İstanbul - Diyarbakır hattında Z kuşağı romanı: Yaşadığımız çağda sahici bir aşk mümkün mü?

Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi, İstanbul'dan Diyarbakır'a uzanan, Arda ve Lora'nın aşk hikayesi ekseninde ülkenin yakın dönem fotoğrafını çeken bir anlatı...

ÖZGÜR DUYGU DURGUN

Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi, İstanbul'dan Diyarbakır'a uzanan, Arda ve Lora'nın aşk hikayesi ekseninde ülkenin yakın dönem fotoğrafını çeken bir anlatı. Boralıoğlu, Boğaz'ın kara sularını kanadına takıp Diyarbakır rüzgarında gezinen, hakikati arayışta masallardan güç alan, bir yanıyla da Z kuşağının halet-i ruhiyesine yakından bakan bir anlatı kurguluyor. Bunu yaparken okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: ''Yaşadığımız çağda sahici bir aşk mümkün mü?''

Boralıoğlu'nun yeni kitabının söyleşi ve imza günü 31 Ocak Cumartesi günü saat 15.00'te Beyoğlu Robinson Kitabevi'nde, Eylül Görmüş'ün moderatörlüğünde gerçekleştirilecek. Gaye Boralıoğlu ile romanını konuştuk.

"Dünya tesadüflerle açıklanamayacak kadar aklı başında görünüyor, insana özgü olan akıl ise güvenilmeyecek kadar delice"(Romandan)

Acıtan yanları ağır basan bir ilişkiyi anlatıyorsunuz son romanınızda. Öte yandan salt aşkın değil hayata tutunma yollarının hikâyesi olarak da okunabilir. Romanı yazmaya başlarken ağırlıklı olarak nasıl bir duygunun rehberliğinde yola çıktınız?

Gaye Boralıoğlu- En temelde memleketin iki ucunu bir araya getirmek istediğimi söyleyebilirim. Bunu bugün 30' larına doğru ilerleyen Z kuşağından, biri İstanbullu diğeri Diyarbakırlı iki karakterin aşk hikâyeleri olarak ele aldım.

Arda ve Lora’yı aile ilişkilerindeki gediklerle, ruhlarındaki yaralarla, birbirleri için ifade ettikleri anlamlarla kuşağının ruhunu farklı açılardan taşıyan karakterler olarak resmettim. Onların yaşadıkları heyecanlar, çaresizlikler, kaosun altında umut olup olmadığı, insanın kendini değiştirip değiştiremeyeceği, imkânsızı oldurmanın yolları… Bütün bu soruların göründüğü, günümüzün tanığı bir roman oldu Her Şey Normalmiş Gibi. İşin bu yanını önemsiyorum. Zamanın ruhunu, güncel olanın içindeki evrensel örüntüleri, zamanın geçmiş ve geleceğin yanı sıra bugüne attığı çentikleri konu edinmenin şiirsel yollarında dolanın bir edebiyatın peşindeyim.

Roman birbirine benzemez iki insanın yan sıra iki şehri de buluşturuyor. İstanbul ve Diyarbakır. Satırlarınıza sinen İstanbul kaotik ve tekinsiz biçimde güzelken Diyarbakır bir o kadar sakin, kucaklayıcı ve şefkatli. İki şehrin sizde uyandırdığı duyguları sorsak?

İstanbul, doğduğum, büyüdüğüm bütün hikâyelerimin yazıldığı şehir. Ne kadar kızsam, ne kadar üzülsem hatta bazen öfkelensem de İstanbul’a dair aidiyet duygum çok yüksek. Şimdi hayatımın çoğunu İstanbul dışında geçiriyorum. Yani İstanbul’a romanın anlatıcı kahramanı Arda’nın baktığı gibi belli bir mesafeden bakıyorum. Boğazın tekinsiz dalgaları, Arda’nın gökyüzünde gördüğü o kara bulut benim ruhumun aynası gibi biraz da. Bütün hüznüne rağmen İstanbul hâlâ benim için yeni hikâyelerle, ilhamla dolu bir şehir.

