Yaredir sinede eski karnavallar*

Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu, yaklaşık 150 yıl boyunca İstanbul'un tarihindeki en renkli sokak eğlencesi olarak kutlanmış, gazete manşetlerine çıkmış, buna rağmen kent belleğinde yer bulamamış Baklahorani ya da Tatavla karnavalının ve kadim geleneklerin izlerini sürdü.

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Baklahorani ya da Rumca adıyla Apukurya (Temiz Pazartesi) Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan ve 1940'lara kadar devam eden, İstanbul Rumlarına özgü bir karnaval. Paskalya öncesi Büyük Perhiz döneminden önce İstanbul'da gayrimüslim cemaatin sokaklara taşan şenliklerle kutladığı karnavalın Venedik ve Rio karnavallarıyla tarihsel bir akrabalığı var. Kökleri pagan inançlara dayanan, farklı inanç gruplarını ortaklaştıran bu eğlenceler aynı zamanda yaşadığımız coğrafyada ayrışmalardan daha çok paylaşılan ritüellere sahip olduğumuzu olduğunu gösteriyor.

Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu'nun araştırmasına göre İstanbul özellikle 19.yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında etnik ve mezhepsel çeşitlilik anlamında dünyanın en zengin karnavallarına ev sahipliği yapıyordu. Hatta 1882 yılındaki karnavalda Galata Mevlevihanesi kapılarını farklı inançlara açarak görkemli kutlamaların parçası olmuştu. 1800'lerin sonunda kamusal alanda kutlanmaya başlanan Baklahorani Karnavalı İstanbul'da 1940'lara dek sürmüş.Apoyevmatini gazetesinin 19 Şubat 1942 tarihli sayısında o sene karnavalın hüzünlü bir havada sona erdiği yazıyor.

''Bu sene karnaval eğlenceleri hüzünlü bir hava içinde sona erdi. Dün akşamüstü Ayios Dimitrios Kilisesi’nin sağındaki geniş meydan hemen hemen boştu. Tramvaylar da çok az yolcu ile Kurtuluş Meydanı’na geliyorlardı. Ararat Gazinosu’nda ise karnaval eğlencelerinin 45 yıllık müşterisi Peralı öğretmen ile bol pudralı Eleniça bu yıl yoktular. Hiç kimse maske takmamıştı ve gazinoların müşterileri sayılıydı. Yaşanan tek canlılık Akarca Yokuşu, Köyiçi Ayios Athanasios Kilisesi’nin civarındaki evlere yapılan ahbap akraba ziyaretleriydi. Bu evlerin camları geleneksel olarak yine temizlikten parlamaktaydı. Kısacası dün karnaval yoktu. Karnaval artık anılarımızda kaldı''.

Değişen takvime göre, çoğunlukla Şubat ayına denk gelen ve şatafatlı ve maskeli eğlenceleriyle İstanbul'a özel bir ruh katmış olan Baklahorani karnavalının ve unutulan geleneklerin izini süren Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu anlatıyor.

Baklahorani'nin Venedik ve Rio'daki karnavallarla aynı kökten geldiği bir şehir efsanesi mi?

Seza Sinanlar Uslu- Hayır, bu bir şehir efsanesi değil. Baklahorani, apukurya ya da genel adıyla karnaval eğlenceleri Hristiyanlıkta Büyük Perhiz adı verilen 40 gün kadar süren hayvansal gıdalardan uzak durulan oruç dönemi başlamadan önce yapılan bir ritüeldi. Oruç sonunda yapılan kutlamalara Paskalya bayramı, oruç başlamadan önce yapılan ve yaklaşık üç haftaya yayılan eğlence dönemi ise karnaval dönemiydi. Venedik ve Rio’da yapılan karnavallar da tamamen bu takvime göre yapılıyordu. İstanbul’da Ortodoksların Apukurya ya da yerel kültür içinde söylendiği gibi Baklahorani ve Katoliklerin karnaval adını verdikleri eğlenceler de aynı şekilde oruç öncesindeki üç haftalık sürede gerçekleşiyordu. Diğer bir deyişle İstanbul karnavalları, Rio ve Venedik karnavallarıyla kardeşti.

''Ye baklayı at taklayı''

Adına neden Baklahorani denmiş?

