Başörtüsü, ‘reisçikler yarası’na tampon olur mu?

Öyle anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, başörtüsünü aynı zamanda, parti içindeki “reisçiklerin” açtığı yaraya tampon yapıyor. Ve bu yara sarma, “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme”den, “dil koparma”dan ve “sürtük”ten çok farklı, biraz da “tehditkar” bir konsolidasyon işlemi gibi duruyor.

AKP’den ne zaman bir istifa olsa, partiden bir isim ne zaman başka bir partiye geçse, bir makamda olan kişi o “görevinden affını istese”, aktif siyasetteki muhalefetin ve toplumsal muhalefetin sunum şablonu hazırdır: AKP içindeki ‘tek adamlığa’, AKP’nin anti – demokratik uygulamalarına daha fazla dayanamadı ve istifa etti.

O istifa eden, makamdan affını isteyen kişi ertesi gün neredeyse el üstünde tutulur. Örnek mi? Abdulhamit Gül. Malum, Adalet Bakanı’ydı. İstifa etti; ertesi gün Süleyman Soylu ile arasındaki “hukuk mu önden gider, uygulamalar mı?” tartışması hatırlanıverdi ve Gül’ün “kılavuzumuz hukuktur” sözleri alkışlandı. Oysa Abdulhamit Gül, Sedef Kabaş daha gözaltıyken Kabaş’ın “edepten nasipsiz çirkin sözlerini lanetliyordu” ve o gece hukuka tur bindirmişti. Ve Gül, istifasıyla muhalefetten “temiz kağıdı”nı birden alıvermişti. Bu örnek bile muhalefetin, “AKP’den kopuşun tadını çıkarma” kolaycılığıydı.

Maksadımız, eski bir konuyu deşmek değil, “kolaycılığa kaçanlara” bir hatırlatma yapıp konuyu bugüne bağlamaktı. Bugün de “AKP’den istifa, başka partiye katılım” haberleri muhalif düşünen bireyin en keyifle okuyup izlediği konulardan biri. Neden? Çünkü muhalif düşünen birey, bu istifanın “kendi değerlendirmelerinin sağlamasını yaptığını” düşünüyor; “Bak ben dememiş miydim, haklı çıktım, bu AKP’de tek adam rejimi var, yolsuzluk var. O bile dayanamadı, istifa etti” rahatlamasını yaşıyor. Ve gerisini beklemeye başlıyor: AKP’den seçim öncesi topluca milletvekili istifa eder mi?

İşte muhalif bireyin ve kurumsal muhalefetin eksikliği tam da burada başlıyor: Bu kişi gerçekten AKP’de bazı şeylerin yanlış gittiğini gördüğü için mi istifa etti, yoksa “yanlıştan pay alamadığı” için mi, ne bileyim; “yanlıştan payı MHP ve tabanı aldığı” için mi?

“REİSLE BİR MESELE YOK, MESELEM REİSÇİKLERLE”

Bu sorunun elbette kategorik ve tek bir yanıtı yok. Bu yazıda, bu sorunun yanıtı veya yanıtlarını, AKP tabanındaki “dip homurdanmaları”nı dinleyerek bulacağız. Metodolojik olarak öncelikle istifaları bir kenara bırakacağız. Çünkü konuştuğumuz “dipteki AKP”lilere göre de bu istifalar sadece bir sonuç. Asıl sorun dipte.

Soruyoruz: Peki asıl sorun nerede?

Cevap: Tabanda.

Soruyoruz: Taban kim?

Cevap: Sendikalara, Ak Parti’nin tabanını oluşturan yapılara bakın. AK Parti’yi, AK Parti yapan sivil toplum örgütlerine, derneklere, vakıflara bakın.

Soruyoruz: Örnek verebilir misiniz, ne oluyor oralarda?

