, kollarını sallaya sallaya bu cinayetleri işlediler? Bu, devletin bir kanadının izin verdiğini gösteren bir tablo benim bakış açıma göre. Bunu öncelikle söylemek lazım. Bizim davanın aslında bu davalar Umut Davası olarak bitti. Umut Davası da "Uğur Mumcu Uzun Takibi"nin kısaltılması… Buradan bir umut çıkacak değil de "Uğur Mumcu Uzun Takibi" aslında…

Uğur Mumcu, ailesi ile birlikte

Sadettin Tantan'ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde evet, böyle operasyonlara böyle afili isimler vererek toplumda "Biz her şeyi çözüyoruz" algısı yaratmaya çalışıyorlardı. İşte Beyaz Enerji, Matador, Buffalo, Umut falan gibi böyle acayip isimlerle... O geleneği Sadettin Tantan başlatıyor.

Evet, yani tabii bunun da çok da pozitif bir algısı da vardı baktığınız zaman ama duruma baktığınız zaman, 8-9 sene sen bu örgüte neden bakmadın? Çok enteresan. Dosyada bir suikast girişimi daha var; 1992'de bir Yugoslav diplomata Küçük Esat'ta. Hiçbirimizin haberi olmayan bir, yani Yugoslavya varken olan bir suikasttan bahsediyorum. Yani ilk dosyalarda var. Bu arada um:ag'ın sitesinde bütün dava dosyaları var; tarandı ve kondu, 57 klasör, isteyen bakabilir. Şimdi bizim davayı neden devam ediyor? Bombayı koyan kişi aslında bulunamadı; Oğuz Demir. Biz işte onun, yani avukatları olarak onun bulunması için... Bu Oğuz Demir'in hiçbir aile yakını mı yok? Hiçbir kimlik tespiti yok. Çeşitli ülkelerde yaşadığına dair rivayetleri biz duyuyoruz. Bir Çeçenistan dolanıyor, bir Avustralya dolanıyor, bir başka ülkeler... Yani dünyanın her yeri. Belki de hani Sivas'ta olduğu gibi köyünün dibinde bile çıkabilir, hani onu da bilemeyiz. Türkiye burası çünkü.

Evet, Sivas katliamında öyle olmuştu yani. Firariydiler, hayatlarına normal devam ediyorlardı yani. Ölünce anlaşıldı.

Şimdi bu kişi kırmızı bültenle aranıyor ve dolayısıyla bu dava ana davadan ayrıştırılıp devam ediliyor. 9 Şubat'ta da tekrar duruşma görülecek. Yani ben hani hem umutlu -yine umut kavramından çıkarsak- hem de umutsuzum. Yani 33 yıl olunca hayatınıza da devam ediyorsunuz bir şekilde ama o kuşku hâlâ bende mevcut.

En zayıf noktası ve aslında hani Oğuz Demir'in bulunmaması davayı da bütün o süreci de çok kuşkulu hâle getiriyor. Çünkü bombayı koyan kişi o. Bir de Ferhan Özmen denilen bir "süper kahramanl" var tırnak içinde, her şeyi yapan, Oğuz Demir'in dışında. Hani böyle bir donanıma sahip mi, böyle bir şeyi var mı, bağlantıları nedir? Ve o dönem bu Tevhid-i Selam örgütü içerisinde bağlantılı oldukları için, bu katillerle bağlantılı oldukları gerekçesiyle yargılanan ama daha sonra işte iktidarın bir kanadında görülen, yazar olan falan vesaire işte bir sürü de isim var.

Evet, Star gazetesi yazarı oldu. Abim yazı yazmıştı da ona da... Neyse. Çok polemiksel şeylere girmeceğim şimdi konuyla ilgili.