Baklahorani tamamen yerel bir deyiş. Tamamen bu coğrafyaya özgü. Halk arasında söylenen “Ye baklayı at taklayı” sözü vardır. Bu söz gibi baklahorani içindeki bakla da bildiğimiz bakla ve taze baklanın çıktığı zaman mevsim olarak karnaval sezonu denilen döneme denk geliyor. Horani kelimesi de horon olarak bildiğimiz dansa doğrudan referans taşıyor. Et vb. hayvansal gıdaların yerini sebze ve tahılların aldığı oruç döneminde sofralara bakla girmesi yine bizim coğrafyamızda yaygın bir durum. Venedik’te bakla yendiğine dair bir iz göremiyoruz mesela. Bu demek oluyor ki karnavallar Hristiyanlık adetleri arasında yer alıyor ama Baklahorani adını alması tamamen buraya ait.

Tatavla (Kurtuluş) karnavalından

İstanbul'un diğer gayrimüslim cemaati de sahiplenmiş mi bu karnavalı?

Ermeniler’in Pun Paregentan adını verdikleri “iyi yaşama günü” anlamına gelen ve yine takvim olarak büyük perhiz öncesindeki son cumartesi günü yapılan bir kutlama var. Yahudiler de takvim olarak her yıl değişmekle beraber genelde şubat sonu mart başı gibi bir zamana denk gelen Purim adını verdikleri kutlama gününde kostümler giyip, oyunlar oynuyorlar. Purim bayramının diğer Yahudi bayramlarından ayrılan en önemli özelliği “ses çıkarma, gürültü çıkarma” temasıyla yapılıyor olması. Bu nedenle herkes evde ses çıkaracak bir şey hazırlıyor, mesela evdeki tahıllardan birazını kapalı kutulara, şişelere koyarak, sallamak suretiyle ses çıkaran bir enstrüman oluşturuyorlar. Sonuç olarak diyebiliriz ki İstanbul’da Venedik ve Rio’dan farklı olarak tek bir karnaval eğlencesi yapılmıyordu; etnik, mezhep vb. çeşitlilikle beraber kültürel bir zenginlik olarak İstanbul karnavalları çoğuldu.

Siz bu konuyu çalışmaya nasıl başladınız, ne tür kaynaklara ulaştınız?

Yaklaşık on yıl kadar önce Pera Kültür Sanat ve Yaşam Derneği adıyla bir dernek kurulmuştu. Ben de bu oluşuma Beyoğlu’nun adı Pera olduğu zamanlara dair araştırmalarımla katkı veriyordum. O sırada karvanal konusu öne çıktı. Ancak herhangi bir etkinlik gerçekleşemedi. Daha sonra 2021’de kurulan Levanten Kültür ve Mirasını Koruma Derneği ile tanıştım. Derneğin hedef etkinliklerinin başında karnaval balosu geliyordu. Ben de araştırmalarımı derinleştirdim ve antik dünyadan günümüze dünyanın çeşitli bölgelerinde benzer tarihlerde benzer amaçlarla benzer biçimde kutlamalar yapıldığını, bu kutlamaların İstanbul’daki izlerinin peşine düştüm.

Tarihsel olarak bu kutlamaların pagan dünyaya kadar geri gittiğini ve bugün dünyanın her yerinde yakın tarihlerde, benzer amaçlarla türlü kutlamalar, bayramlar yapıldığını biliyoruz. Ben öncelikle hem dünyada özellikle Venedik ve Rio’da ne zamandır karnaval yapıldığını, buna paralel olarak da İstanbul’daki durumu araştırmaya başladım. Bu konuda yapılmış akademik çalışmaların yanı sıra basın kaynakları elbette önemli bir tanıklık sunuyordu, bunları birlikte değerlendirmeye çalıştım. Tamamlanmış bir araştırma değil iki yıldır sürüyor, daha da sürecek gibi.

Kaynak: Suna-İnan Kıraç Fotoğraf Koleksiyonu

18 ve 19. yüzyıllarda İzmir'de de öne çıkan bir eğlence biçimiymiş karnaval. Ancak konuyla ilgili belgelerden öğreniyoruz ki, karnaval zamanında İzmir'deki gayrimüslim cemaatler arasında kavgalar yaşanmış, hatta cinayetler işlenmiş. İstanbul'da da böyle vakalar var mı?

