Apaçık Radyo Kulis Sesleri’nde bu hafta Animus Tiyatro’nun sahnelediği Gözbağcı yönetmeni Melih Salgır, yazarı ve yönetmeni Sertaç Sayın ve oyuncusu Deniz Ekinci var.
Sertaç Sayın: "Bir yere ait olabilmek için kendimizden feragat ediyor muyuz? Kübra, kendinden ödün vermeden bir yere ait olmaya çalışıyor ama başaramıyor."
Deniz Ekinci: "Kendin olarak var olmak kolay değil; bunun için mücadele etmek zorundasın ve o mücadeleyi sana ancak umudun sağlıyor."
Melih Salgır: "Genel olarak baktığımda, bir ‘öteki’ karakterin başkaldırısını, umut arayışını ve çabasını izliyoruz; bu başlı başına çok güçlü."
Gözbağcı ne anlatıyor?
Deniz Ekinci:
Gözbağcı, Kübra’yı anlatıyor. Kübra ana karakterimiz; başörtülü bir kadın ve hayatta tutunduğu en büyük amaç, en sevdiği şey sihirbazlık. Ancak çevresi, toplum, büyüdüğü yer ve hayatına sonradan giren insanlar onu bu hâliyle kabul etmiyor. Hiçbir kalıba sığmayan bir karakter: Hem başörtülü hem sihirbaz hem de sihirbazlığını her yerde, herkesin içinde yapmak isteyen biri. Yaşam sevincini de buradan alan bir insan. Film aslında Kübra’nın başına gelenleri ve onun sihirbazlık yaparak hayatla verdiği mücadeleyi anlatıyor.
Deniz Ekinci:
Bence Kübra çok çocuksu bir karakter. Biraz “büyüyememişlik” hâli var. Hayatta büyümek çoğu zaman, bazı şeyleri kabullenmek ve düzene uyum sağlamakla eş anlamlı hâle geliyor. Olgunlaşmak, bir noktadan sonra vazgeçmek gibi algılanıyor. Ama Kübra hiç büyümüyor. Yaşama enerjisi ve tutkusu hep diri kalıyor. Bu yüzden hep onların peşinden gidiyor. O nedenle çocuksu bir karakter diyebilirim. Aynı zamanda umut dolu, sevgi dolu bir karakter.
Gözbağcı nasıl ortaya çıktı?
Sertaç Sayın:
Bu hikâyeyi yazmam yaklaşık dört yıl sürdü. Gözbağcı, sahnelenen ikinci oyunum ama yazdığım ilk oyun aslında. Oldukça uzun ve dönüşümlü bir yazım süreci oldu. Oyunu izlemeyenler de olacaktır; o yüzden şunu söyleyebilirim: Oyunda bahsettiğimiz erkek karakter, benim çocukluğumda hayatımda olan biri. Mete Abi. Onu anlatmak istiyordum hep ama onun gözünden değil. Çünkü benim için hep bir kahramandı, çocukluğumun kahramanıydı. Kahramanı doğrudan anlatmak zor geliyor insana. Bu yüzden karşısına bir karakter koymak gerekiyordu ve o karakter Kübra oldu.
Hikâyeyi yavaş yavaş ördüm. Elbette süreç içinde çok değişti, birçok taslaktan geçti. Ama yazımı toplamda dört yıl sürdü. Sihirbazlık ise Mete Abi’den bana miras kalan bir şey. Sonrasında benden oğluma geçen bir miras gibi. İzlemeyi de yapmayı da çok seviyoruz. Derken şunu düşündüm: Neden bir kadın olmasın? Neden toplumun içinde biraz “öteki” duran bir karakterin, sihirbazlığın peşinden gidişini izlemeyelim? Bu sorularla birlikte hikâye yavaş yavaş ortaya çıktı.
Bir erkek olarak bir kadın karakteri yazmak nasıl bir deneyimdi?