Mehmet Ağar'ın tanık ifadesindeki Kazım Karabekir ayrıntısı

Mehmet Ağar bu davada tanık olarak dinlendi. Geçen yıl üzerinden bir yıl geçti ve Mehmet Ağar -çok meşhur annenin kitabında yazdığı, Emin Değer'in de şahit olduğu hani Uğur Mumcu cinayeti için söylediği- o "duvardan tuğlayı çekersek duvar yıkılır" mealindeki sözleri... Bir diyalog şeklinde gelişmiş tabii bu. Güldal Mumcu'nun kitabından merak edenler okuyabilir.. Bunu inkâr etti. Ve o ifadeye bakınca sanki Mehmet Ağar hukuka çok bağlı, işte savcıların açtığı soruşturmaların adli tarafını yürüten, Uğur Mumcu'nun da yakın arkadaşı, yani evine de sık gidip gelen. Güldal Mumcu’nun da sınıf arkadaşı. Hani dersen hani böyle ya Mehmet Ağar olayın hani sanki mağdurlarından biriymiş gibi. Üstelik hani üstüne de böyle bir şey yapışmış, "tuğlayı çekersek duvar yıkılır" dememiş ama bu üstüne yapışmış. Böyle bir portre çizdi. Sen tabii hemen itiraz ettin. “Yok öyle bir şey” dedin.

Benim hafızam bayağı kuvvetlidir. Yani eve giren çıkanları da bilirim, çünkü çay kahve servisini de yapan bendim yani. Mehmet Ali Birand geldiğinde de çay kahve servisini ben yapıyordum mesela… Ağar’ın tanık olarak dinlenmesinde şöyle bir tablo anlatayım. Duruşma avukatımız aradı. Bir de tek ben varım o sırada duruşma olacağı zaman. Çünkü Mehmet Ağar gelmiyor.. Avukat “gelecek” dedi. Bir taksiye atladım, gittim. Adliye koridoru bomboş biz gittiğimizde. Birkaç muhabir var; Anka takip ediyor, Alican Uludağ var, T24'ten biri var. Üç ya da dört gazeteci var. Hatta dedim ki arayıp soran arkadaşlarıma, "Arkadaşlar gelmeyin, gelmenize gerek yok, muhtemelen gelmez" diye… Ama Anadolu Adliyesi'nden (SEGBİS ile) bağlandı. Ay inanılmaz! Sanki biz hep beraber oturuyormuşuz, bal börek çörek muhabbetimiz varmış, annesiyle oturuyormuşuz, çorbalar içiyormuşuz; öyle bir tablo anlatılıyor. Ben hayretle dinliyorum. Birkaç kere hani itiraz "ne zaman, nerede?" diye sorular sorduğumda hepsini geçiştirdi. Ama çok saygılıydı.

Özellikle (Uğur Mumcu ile) Kazım Karabekir kitabı için çok bilgi alışverişinde bulunduklarını söyledi. Bunu ben enteresan buldum. Bir referans olarak kullandığını düşündüm açıkçası. Çünkü daha çok Atatürk'le Kazım Karabekir'in neden ayrıldığını anlamak isteyen İslami düşünceye yakın olan kişiler bu kitabın peşine düşüyor bizim gözlemlediğimiz. Bunun dışında da hani tabii ki bir Ankara gazetecisinin Ankara Emniyet Müdürü'yle ya da çeşitli birimlerde olan kişilerle zaten teması vardır; oradaki bir tanışıklık vesaire, onu geçiyorum. Annemle sınıf arkadaşı olması konusu; ikisi de Mülkiyeli, annem işletme mezunu. Mülkiyede aynı dönemde bulunmuş, ortak dersleri de almış olabilirler. Ancak annem onu Mülkiyeliler Birliği'nden attırdı. Kitabında bu şekilde aktardı.

Mehmet Ağar'ın tanıklığı ve tedirgin eden sivil polis yığınağı

Cinayetteki soruşturmadaki olumsuz tutumu nedeniyle mi?

Delil karartmaya yönelik birtakım girişimler olduğunu... Yani şimdi düşünün; 93'te olan bir dava, 93'te olan bir olayın 99'da ancak soruşturması başlıyor. Onun dışında neler yaşandı? Bir savcı kalp krizinden öldü bu işi araştıran biri. Mesela hâlâ şüpheli ölüm olarak bizim kafamızda kodlandı bu. (Editörün notu: Müfettişlerin Uğur Mumcu cinayeti soruşturmasında görevini ihmalle suçladığı savcı Ülkü Çoşkun’dan devralan savcı Kemal Ayhan, soruşturma üzerinde ciddi çalışan savcılardan biri olarak anılıyordu. Kemal Ayhan, dosya üzerinde çalışırken evinde ölü bulundu. Savcı Ayhan’ın naaşı dönemin DGM Başsavcısı Nusret Demiral’ın talimatıyla otopsi yapılmadan toprağa verildi.)