Şimdiye kadar böyle bir ayrışma görmedim ama Müslümanlardan karnaval eğlencelerine katılanların özellikle kadın giysileri içinde dolaşan erkeklerin cezalandırıldığına dair çok belgeye rastladım. Hem gazete haberi olarak hem de arşiv kaydı olarak bu tür vakalar yaşandığını görüyoruz. Karnavalın sokaklarda cereyan eden kısmında -ki bu daha çok Baklahorani için geçerli bir durum- bazı temel yasaklar olduğunu da biliyoruz. Örneğin Müslüman kılığına ya da herhangi bir dinin temsilcisinin giysisine bürünülmesi kesinlikle yasak ve cezaya tabî.

Mevlevihanede karnavala özel buz pisti

Karnavalların İstanbul özelinde, toplumsal hafızada nasıl bir yeri var, sınıfsal bir kaynaşmaya yol açıyor mu?

En son sokak karnavalının 1950’den önce yapıldığını düşünürsek, üzerinden 75 yıl geçtiği için karnaval kortejlerini hatırlayan kimse yok dopal olarak. Tabii burada 2010’larda Kurtuluş hudutları içinde birkaç sokakta canlandırılmaya çalışılan Apukurya sokak eğlencesini dışarda bırakıyorum. Dolayısıyla İstanbul karnavalları toplumsal hafızada yer almıyor. Ama çok kuvvetli olduğu zamana dönersek karnaval denince iki tür eğlence öne çıktığını söyleyebiliriz. Birinde sokaklarda kafile halinde kostümlü maskeli, danslar yaparak bir güzergahı takip ederek yürüyüşler yapılması- ki bu daha çok Baklahorani’ye dair bir özellik. Tatavla’da çıkan grup, yürüyerek Taksim Maksem civarında toplanıyor ve bir kortej oluşturarak İstiklal Caddesine giriyorlar, Galatasaray Meydanı’na geldiklerinde sağa İngiliz Konsolosluğu’nun olduğu yöne kıvrılıyor, Hamalbaşı’nı geçip, Tarlabaşı’na çıkıyorlar. Buradan Papaz Köprüsü'nden geçerek Tatavla Aya Dimitri Kilisesi’ne geliyorlar. Bugün bu köprü yok ama bir zamanlar o mıntıkada bir dere olduğunu, günümüzdeki Dolapdere adının da buradan geldiğini biliyoruz.

İkinci türse Katolikler başta olmak üzere, Ortodoks, Katolik karma evlilikler yapmaktan imtina etmeyen Levantenlerin öncülüğünde ekseriyetle konaklarda yapılan sadece davetlilerin katıldığı maskeli karnaval baloları. Mesela Zarifi Ailesi 1890’larda İstanbul’da karnaval sezonun en gösterişli balolarını düzenleyen ailelerin başında geliyor.

Benim bu araştırmada en ilgilimi çeken bilgi 1882 yılında karnaval için Galata Mevlevihanesi’nin bahçesinde suni buz pisti kurulup, bir aydan fazla bir süre hemen hemen her gün 60 patenciden oluşan Derssin Sirki’nin maskeli gösteriler yapması! Mevlevihane’nin bu etkinlik için bahçesini açması gerçekten önemli. İstanbul’da karnaval zamanı tüm kent bir kaynaşma içine giriyor muydu bundan çok emin olamasak da, bu örnek çok özgün bir yerde duruyor.

Kaynak: Wikipedia

Gerçekten de çok ilginçmiş bu hikaye. Peki, maskeli balolar dediniz. Venedik ile bir bağı var mı maskelerin?

Venedik’te ilk karnaval 1000’li tarihlere gidiyor, ama maskeli karnavalın tarihi 1269. Bu arada ne oldu acaba diye düşündüm ve aklıma şu geldi; 1202 yılında Haçlılar Kudüs’ü almak için dördüncü bir sefer düzenliyorlar. Fakat Haçlı ordusu türlü olaylardan sonra 1204 yılında o zamanki adıyla Konstantinopolis’i işgal edilip, yağmalıyor. Bizans İmparatorluğu’nun başkenti beklenmedik şekilde düşüyor. İstila, Venedik Doçe’si Enrico Dandolo İstanbul’da bir Latin Krallığı kurmasıyla sona eriyor ve 1204’ten 1261 yılına kadar kente haçlılar hakim oluyor. Karnavalla ilgisini şöyle kuruyorum, Bizans eğlence kültüründe Apokries adıyla bilinen büyük perhiz öncesine tarihlenen bir eğlence var. Apokries zamanı halk kılık değiştirip sokaklarda eğleniyor hatta ateşler yakılıyor ve üzerinden atlanarak tıpkı Nevruz’da olduğu gibi oyunlar oynuyorlar.