Sertaç Sayın:
Çok zordu. Zaten yazım sürecinin bu kadar uzun sürmesinin temel nedeni de buydu. Bu süreçte çok fazla destek aldım. Kız kardeşim dramaturg; onun katkısı benim için çok kıymetliydi. Ayrıca İstanbul Üniversitesi’nden bir hocamdan da destek aldım. Metni sürekli başkalarına okuttum, geri dönüşler aldım. Kendim de feminist okumalar yaptım; ister istemez böyle bir sürece girdim.
Bir kadının dilini kurmak gerçekten zor bir şey. Bu noktada Deniz’in katkısı çok büyüktü. Prova sürecinde birlikte bazı şeyleri çıkardık, bazı şeyleri ekledik. Deniz metne gerçekten el attı diyebilirim. Melih’in de önemli katkıları oldu. Yani aslında bu hikâyenin içinde birçok kadının gözü var. Sadece benim bilgisayarın başına oturup yazdığım ve “tamam oldu” dediğim bir metin değil.
Ayrıca röportajlar da yaptım. Başörtülü insanlar hayatımda çok fazla yoktu. Bu yüzden mesela Ekşi Sözlük üzerinden, profil fotoğraflarından yola çıkarak birçok kişiye mesaj attım. Onlara bir form gönderdim, oyunda geçen bazı durumları anlattım ve geri dönüşler aldım. Görüşebildiğim arkadaşlarımla birebir görüştüm. Yani bu işin içinde okumalar da var, röportajlar da var, destekler de var.
Sonuç olarak, bir erkek yazar olarak bir kadın karakter yazmak benim için çok zor bir deneyimdi ama bunun için gerçekten çok emek verdim. Zaten yazım sürecinin dört yıl sürmesinin nedeni de esasen buydu.
Hikâyeyi anlatırken Kübra karakterini mi merkeze aldınız? Yoksa Mete Abi dışında, daha çok toplumsal meseleleri mi anlatmak istediniz? Temel merkez neydi?
Sertaç Sayın:
Aslında temel merkezde ben de varım. Çünkü bir toplum mozaiğinin içinde yaşıyoruz; kimi seküler, kimi dindar. Hayatım boyunca bu insanların hepsiyle karşılaştım ve her birinden bir parça taşıyorum. Metinde onların hepsinden izler olduğu gibi, benden de izler var. Kübra’nın da bu insanlarla karşılaşmasını istedim.
Evet, Kübra’yı anlatıyorum ama asıl anlatmak istediğim, Kübra’nın toplumla kurduğu ilişkiler. O yüzden oyundaki ikinci ana karakter aslında toplumun kendisi. Ama tek bir toplum değil; farklı kesimleriyle bir toplum. Bu yüzden hikâyede aşklar var, annesi var, farklı yüzleşmeler var. Açıkçası Kübra’nın bu karşılaşmalarını izlemeyi çok istedim ve merkezimi de buradan kurdum.
Seyirciyle kurulan bağ oyunun çok belirgin bir yanı. Bu noktadaki sınırlar nasıl belirlendi? Reji açısından bu ilişki nasıl kurgulandı?
Melih Salgır:
En başından beri birlikte çok net düşündüğümüz bir şey vardı: Bu oyunda seyirci kim? Yani biz oyunu sahnelerken Kübra anlattıklarını kime anlatıyor, gösterisini kime yapıyor? Bu sorular çok belirleyiciydi. Hikâyeyi bir sihirbazlık gösterisi zemini üzerine oturttuğumuzda, seyirci de kendi konumunu biliyor, biz de biliyoruz, Kübra da kime konuştuğunu biliyor.
Sahnede, konuşan, bir şeyler anlatan ve bunları yaparken sihirbazlık yapan bir kadın var. Bu nedenle interaktif bölümleri de seyirciyle oldukça iç içe olacak şekilde kurguladık. Açıkçası en çok önemsediğimiz şeylerden biri samimiyetti. Samimi bir oyun olsun, samimi bir dil kurulsun istedik. Kübra sahnede neyse, o olsun. Metinle kurduğumuz ilişki ve rejideki bakış açımız bu yaklaşımı doğrudan şekillendirdi.