Diyarbakır’a ise 2000’lerin başından beri her fırsatta gidiyorum. İlk kitabımın ilk söyleşilerinden birini de orada yapmıştım. İlişkim tamamıyla edebiyat üzerinden kuruldu. Ondan beridir hem oradan çok edebiyatçı dostum var hem de şehre dair çok güçlü bir merak ve keşfetme arzusu duyuyorum. Kitabın iki ana karakterinden biri olan Lora’da, kardeşi Lorin’de bu arzunun izleri vardır. Diyarbakır’ı tarihi eserleri, şehir dokusuna dair turistik bilgiler gibi oryantalist bir bakış açısıyla anlatmak istemedim. Bu romanın konusu değildi bu bakış açısı. Esas olan şehrin ruhunu, sırlarını hissetmekti. Arda’nın Demirciler Çarşısı’nda hafızasına düşen masalda, Dağkapı’dan içeri girerken hissettiği suçluluk duygusunda, varlığı netameli tavşan dudağın fısıldadığı cümlelerde bu hissin arayışı vardır. Diyarbakır’ın sırlarını ifşa etmeyi ya da bilmeyene Diyarbakır’ı anlatmayı değil, daha çok bir yabancıya şehrin ne hissettirdiğini, bana ne hissettirdiğini anlatmak istedim. Bir de şu var: Bu memlekete dair bazı gerçeklerin ancak İstanbul ile Diyarbakır’ı karşılaştırınca ortaya çıkacağını düşünüyorum. Her Şey Normalmiş Gibi bu yönde bir kapı açmayı da hedefler.

Sahici bir umudun peşine düşmek

Romanı okuduktan sonra, daha önceki kitaplarınızdan 'Mübarek Kadınlar' aklıma düştü. O hikâyelerdeki hissi, geçmişte şöyle yazmışım ''Gaye Boralıoğlu belki de şunu sorgulamamızı istiyor; dünyada bu kadar acı varken nasıl hala mutlu mesut olduğumuza inandırabiliriz kendimizi? '' Mübarek Kadınlar'dan yaklaşık 12 yıl sonra gelen 'Her Şey Normalmiş Gibi'' yi okurken neredeyse aynı hisse kapıldım. Bu kaotik dünyada canımızın yanmasını artık o kadar istemiyoruz ki, her şey normalmiş gibi davranmamız acaba bundan mı? (O "Mübarek Kadınlar" ki... - Sanatatak )

Hatırlıyorum o yazınızı. Yazının sonunda diken batmasına benzer bir histen söz etmiştiniz. Şimdi o diken battı. Vicdanı, adalet duygusu olan herkes kalbinin derinlerinde bir acı hissediyor. Ve yaşayabilmek için bunu normalleştirmeye çalışıyor, ama bir yandan da bu normalleştirmenin kendisi içimizi rahatlatmıyor hatta bazen daha da büyük bir utanç hissetmemize yol açıyor. Bunlar Arda’nın yaşadığı hisler, pek çoğumuz gibi.

Ama bu kitabı o noktada bırakmak istemedim. Bu dikene rağmen yine de aslında sahici bir umudun imkânını bulabiliriz, kendimizi yeniden yaratabiliriz, bu yönde bir ışık yakmanın peşine de düştüm.

Geri planında sert, acımasız bir politik atmosferin olduğu, ülke gündeminden kimi haber başlıklarının satırlara sızdığı romanınızın kurgusal olarak en önemli yapı taşlarından biri Lora'nın masalları. Olan biteni kanıksama duygusu karşısında direnme yolu ya da sakinleşmek için bir sığınak olabilir mi masallar?

Hayal gücünün kuvvetine, yaratıcılığın büyüsüne hep inanırım. Bazen hayal gücü hakikatleri gerçekçi anlatılardan daha fazla sezdirebilir. Masalların elbette iyileştirici gücü var ve bazen de söyleyemediklerimizi ifade etmenin, en sert gerçekleri kelimelerin sınırlarını zorlayarak anlatmanın bir yolu da olabiliyor. Lora için bu ikisini birden ifade ediyor masallar.