İstanbul’da 57 yıl kalan Venedikliler’in bu kutlamalara tanık olmaları ihtimalini dikkate alırsak, 1269’dan sonra Venedik’teki karnavalın maskeli kostümlü yapılmaya başlamasının Dördüncü Haçlı Seferi’yle ilgilisi olabileceğini ileri sürebiliriz. Elbette bu konunun daha derinleştirilmesi gerek ama yine de bir varsayım olarak konuşabiliriz. Rio Karnavalı ise ilk kez 1723’te yapılıyor. 1840’da karnaval, maskeli-kostümlü toplulukların geçitleri ve danslarla şekilleniyor. Daha sonra samba okullarının da kafile olarak sokak yürüyüşüne katılmasıyla günümüzdeki halini alıyor. İstanbul’daki maskeli kostümlü karnaval balolarıysa 1850’lerde başlıyor. Naum Tiyatrosu 20 yıl karnavalın tek adresi gibi. Hatta son karnaval balosu Naum’da 1870 şubatında yapılıyor, aynı yılın Haziran ayında büyük Beyoğlu yangını sonrasında tiyatro küle dönünce sonraki sene karnaval kutlamaları ailelerin ev balolarına dönüşüyor. Sonra Pera Palas Oteli, Union Française, Societá Operaia gibi yerlerin salonları kullanılıyor. Maske takılması, kılık değiştirilmesi rolleri değişmesine dayalı bir oyun. Herkesin, herkes olabileceği bir durum yaratılıyor, sokaklar sahneye dönüşüyor. Fiili olarak bir deşarj olma hali egemen ve kuralların gevşediği kabulüne dayanıyor.

1950'ler ve yükselen milliyetçilik

Karnaval yaklaşık bir asır boyunca kutlamalara sahne oluyor ancak 1940'ların başında yasaklanıyor ve eğlenceler kamusal hayattan evlere çekiliyor Kamu otoritesini rahatsız eden nedir o dönem?

Öyle sanıyorum ki, ikinci Dünya Savaşı atmosferi altında Türkiye iç politikada milliyetçi söylemler kuvvetleniyor. Mesela 1930’lardaki karnavallar gazetelerde birinci sayfadan fotoğraflı olarak verilirken, cumhuriyetin yaratmak istediği yeni toplumda danslı balolar önemli bir rol üstlenirken, 1940’a gelindiğinde maske takanlara maskara denilerek “maskaralar zıvanadan çıktı” gibi yazılar okuyoruz.

Bu iklim değişimini şuradan da takip edebiliyoruz; 19. yüzyılda Tarlabaşı'nda Carnavoula, yani Karnaval Sokak adıyla bir sokak var, muhtemelen karnaval korteji bu sokaktan yokuşu çıkıyordu. Günümüzde sokağın adı Kara Kurum. Tam tarihi tespit edemedim ama 1945 tarihli Pervititich haritasında sokak Kara Kurum adını taşıyor. İlk bakışta bir ilgi yokmuş gibi görünse de biraz düşününce görüyorum ki kurum denilen kömür karası, maske yapmanın en ucuz yolu! Nitekim Balıkesir’de günümüzde yapılan Tülütabak eğlencelerinin ritüelinde de yüze baca kurumu sürülmesi adeti var. Velhasıl, sokaktaki Karnaval adı kaldırılmış ama yerine verilen Kara Kurum adıyla bu geleneğin izi yine de korunmuş.

2000'lerde İstanbul'da Kurtuluş mahallesinde karnavalı canlandırma girişimlerini hatırlıyoruz ama bu uzun süreli olmadı...