İnteraktif alanlara gelince; aslında çok katı sınırlar yok. Elbette her oyunun belli sınırları vardır ama biz hâlâ oyunu izlerken bu bölümlerde gülüyoruz. Çünkü her seferinde bambaşka bir şey oluyor. Seyirci değişiyor, tepkiler değişiyor, oyuncunun o an ürettiği şey değişiyor. Dolayısıyla her temsil interaktif kısımlarda başka bir yere evriliyor. O yüzden bu ilişki için hem sınırlı hem de sınırsız diyebilirim.
Nasıl bir araya geldiniz?
Deniz Ekinci:
Melih benim aynı zamanda erkek arkadaşım.
Melih Salgır:
Ben Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunuyum. Yazarımız Sertaç da aynı fakülteden, yazarlık bölümünden mezun. Okulda yollarımız kesişmedi ama bu oyundan önce İstanbul’da tanıştık. O sırada Deniz’in Animus Tiyatro’yu kurma fikri vardı ve artık somut adımlar atıyordu. Birlikte sahnelemek için metin arıyorduk.
Deniz o dönemde İngiltere’ye gitmişti; çevirip sahneleyebileceğimiz bir metin bulmak için bakınıyordu. Tam o sırada Sertaç abiyle bir araya geldik. Metni bana gönderdi, okudum ve çok heyecanlandım. Ardından metni Deniz’e yolladım. Deniz, İngiltere’de bir metroda metni okurken “Tamam, bunu yapıyoruz” dedi.
Deniz Ekinci:
Metin aramak için İngiltere’ye gitmişim, Türkiye’den metin geliyor.
Sertaç Sayın:
Ben de o sırada Ankara Keçiören’de bu oyunu yazıyordum.
Peki metni ilk anda bu kadar çeken şey neydi? “Tamam, bu” dedirten ne oldu?
Deniz Ekinci:
Metroda okumaya başladım ve neredeyse orada bitirdim. Açıkçası bilmiyorum, inanılmaz bir hikâye. Gözbağcı’yı çok ama çok seviyorum. Çok zekice yazılmış bir metin ve aynı zamanda doğrudan kalbe dokunan bir yanı var. O umut dolu hâli… Ben hayatta çok umutlu bir insanımdır zaten. Metin oradan bana çok güçlü bir şekilde temas etti.
Üstelik ben “asla tek kişilik oyun yapmam” diye düşünen biriydim, bana çok korkutucu gelirdi. Ama metni okur okumaz hiçbir şey düşünmeden, “Bunu hemen yapmalıyız” dedim.
Melih Salgır:
Bir de işin çok “oyuncaklı” bir tarafı var. Sihirbazlık gösterisi fikri hepimiz için inanılmaz bir deneyimdi.
Genel olarak baktığımda bu oyunu çekici kılan şeylerin başında zaten hikâye geliyor. Bir “öteki” karakterin başkaldırısını, umut arayışını ve çabasını izliyoruz. Bu başlı başına çok güçlü.
Teknik açıdan baktığımda ise beni en çok heyecanlandıran şey, oyunun sunduğu deneyimdi. Eğer oyuncu olarak bu oyunda yer alabilseydim ya da benzer “oyuncaklılık” seviyesinde bir oyunda oynayabilseydim, çok isterdim.
Sihirbazlık numaralarının detaylı bir şekilde öğrenilmesi, bunların sınırlı bir prova süresinde sahneye taşınması, tek kişilik bir anlatıyla seyircinin kopmadan oyunda tutulması, ışık dramaturjisinin buna entegre edilmesi… Tüm bu unsurları bir araya getirmek hepimiz için çok büyük bir deneyimdi. Yönetmen olarak baktığımda da içine girilecek, derinleşilecek çok fazla alan vardı. Bu yüzden benim için de oldukça etkileyici bir süreçti.