Cevap: Örneğin Milli Eğitim’e bakın. Eğitim Bir-Sen’e bakın. Hak-İş ve içindeki sendikalara bakın. Çevre Şehircilik Bakanlığı’na bakın, Ulaştırma Bakanlığı’na bakın hatta şaşıracaksınız belki ama Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bakın. Bakan yardımcılarına bakın. AK Partili, bu bakanlıklarda iş yaptıramıyor. Milletvekilleri bürokrata ulaşamıyor. Siz bir kanaat önderi olsanız ve bir bakanlıkta işiniz olsa, bir bürokratın odasından kovulacak noktaya gelseniz kendinizi nasıl hissedersiniz? Bir bakanlıkta iş yaptıramazsanız o bakanlığın kapısından nasıl çıkarsınız? Bu duygunuzu seçtiklerinize, milletvekillerine nasıl yansıtırsınız? Milletvekili olsanız bürokrat telefonunuza çıkmazsa ne düşünürsünüz? Hele bu rahatsızlığınızı tepeye iletme yollarınız da tıkanmışsa. Sizden talep edenle, sizin talep ettiğiniz arasında sıkışıp kalmaz mısınız? Sizden talep eden size nasıl bakar, “parti” yaptığı partisine nasıl bakar. Değersiz hissetmez mi?

Soruyoruz: Peki sorun nerede?

Cevap: Şunu söyleyebiliriz. Sorun reisle değil, reisçiklerle. Biz reise bağlıyız. Reisçikleri aşamıyoruz.

Soruyoruz: “Erdoğan iyi de çevresi kötü” mü diyorsunuz?

Cevap: Hayır hayır, konuyu anlamamışsınız. Öğretilenlerle düşünüyorsunuz. Sizin bu dediğiniz, eskiden iç rahatlatan bir savunma mekanizmasıydı ama biz ondan bahsetmiyoruz artık. Daha dipte arayın sorunu.

KİLİT SÖZCÜK: DEĞERSİZ HİSSETME

Öyle anlaşılıyor ki, dipten duyulan seslerin aslında -“kolaycı muhalefet”e de söylediği- iki sözcük öbeği var: “Kendini değersiz hissetme” ve “iş yaptıramama.”

Dipten duyulan sesi, arkamıza yaslanıp bir kez daha dinlediğimizde saydığı kurumların önemini biz de yeniden kavrıyoruz. Ne diyordu dipten gelen ses: Çevre – Şehircilik diyordu, Ulaştırma diyordu. O bakanlıklardan işini yaptıramadan ayrılan AKP’linin ruh halini anlatıyordu. Öyleyse o AKP’li oradan mutlu ayrılsa sorun kalmayacaktı. Yani öyle “bir şeylerin yanlış gitmesi” değildi sorun. Yanlıştan pay alamamaktı. Ayrılışlar da yanlışa isyan değildi, yanlışın yanına yanaşamamaktandı.

Başka ne diyordu o ses: Milli Eğitim diyordu, sendikalar diyordu. Sendika ismi veriyordu açık açık. O sendikalar değil miydi? İstediği kişiyi ertesi gün oradan aldırıp buraya oturtan. Eğer siyasetten gelmeyen bir bakanlığa “yaptıramadıkları” varsa elbette değersiz hissedecekti. Hatta öfke duyacaktı “reisçik”lere.

Yoksa Abdulhamit Gül de bu nedenle mi gitti? Ve “muhalefet”in gözünde “Soylu’ya karşı gelen eski toprak, ‘o kadarına da hayır canım’ diyen siyaset adamı” oluverdi bir günde?

Dipten duyulan sese son sorumuzu soruyoruz:

Peki bunları reis bilmiyor mu, biliyorsa neden küstürüyor o insanları?

Cevap: Çoğunu biliyor ama o kadar çok “talep eden” var ki

Son soru demiştik ama bir kısa soru daha: Örneğin ne gibi çok “talep eden”?