Öte yandan çocukluğumdan beri masallar benim düş dünyamın önemli bir parçası oldu. Bu romanda karakterlerin hayat hikâyelerinin ayrıntılarını okuyucuya sezdiren, bir yandan da insanlığın kadim bilgisiyle, mitlerle bağlar kuran unsurlar olarak kullandım masalları. Göbeği olmayan kız, zıt karakterlere sahip ikizler gibi çeşitli kültürlere görülen figürler var. Masallar romanın üslup zenginliği ve benim yazma zevkim açısında da değerliydiler.

''Yaşadığımız değil, gösterdiğimiz dünyadayız''

Kitabın tanıtım metninde şu soruluyor okura; ''Yaşadığımız çağda sahici bir aşk mümkün mü?''. Bunu biraz evirip çevirip şu hale getirsek ''Yaşadığımız çağ ne kadar sahici ve bu dünyada aşk nereye düşüyor? Romanın yazarı ne der?

Ah bu çok ilginç bir soru. Sanal dünyanın sürati, yapay zekânın günlük kullanımın içine girmesiyle birlikte sahicilik duygumuzu neredeyse kaybettik. Yaşadığımız değil, gösterdiğimiz dünyadayız. Ne olduğumuzla değil nasıl göründüğümüzle ilgileniyoruz, hatta bunların da ötesinde dünyayı istediğimiz gibi algılayabiliyoruz ve nasıl görüneceğimizi de kendi gerçekliğimize değil arzularımıza göre şekillendirebiliyoruz.

Fakat bütün bu karmaşaya rağmen ben Z kuşağında güçlü bir duygusal bağ kurma potansiyeli, aşkın çekim kuvvetine kapılma ihtimalini görüyorum. Son yıllarda o kuşaktan etrafımda çok kişi oldu, acılarını, dertlerini, aşklarını gördüm tanıdım. Nihayetinde şekil değiştirse, yöntemleri, araçları farklı olsa da o eski aşk ateşi kalplerde yanmaya devam ediyor ve dünya bu ateşin yüzü suyu hürmetine dönüyor.

Son olarak merak ettiğim şu; bu romanı bir kadın değil de erkek kahramanın dilinden yazma fikri nasıl oluştu? Anlatıcı Arda değil de Lora olsaydı...

O zaman herhalde başka bir roman çıkardı ortaya. Doğrusunu isterseniz Her Şey Normalmiş Gibi bir memleket alegorisi olarak da düşünülebilir. Kürk Mantolu Madonna ya da Fatih Harbiye gibi bu kez bugüne dair bir batı-doğu yorumu olarak değerlendirilebilir. Bu alegorinin anlamına dair uzun açıklamalar yapmak bana düşmez, bu okuru fazlasıyla belirlemek, okumasını formatlamak olur.

Ama şu kadarını söyleyebilirim: Romanda batının temsili Arda karakteriyle eril olan, karmaşık, bıkkın, karamsar bir çizgide resmediliyor, doğunun temsili ise Lora’nın dişil, masalsı, mücadeleci karakterinde gerçekleşiyor. Özetle, karakterlerin, mekânların, hikâyelerin bilinçli seçimler olduğunu söyleyebilirim.

Öte yandan bu tercihin kişisel sebepleri de var. Dünyadan Aşağı’da bir erkek karakteri odağa almıştım fakat oradaki Hilmi Aydın orta yaşta ve Arda’dan farklı bir karakterdi. Söylediğim gibi o günlerden bu yana Z kuşağı büyüdü, yetişti ve bana kalırsa dünyanın ve Türkiye’nin geleceğinde belirleyici rol oynayacak bir yaş aralığına geldi. O yüzden de bu kuşağa daha yakından bakmak ve edebiyat üzerinden bir tartışma alanı olarak kamuya açmak istedim.

Söyleşi Haberleri