Savcılar sürekli değişti. Yani böyle bir yanan bir dosya gibiydi herkesin elinde; "aman benim başım yanar" gibi. Dolayısıyla Mehmet Ağar’ın tanıklığı "Biz birlikte çay çorba içiyorduk, dosttuk, çok da üzüldüm" gibi bir yere vardı..

Şunu ekleyeceğim; duruşma salonu boştu dedim ya, dışarı çıktım inanılmaz bir kalabalık var. Başka bir duruşma yok. Saat öğle saati hatta, öğle arasına denk gelmiş. Diğer gazeteci arkadaşlarımız sonra telefonu açtı; sivil polisler onları takip etmişler. Yani Ağar orada değil, neyin telaşı? Bunu hiç anlayamadım. Ben de tedirgin oldum, bayağı tedirgin olduğumu söyleyebilirim. Yani taksiye bineceğim evime gideceğim hani falan diye bayağı gergin bir gün olduğunu söyleyebilirim. Tanıklığında da dediğim gibi duvar meselesi "benimle ilgili değildir, ben böyle bir şey demedim, bu iş bana yapıştı" dedi. Tabii bizim elimizde de arşiv affetmez biliyorsun; 32. Gün'de o dönemin, rahmetli babamın çok uzun yıllar avukatlığını yapmış olan Emin Değer'in tanıklığı vardı, onu paylaştık.

Biz emri verenin peşindeyiz hala

Politik olarak bu cinayetler yani 90'lı yıllarda çatışmaların çok yoğun olduğu, insan hakkı ihlallerinin çok yoğun olduğu, JİTEM'in çok aktif olduğu, Yeşil'in terör saçtığı, kimsenin bunları ağzına alamadığı, medyanın suskun olduğu hatta medyanın "apoletli medya" olarak bu hukuk dışı işlere destek verdiği bir dönem. Tam da bu 90'lı yılların başında Uğur Mumcu katledildi ve birçok aydın katledildi. Sonra da 2000'e geldiğimizde Türkiye'de bir AKP iktidarı kuruldu. Bu cinayetin politik olarak tabii çokça yorumu yapılıyor. Sen nasıl okuyorsun? Çünkü burada en hafifinden şunu söyleyebiliriz: Uğur Mumcu cinayetinin soruşturması devlet tarafından uzun yıllar sen de söyledin kapatıldı, savsaklandı. Ve açılan soruşturma ve davada da tatmin edici yani "ya tamam bu iş böyle olmuştur" dediğimiz bir sonuca ulaşmadı. Çünkü bombayı koyan kişi hâlâ ortada yok, emri veren bilinmiyor.

Hâlâ bilinmiyor. Evet, hâlâ bilinmiyor. Zaten biz onun peşindeyiz hâlâ.

Yani politik motivasyonu konusunda da bu örgütün çok kuşkular var; Tevhid Selam örgütünün bunu neden yapmış olabileceği konusunda. Bunu nasıl okuyorsun sen? 90'lı yıllardaki çok kritik bir cinayet ve bunlar Türkiye'nin kaderinin değiştiği yıllar; Uğur Mumcu cinayeti öyle bir dönüm noktası gibi.

Şimdi tabii geriye dönüp baktığımız zaman ve yani 2026'da olan tabloya baktığımız zaman; o dönem konuşulan şey şuydu: "Yeşil sermaye" denirdi o zaman. "Yeşil sermaye örgütleniyor, gecekondularda örgütleniyor" diye sosyal demokratlar arasında konuşulan bir kavramdı bu. Ve zaten sonucunda gördük, örgütlenmişler gerçekten. Babam zaten Rabıta kitabında bunu yazıyordu. Aslında enternasyonal bağlantıları olduğunu da zaten yazmıştı, onlarca ödül aldığı kitaptır. Şimdi dönüp baktığımız zaman Çetin Emeç'i düşünün -gazetecilik perspektifinden bakıyorum- Çetin Emeç öldürüldü, Muammer Aksoy öldürüldü, Bahriye Üçok öldürüldü, babam öldürüldü. Aynı yıl Sivas katliamı yaşandı. Ondan sonraki yıllarda Metin Göktepe'yi yaşadık, sonra Ahmet Taner Kışlalı'yı yaşadık. Musa Anter'i de sayabiliriz araya. Musa Anter 92'de öldürüldü. Babam onunla, o cinayetle ilgili de çok araştırdı ve yazılar yazdı; bu Türk-Kürt ayrımı üzerinden çok kaşınan bir dönem olmasına rağmen. Şimdi öyle bir dönem ki bir tarafta da bir terör olgusu var, dolayısıyla merkez medya ya da devlet medyası ona göre bir konum alıyor. Diğer taraftan "biraz bu konuyu deşerseniz işte sonunuz bu şekilde olabilir" diye gazetecilere de aslında verilen bir tehdit var.

