Bugün rotamızı Ankara’nın en eski kalbine, kaleye çeviriyoruz.
Ama o bildiğiniz, turistlerin akın ettiği, restore edilmiş konakların önünde fotoğrafların çekildiği vitrin yüzüne değil. Bugün o vitrinin hemen arkasına, hakikate; kalenin öte yüzüne bakacağız.
Ankara Kalesi, kentin tarihini sırtlayıp bugünlere taşıyan, zamanın büküldüğü bir yer. Bir yanda butik otellerin, cilalı konakların ve müzelerin olduğu steril ve kontrollü bir sahne var. Gündüz şenlikli, adım atacak yer bulamadığınız bu yüz, geceleri ışıkların söndüğü, kapıların kapandığı bir sessizliğe bürünüyor.
Her katmanlı tarihsel mekân gibi, bu sahnenin hemen yanı başında yaşamın tüm çıplaklığıyla aktığı bir öte yüzü daha var. Kentsel dönüşüm kıskacında direnen yoksulluğun; sokakta top oynayan çocukların, çantaları ekmek kokulu kadınların ve yüz yıllık yorgunluğu taşıyan duvarların olduğu yer bu yüz. Bazen karanlık, bazen çocuksu ama her daim gerçek.
İşte bu gerçekliğin içinde, aynı zamanda bir Ahiler kenti olan Ankara’da, Arslanhane Camii’nin gölgesinden sıyrılıp Atpazarı Sokağı’na doğru yokuş aşağı inelim birlikte. Hedefimiz, tarihi Ankara simitçisi.
Yol üzerinde ellerinde simitlerle insanlara rastlamanız, doğru yolda olduğunuzun işaretidir. Şaşkın Bakkal’ı geçip yokuş aşağı giderken, Osmanlı döneminde yaptırılmış Ayakzade Mehmet Şevket Efendi Çeşmesi’ni solunuza alın ve devam edin. Az ileride kapı önünde yığılı meşe odunlarını göreceksiniz. O odunların izini sürdüğünüzde varacağınız yer, sadece bir fırın değil; kentin göç, emek ve sokak ekonomisinin saklandığı bir hafıza mekânı: Gerçek Ankara simidinin yapıldığı son yerlerden biri.
Tarihi Doğuş Simit Fırını… Kalede ekmek fırını olarak kurulan bu yer yüzyılı geride bırakmış. Kapısında “Tarihi Ankara Simit Fırını” yazar ama buranın tarihi o tabelada değil; içeride yanan ateşin harında ve ustanın alnındaki terde saklıdır.
Bina, Ankara’nın mimari travmasının da bir tanığıdır. Eskiden orada duran iki katlı zarif ahşap Ankara evi kül olunca yerine betonarme bir bina dikilmiş. Dış cephesi değişmiş, estetik bozulmuş belki; ama içerideki ruh, o odun ateşinde harlanan ocakla varlığını sürdürmüş.
İçeri girdiğimizde bizi yoğun bir sıcaklık ve fırının emektarı Mustafa Usta karşılıyor. Ankara’nın meşhur simidinin yolculuğu, şehrin beyaz yüzü uykunun en tatlı yerindeyken, gece 03.00’te başlıyor. Hamur yoğruluyor, bir buçuk saat dinleniyor. Ardından pekmez ılıtılıyor, susam kavruluyor. Bu sadece bir üretim değil; tarihsel bir ritüel.
Usta kürekle simitleri fırına verirken, oğlu üst katta hamurları tartıyor. Fırının ateşinden çıkan sonuç ise gerçek bir Ankara simidi. Günde bazen 500, bazen 1000 simit… Hepsi el emeği, hepsi göz nuru.