Daha önce sihirbazlıkla ilgili bir deneyiminiz var mıydı?
Melih Salgır:
Benim hiç yoktu.
Deniz Ekinci:
Ben genelde “kesin ip var” diye düşünüp izlemekten sıkılan kişiydim.
Sertaç Sayın:
Tabii bu noktada eğitmen sihirbazımız var. Özgür Kapmaz. Sağ olsun çok destek oldu; provalara geldi, birçok numara öğretti.
Artık sihirbazlık numaraları yapabiliyor musunuz?
Deniz Ekinci:
Evet, evet. Artık yapabiliyorum. Malzeme gerektirmeyen bir numarayı mesela her yerde yapabiliyorum. Diğerleri için tabii ekipman gerekiyor.
Sertaç Sayın
Ama çok uğraştık. Deniz çok emek sarf etti. Prova süreci bu anlamda oldukça yoğundu.
Metin prova sürecinde değişime uğradı mı?
Sertaç Sayın:
Çok büyük değişiklikler olmadı aslında. Daha çok küçük kısaltmalar ve bazı yerleri uzattığımız müdahaleler oldu. Oyun geçen yıl 30 Ocak’ta prömiyer yaptı. İlk sezon boyunca çok sayıda geri dönüş aldık. Üçümüz de bu konuda açık fikirliyiz; gelen yorumları tarttık, hangisi işimize yarıyor, hangisi yaramıyor diye baktık.
Yaz aylarında da bir revize prova süreci yaptık. Yaklaşık 10–12 prova, belki daha fazla. Bazı eklemeler oldu ama metin temelde çok değişmedi. Daha çok küçük bir revize diyebiliriz. Biraz kısalttık, o kadar.
Seyirci tepkileri nasıl?
Deniz Ekinci:
Açıkçası çok güzel. Bilinmeyen, ünlü isimlerin olmadığı bir bağımsız tiyatronun seyirciyle buluşması gerçekten çok zor. Başta davetli oyunlar yaptık ama sadece iki oyundu. Sonrasında insanlar birbirine söylemeye başladı. Seyirci gerçekten bilet alıp gelmeye, salonu doldurmaya başladı.
Bu bizi inanılmaz mutlu etti. Daha önce birkaç oyun çıkarmıştım ama böyle bir süreç yaşamamıştım. O yüzden seyircilerin mutlu olduğunu düşünüyorum.
Sertaç Sayın:
Hep söylenir ya, en iyi reklam kulaktan kulağa olanıdır diye… Biz bunu Gözbağcı’nda gerçekten yaşadık. Metinle ilgili yazanlar, oyunu ne kadar sevdiklerini söyleyenler oluyor. Bunlar çok keyifli, çok onur verici geri dönüşler.
Tek kişilik bir oyun yazmanın, yönetmenin ve oynamanın zorlukları neler?
Sertaç Sayın:
Pozitif yanlarından başlayayım: Prodüksiyon açısından daha kolay. Turnesi rahat, dekor azsa daha da kolaylaşıyor. Zaten bu yüzden çok tercih ediliyor. Ama bence zor yanları daha fazla.
Benim bir hocam vardı, Erkan Ergin. Hep derdi ki: “Tek kişilik oyun yazmak en zor iştir.” Gerçekten yazdıkça bunu deneyimledim. Çünkü seyirciyi tutmanız gerekiyor, anlatıyı canlı kılmanız gerekiyor. Karakterin bir yolculuğu, bir dönüşümü olması gerekiyor ama bunu anlık bir anlatı içinde yapmak çok daha zor.
Kalabalık kadrolu oyunlara göre yazması kesinlikle daha meşakkatli. Karakter sürekli göz önünde, onun yolculuğunu çok iyi bilmek ve çok detaylandırmak gerekiyor. O yüzden yazarlara hep söylüyorum: “Tek kişilik oyun kolay diye atlamayın.” Gerçekten ciddi bir meziyet istiyor.