Cevap: MHP’yi ve MHP’liyi niye unutuyorsunuz.

Cevabımızı alıyoruz.

TÜRBAN BU YARAYA TAMPON OLUR MU?

Dipten gelen sese soru hakkımızı doldurduğumuz için bundan sonrasında kendi başımızın çaresine bakacağız artık. Bundan sonraki soruları okur olarak sizlerle birlikte sorup cevap arayacağız.

Recep Tayyip Erdoğan’ı, örneğin Abdullah Gül’le karşılaştırsanız nasıl tanımlarsınız? Bu sorunun olası cevabı şu olacaktır: Erdoğan, Gül’e göre daha net ve kendini saklayamayan biridir.

Belki doğru ama eksik bir yanıt. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir “durum”dan, her zaman karşısındaki kişinin tahmin ettiğinden farklı bir sonuç çıkarabilen bir isimdir. O “durum”u, karşısındaki kişinin hiç tahmin etmediği başka bir konu ile ilintilendirebilen bir siyasetçidir. Bizce şu anda tam da böyle oluyor. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, başörtüsü konusunu gündeme getirirken elbette AKP tabanındaki kısmen küskünlükten, kısmen umutsuzluktan durağan hale gelmiş mütedeyyin muhafazakarı hedef aldı. Ama unuttuğu bir şey vardı: Erdoğan.

Fark etmişsinizdir; Cumhurbaşkanı Erdoğan başörtüsü konusunu tartışırken, “benim kızlarım şu okula gidemedi de, başka okul müdürü tanıdıktı, o okula yazdırdım” diyor. Kızım sana söylüyorum; gelinim sen anla. Erdoğan o sözü aslında size – bana değil, az önce Milli Eğitim Bakanlığı’ndan buruk ayrılan Eğitim – Bir Sen’liye diyor.

“Bak" diyor, "Bana küsüyorsun ediyorsun ama, yarın bu CHP gelirse bırak Milli Eğitim Bakanlığı’ndan buruk ayrılmayı, o bakanlığın kapısından giremezsin” diyor. Aslında Erdoğan’ın o söyleminin altında “dipteki AKP’li”ye verdiği şu mesaj var: “Sen sen ol, iyice düşün. Bakanıma, bürokratıma küsüp de, onlara ‘reisçik’ deyip de sandığa gitmemezlik etme sakın.”

Dedik ya “Dipteki sese soru hakkımızı doldurduk, başımızın çaresine bakacağız” diye, o zaman biraz önceki “Erdoğan bir durumu başka bir konuda kullanabilir” tespitimizle şu soruyu soruyoruz?

Başörtüsü gibi bir sorunun zaten olmadığını hatırlayarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan başörtüsünü, kendi tabanındaki kırgınlara, “Ayağınızı denk alın, beni siz getirdiniz, hakkınız var ama artık ben olmazsam siz de olmazsınız. Geminin dümeni bende. Bana sarılmaktan başka çareniz yok, reisçikler de benim siz de benimsiniz, beraber olmak zorundayız” mesajı için mi kullanıyor?

Sizce Erdoğan boşuna mı her konuşmasını “bir olacağız” sözüyle bitiriyor. Bu, bir olmakta zorlanmanın ama başka çare olmadığının itirafı değil midir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP elbette tabanını, “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme”yle, “dil koparma”yla ve “sürtük”le konsolide etmeye çalışmıştı ama bunlar yeterli olmamıştı. O tabana, “geçmişi”ni hatırlatmak gerekiyor hatta biraz da “tehditkar” bir söylemle, “ben olmazsam sen hiç olmazsın” deyip mecbur kılmak gerekiyordu.

Öyle anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, başörtüsünü aynı zamanda, “reisçiklerin” açtığı yaraya tampon yapıyor. Ve belki de beklenen, AKP’den o büyük kopuşlar bu sayede engelleniyor.

Köşe Yazıları Haberleri