Ama bu fırın bize sadece lezzetli bir tat sunmuyor; Ankara’nın göç sosyolojisini de anlatıyor. Mustafa Usta Balalı. Bu nöbeti devralmadan önce o fırın küreği sırasıyla Niğdelilerin, Çorumluların ve onlardan önce Haymanalıların elindeymiş. Anadolu’nun dört bir yanından kopup gelen emekçiler, Ankara’da tutunacak dalı bu fırının ateşinde aramış.
“70 yaşında müşterilerim geliyor, ‘Dedem burayı işletirdi’ diyorlar” derken, bu mekânın kuşaklar arası bir köprü olduğunu hatırlatıyor bize.
Simitler nar gibi kızarıp tezgâha düştüğünde hikâyenin ikinci perdesi başlıyor: sokağın hikâyesi. Burada sahneye tablacı Mustafa çıkıyor. Tam 35 yıldır fırından çıkan simitleri aynı sabırla bekliyor. Sıcak simitleri tablasına özenle diziyor ve o ağır tablayı sanki kuş tüyüymüşçesine başının üzerine yerleştiriyor.
“Simitçiii! Taze evrek simit!” sesleri Atpazarı’ndan Ulucanlar’a, İbn-i Sina’ya, Hacettepe’ye kadar uzanıyor. Tablacı Mustafa başının üstünde taşıdığı rızkıyla aslında bize sokağın kendi ekonomisini gösteriyor.
Fırında 15 lira olan simit, ona toptan 10 lira. Sokakta 20 liraya satıyor. Aradaki fark sadece ticari bir kâr değil; arşınlanan yolların, baş üstünde taşınan emeğin ve yılların karşılığı.
Doğuş Simit Fırını’ndan çıkan bu halka un ve sudan ibaret değil. Ankara simidi bu şehrin en demokratik lezzeti. Lüks cipiyle fırının önüne yanaşanla, Ulucanlar durağında dolmuş bekleyen işçi aynı tadı paylaşıyor. Simit zengin–yoksul gözetmiyor. Herkesin midesinde aynı tokluğu, damağında aynı pekmez tadını bırakıyor.
Bugün kalenin o öte yüzünde pişen şey, Niğdelilerin, Haymanalıların, Çorumluların ve Balalıların ortak emeği; ustaların alın teridir.
Eğer yolunuz bir gün Ankara Kalesi’ne düşerse, o parıltılı vitrinin cazibesine kapılmak yerine Atpazarı’ndan aşağıya, hakikatin olduğu yere vurun kendinizi. Odun ateşinin kokusunu takip edin. Başka yerde bulamayacağınız o Ankara simidinin çıtırtısında sadece lezzeti değil; Ankara’nın direnen esnafını, tükenmeyen belleğini ve samimiyetini bulacaksınız.
Ben Tezcan Karakuş Candan. Kısa Dalga’da başka bir bellek mekânı hikâyesinde buluşmak üzere.
Tezcan Karakuş Candan, Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) yüksek lisansa devam etti. Ankara Üniversitesi Latin Amerika Çalışmaları alanında yüksek lisansını tamamladı. Aynı üniversitede Kentleşme ve Çevre Politikaları bölümünde doktora dersleri aldı. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanlığı görevini yürüttüğü 2014-2023 yılları arasında başta Atatürk Orman Çiftliği ve Saraçoğlu Mahallesi olmak üzere kamu yararı ve kent hakları mücadelesine öncülük etti ve ödüller aldı. Akademide öğretim görevlisi olarak görev yaptı. Uzun yıllar yerel yönetimler alanında çalıştı ve projeler üretti. Candan’ın kent politikaları üzerine yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitabı bulunmaktadır. Mekânın dili olma yaklaşımı ile Cumhuriyet dönemi yapılarından oluşan resim sergileri açan Candan aynı zamanda ABÜ Film Tasarımı ve Yönetimi bölümü son sınıf öğrencisidir. Mimarlık, kentleşme, kent hafızası ve toplum odaklı çalışmalarına ve yazılarına devam etmekte, belgesel video çalışmalarını atölyesinde sürdürmektedir.