İş döndü dolaştı, 28 Şubat'a evrildi

O dönemler tabii ki bu dönemi getirdi. Hani buna işte bazı terimler bulmak zor; işte "93 derin darbe yılı" falan gibi başlıklar atılıyor mesela. Bunu söylemek tırnak içinde kolay. Ama baktığınız zaman bütün bu isimler, Sivas katliamı da olmak üzere; 93 yılı toplumun çok önemli nodüllerini kaşımaya yönelik ve toplumsal iç çatışmaya, karmaşaya yol açılabilecek olayların olduğu bir yıl. Turgut Özal'ın şüpheli ölümünü de ekleyerek tabii. Birkaç ay sonra Eşref Bitlis; Şubat ayında şüpheli bir şekilde helikopteri düştü. Adnan Kahveci bir şekilde trafik kazasında öldü. O dönem figürlerini bilmeyenler için zor bunu takip etmesi. Zaten 80 darbesini atlatmış bir toplumdan bahsediyoruz. Döndü dolaştı olaylar, aslında “aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri bu cinayetlerin araştırılması için başlamıştı, fakat döndü dolaştı 28 Şubat'a doğru evrildi.

Bu karanlık dönemde bütün o cinayetler, suikastlar vesaire bir darbenin alt zemini olarak da işlev gördü; tıpkı 12 Eylül öncesinde yaşananlar gibi. Ve de Uğur Mumcu bütün bu süreçte aslında çok önemli işler yapabilecek, dosyalar ortaya çıkarabileceği bir dönemde susturuldu. Uğur Mumcu gazeteciliğiyle biraz devam etmek istiyorum. Araştırmacı gazetecilik denince hâlâ aşılamayan bir çıta. Yani Türkiye son yıllarda çok değerli araştırmacı gazeteciler çıkardı, bunu söylememiz gerekir ama Uğur Mumcu geleneği hep buna zemin hazırladı. Ve Uğur Mumcu'nun kitapları, yazıları, bakış açısı gazetecilik açısından çok çığır açıcı. Türkiye'nin ilk araştırmacı gazetecilik örnekleriydi aynı zamanda, Altan Öymen'le hazırladığı Mobilya Dosyası..

70'lerin başında tabii babam işte "sakıncalı piyade" olup akademiyi bırakıp gazetecilik alanında çalışmaya başlayınca köşe yazarlığı zaten ilk yazılarıyla ödül kazanmaya başlıyor, ismi parlamaya başlıyor. Anka'da işte Altan Öymen'le beraber "Mobilya Dosyası" adını verdikleri, daha sonra bu şekilde çıkarttık, sunta kaçakçılığı... Bu da Yahya Demirel'in (Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in yeğeni.) olduğu bir dosya olarak çıkıyor.

Gazetecilikte bakış açısını Abdi İpekçi cinayeti değiştirdi

Babamın araştırma hikâyesi zaten hukukçuluktan gelen bir de inanılmaz bir mizah yeteneği olan bir adam. Ya bu kadar dava dosyası içine gömülüp cinayetler, adli tıp otopsi raporları vesaire hepsine bakarken yine de bizi kırıp geçiren bir baba figürü, dost figürü yani herkes için öyle. Şimdi böyle başlıyor. Tabii daha sonra İpekçi cinayetinde sanırım birazcık şeyi değişiyor bakış açısı. Çünkü Abdi İpekçi 1 Şubat 1979'da öldürülüyor. Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni o dönem ve Abdi İpekçi ile başlayan, Ağca'nın peşine düşüyor. Aslında o Ağca'nın peşine düştükten sonra oradaki bir Nevşehir örgütlenmesini çıkarıyor; Abdullah Çatlı çıkıyor mesela bundan sonra. Çatlı'nın ilk ismini geçenlerde bir yazmıştım; bütün yazılarını döndüm baktım şimdi film vizyona girecek vesaire diye tartışmalar oluyor ya, babam herhalde 1982-83 senelerinde yazmış, en fazla 85'tir yani ismen. Daha sonra onun da bir kod adı var başka. Şimdi tabii bu İpekçi dosyasından sonra Ağca'yı İtalya'da Papa II. Jean Paul'e suikast girişiminde görüyoruz. Dolayısıyla bunun bağlantısını bulmaya çalışırken bu sefer Papa-Mafya-Ağca çıkıyor, oradaki bağlantılar çıkıyor.