Melih Salgır:
Yönetmenlik açısından da benzer şekilde zor. Her oyunda sahne ritmi önemlidir ama tek kişilik oyunlarda bu daha da hassas. Tek bir karakterin anlatısı var, seyirciyi içine almaya çalışıyorsunuz ve ritmi hiç düşürmemeniz gerekiyor.
Bazen çok sevdiğiniz bir sahne oyunun temposunu düşürebiliyor ya da seyircide beklenen etkiyi yaratmayabiliyor. Bu yüzden özellikle tempo ve ritim üzerine çok çalıştık. İlk oyunlardan sonra aldığımız geri dönüşlerle revizeler yaptık. Hâlâ her temsili izliyoruz. Benim için en büyük mesele tempo ve ritmi doğru tutabilmekti.
Deniz Ekinci:
Benim için zaten tek başına olmak başlı başına zor. Ben tek başıma kafeye bile gidemeyen biriyim. Şu an sahnede tek başımayım.
Bu sizin için bir meydan okuma değil miydi?
Deniz Ekinci:
Evet, kesinlikle. Daha önce kendime yaptığım bir meydan okumaydı.
Sertaç Sayın:
Hatta şöyle bir süreç yaşandı: Prömiyer tarihini belirleyeceğiz ama Deniz sürekli “Hayır, o tarih olmaz” diyordu. Bir tarih öneriyoruz, yine olmaz. “Ne bu acele?” diyordu. O noktaya gelene kadar zaten sekiz ay prova yapmışız. Prömiyer tarihi bile koyamadık uzun süre. Deniz o kadar erteledi ki sonunda artık mecburen bir tarih belirledik.
O hâlde bunun kendisi bile başlı başına bir başarı değil mi?
Deniz Ekinci:
Tabii ki. Ben sahneye çıkıp seyircinin karşısına geçtiğim anda inanılmaz bir rahatlama hissediyorum. Aynı zamanda çok eğleniyorum. Çünkü aslında tek başıma değilim. Seyirciyle birlikteyim. Sanki bir arkadaşımı karşıma oturtmuşum da ona anlatıyormuşum gibi. O yüzden sahnede hiç yalnız hissettiğim bir an yok. Aksine, çok keyif alıyorum.
Hikâyede güçlü bir “aidiyet” meselesi var. Bunu hem Türkiye bağlamında hem de hikâye özelinde nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sertaç Sayın:
Bir yere ait olamama hissi uzun yıllar benim de taşıdığım bir histi. İster istemez bunun metne yansıması oldu. Kübra’da da bu var. Ötekilik dediğimiz şey biraz böyle bir şey zaten: Bir yere ait olamadığında ortaya çıkıyor. Kübra’nın sürekli denemeleri var ama bu denemeler onu çoğu zaman daha da yalnızlaştırıyor.
Aslında ait olduğu tek bir yer var; o da çocukluğu. Orada kalmış bir hâl bu. Aidiyet meselesi, özellikle bizim ülkemizde son dönemde yaşadığımız yalnızlaşma süreçleriyle çok örtüşüyor. Gözbağcı bu anlamda modern bir oyun. Yalnızlaştığımız bir dönemde, benim de çok üzerine düşündüğüm bir meseleydi ve bunu hikâyeye yansıtmak istedim.
Deniz Ekinci:
Ne kadar kendin olmaya çalışırsan, bazen o kadar ait değilmişsin gibi hissediyorsun.
Sertaç Sayın:
Evet, bir uyumsuzluk hâli aslında.
Deniz Ekinci:
Aynen öyle. Kübra bunu çok iyi temsil ediyor.