2010’larda İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olmasının da itici gücüyle bazı girişimler oldu, Taksim’de ya İstiklal Caddesi’nde bir karnaval yürüyüşü yapılmadı ancak Kurtuluş’ta sokak eğlenceleri oldu. Ama sonraki yıllarda peş peşe yaşanan patlamalar (Taksim, Havaalanı gibi) gibi olumsuzluklar bu girişimi kırdı. Sohbetimizin başında söylediğim gibi 2021’de kurulan Levanten Kültür ve Mirası’nı Koruma Derneği (LKMKD) karnavalı yeniden hatırlatmak amacıyla geçtiğimiz iki yıldır Karnaval Balosu düzenliyor. Şubat'ta üçüncüsü yapılacak. LKMKD, karnaval öncesinde çeşitli söyleşilerle, geleneğin geçmişini de paylaşıyor. Bir tür hatırlama egzersizi olarak düşünülebilir.

Toplumun ortak duygularda buluşmaya ihtiyacı arttı

İstanbul'da 90'ları yaşayanlar bile geçmişten derin bir hüzün ve özlemle bahsediyor. Özellikle mekanlar, sokak hayatı, eğlence kültürü açısından müthiş bir aidiyetsizleşme, yoksunlaşma söz konusu. Bu yüzden mi geçmiş daha değerli hale geldi bazılarımız için?

İstanbul öyle özel bir şehir ki, sadece ana merkez görülen Beyoğlu değil, birçok semtinde tarihle iç içe yaşıyoruz. Sosyal medyanın yaygınlaşmasının bir sonucu olarak “influencer” olmak öne çıktı ve tarih ve sanat temalı kültürel içerik üretimi yaygınlaştı. Öte yandan teknolojik değişimlerin yaşamı değiştirme gücü o kadar hızlandı ki, durduğumuz yerde eskiyoruz! Bir yandan ileriye, bilinmez geleceğe dönük yüzümüz, bir yandan yitirdiklerimizin peşindeyiz. Ve evet, toplum olarak birlikte duygularda ortaklaşabilmeye çok ihtiyaç duyuyoruz. Bunu en son Ocak ayının ortasından itibaren gündem olan Tarkan konserlerine olan ilgide gördük. Çok ilginç değil mi gitmediğimiz halde izlediğimiz kısa videolarla günlerce konserlerin etkisinde kaldık. Bu sadece müzik ve şovla ilgili değildi, kalabalıklar içindeyken iyilikte, neşede, huzurda, birlikte gülebilmekte ortaklaşma anlamına geliyordu bence. Umuyorum ki karnaval da, hele de İstanbul özelinde karnavallar olarak çoğul ifade edebileceğimiz bu eğlenceler kültürel zenginliğimizin bir tezahürü olarak görülebilir ve yeniden kentin ritüelleri arasına girebilir.

*Murathan Mungan- Maskeli Balo'dan ilhamla

Prof. Dr. Seza Sinanlar Uslu hakkında

Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde başlayan yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’ndeki Yüksek Lisans programıyla sürdürdü. 2005-2006 yıllarında Paris EHESS’te (Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales) araştırmacı olarak bulundu. 2008 yılında İTÜ Sanat Tarihi Anabilim Dalı’nda tamamladığı “Pera’da Resim Üretim Ortamı 1844–1916” başlıklı tezi ile doktora derecesi aldı. Uslu, 2009 yılı Şubat ayından bu yana Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Sanat Yönetimi Anabilim Dalı’nda çalışmakta. 2015’te Doçentlik unvanını alan, 2022 yılında da profesör kadrosuna atanan Uslu, 2024 yılında Paris EHESS ve INHA'da (Institut National d'Histoire de l'Art / Ulusal Sanat Tarihi Enstitüsü) dersler verdi. Öncelikli araştırma konuları 19. yüzyıl Osmanlı dünyasında kültür, sanat ve basın kaynaklarıdır. Yanı sıra endüstriyel tasarım tarihi, çağdaş sanat uygulamaları ve kent tarihi gibi konularda dersler veriyor, seminerler ve atölyeler düzenliyor.

Özgür Duygu Durgun

Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinde muhabir olarak çalıştı. Basın danışmanlığı ve içerik yönetimi alanlarında İstanbul merkezli çeşitli ajanslarda görev aldı. Serbest muhabirliğe halen İzmir'de devam ediyor.

Kültür Sanat Haberleri