Ben bunu birkaç kere anlattım; benim İtalyanca sevgim de bu yüzden çıktı. Babam işte video kasetleri getiriyor, Betacam o zaman. Babam Rai'de terörizm uzmanı olarak çıkmış; "Ağca'nın bağlantısı budur, buradan Sofya üzerinden şuraya gitmiştir" diye anlatıyor. Ve bilirkişi olarak İtalya mahkemelerinde kendisi. Dolayısıyla uluslararası gazeteciliğe de yöneliyor aslında bir tarafı, bunun farkında da değiliz muhtemelen o dönem bu iş nedir diye. Daha sonra tabii bütün bu duruşmaların arasında gidip bana, abime, anneme hediye alması da ayrı bir bence hikâyedir. O kadar uzak kalıyor aileden, hani çocukları da bir şey yaptım, hepimizi arardı zaten. Telefonu bir şekilde çevirir, kim evde mi, okula gitti mi hepimize bir bakardı yani.

Benim anladığım Özge -bir araya gireyim- yoğun bir gazeteci ama genelde şöyle olur; onların çocukları "ya bizi ihmal etti" der. Siz öyle düşünmediniz herhalde.

Biz hiç öyle düşünmedik ki. Yani babamın işi buydu. Ve yurt dışına gider, bir şeyleri araştırır, geri gelirdi ve hep açık kaynaklardan bilgileri edinir, nasıl bulunması gerektiğini bulurdu. Yani bu da aslında hukukçu kimliğiyle ve aslında kendini geliştirmesiyle bağlantılı bir durum.

Gölge düşürmek isteyenler şöyle şeyler diyorlar; işte 'devletten belge alıyordu, MİT'ten alıyordu...' Alabilir, yani hiçbir sakınca yok ama ben de kitaplarını çok erken yaşta okuyan bir okuru olarak, Uğur Mumcu'nun en büyük farkı dava dosyalarında açık kaynakları çok iyi kullanıp onların izini sürmesi, soru sorması ve o sorularla araştırmasını derinleştirmesiydi.

Şimdi tabii kaynak olarak birçok yerden kaynak alabilirsiniz ve tabii ki haber kaynağınız olmak durumundadır, bu gazeteciliğin temellerinden bir tanesi. Ama o haber kaynağının size verdiği A4'ü şu şekilde okursanız o zaman başka bir gazetecisiniz demektir. Farkı şu: Birçok gazetecinin kaynakları var, Uğur Mumcu'nun da kaynakları vardı. Ama Uğur Mumcu'nun farkı o kaynakları yorumlaması, peşine düşmesi ve doğru olup olmadığını teyit etmeye çalışmasıydı. Hakikaten manipüle edebilirsiniz bir gazeteciyi ama o gelen bütün kaynakların hepsini bir süzgeçten geçirip bakıyordu olaya.

Son olarak Vakfın çalışmalarını takip edin. 94'ten beri ayakta kalmaya çalışan bir kurumuz. Hem bağış desteğinize ihtiyacımız var hem de gelin seminerlerimize katılın. Farklı farklı insanlarla tanışıp farklı bilgiler öğrenin. Kendinizi geliştirmek istediğiniz alanlarda bize yazın. Her şeyin başında babamın kitaplarını alın, okuyun. E-kitaplarda bile varız. Dolayısıyla kendimizi dijitale de adapte ettik. Vakıf benim için ana aksım diyebilirim.

Evet, yani vakfın önemini anlattık ama tekrar altını çizelim. Vakıf hakikaten sadece Uğur Mumcu'nun anısını yaşatmıyor, aynı zamanda Ankara'da çok önemli bir kültür sanat merkezi işlevini de görüyor. Özge çok teşekkürler.

Kısa Dalga Tv Haberleri