Melih Salgır:
Bence hepimizin hayatında bir amaç, bir itki var. Bir yere ait olmayı isteriz ve bunun için çabalarız; sosyal çevremizi buna göre kurarız. Kübra’nın farkı şu: Onun arayışı hâlâ sürüyor ama aynı zamanda biraz da karışık bir noktada. Çünkü çoğu zaman kendi tercihleriyle değil, başına gelen olaylarla bir yerlere dâhil olmaya çalışıyor. Aslında bir yere ait olamıyor ama yine de bir yere aitmiş gibi yaşıyor.
Deniz Ekinci:
Ama aynı zamanda kendi tercihi yüzünden de ait olamıyor. Çünkü sihrini yapmaya devam etmeyi seçiyor.
Sertaç Sayın:
Burada çok önemli bir soru var: Bir yere ait olabilmek için hayatta ne kadar kendimizden feragat etmemiz gerekiyor? Kübra, kendinden hiç ödün vermeden bir yere ait olmaya çalışıyor ama bunu başaramıyor. Biz de hayatta bir yere ait olmak istiyoruz ama bunun karşılığında hangi bedelleri ödüyoruz? O bedelleri ödemesek yine ait olabilir miyiz?
Bu soru sadece bu hikâyenin değil, hayatın da sorusu aslında. Bir arkadaş grubunda, bir siyasi yapıda, bir toplulukta… Her yerde karşımıza çıkıyor. Aidiyet için nelerden vazgeçtiğimiz meselesi tam olarak burada duruyor.
Seyirci çıkarken ne düşünerek ne hissederek çıksın istiyorsunuz?
Sertaç Sayın:
Tabii ki umutla.
Deniz Ekinci:
Aynen, “Oh be!” diyerek çıksın.
Sertaç Sayın:
Yani bunu düşündük hep: Metrobüste bile görebileceğiniz, sıradan bir kadın olsun Kübra. Baştan beri hep umutlu bitsin istedik. Bence bunu başarmış gibi hissediyorum.
Deniz Ekinci:
Evet. Kendin olarak var olmak kolay bir şey değil. Bunun için mücadele etmek zorundasın. Ve o mücadeleyi sana ancak umudun sağlayabiliyor. İşte seyircinin de bunu hissetmesini istiyoruz.
Tiyatroda, özellikle Türkiye tiyatrosunda küçük hikâyelerin büyük etkisi olabileceğine inanıyor musunuz?
Melih Salgır:
Bence evet. Son 5–10 yıldır alternatif tiyatrolarda daha çok hikâye odaklı, sıcak ve samimi işler görüyoruz. Yabancılaştığımız veya birbirimizi anlamakta zorlandığımız zamanlarda sahnede böyle hikâyeler görmek çok değerli. Büyük efektler, büyük sahneler yaratmaya gerek yok. Sıcak, samimi ve net hikâyeler bile büyük etki yaratabiliyor; tabii iyi sahnelenmeleri şartıyla.
Sertaç Sayın:
Ben yazar olarak kendimi tarih yazan biri gibi görüyorum. Yazdıklarım, yaşadığımız toplumun bireylerine dair bir not düşmek gibi. 2025’te, 2026’da toplum nerede olacak? Küçük hikâyeler bir araya geldiğinde, alternatif bir tarih yaratacak. 100–200 yıl sonra baktığımızda, bireysel mücadelelerin topluma nasıl yayıldığını göreceğiz. Şu an bunu göremeyebiliriz ama bu mücadele, ileride bir güç oluşturacak. O yüzden küçük hikâyeler çok değerli. Onlar, büyük bir gücü sessizce büyütüyor ve topluma ulaştırıyor.
KÜNYE
Yazan: Sertaç Sayın
Yöneten: Melih Salgır, Sertaç Sayın
Oynayan: Deniz Ekinci
Sahne ve Kostüm Tasarımı: Esin Nazlı Çınar
Işık Tasarımı: Eren Uğurhan
Sihirbazlık Eğitmeni: Özgür Kapmaz
Reji Asistanı: Eylül Öztekin
Asistan: Metehan Ertan
Fotoğraf & Afiş Tasarımı: Meltem Satıloğlu