Çılgın inşaattan uzak

Önümüzdeki birkaç on yıl boyunca İstanbul’da tek önem verilen şey yapı kalitesi ve denetimi olacak. En azından bunu umuyor ve diliyorum. Ama onun dışında ne kültürel miras ne kentsel doku ne kent sakinlerinin huzuru, konforu… Hiçbirini fazla umursayan olmayacak.

CEM ERCİYES

Bahar geliyor. Güneşli ılık bir pazar sabahı. Pencereden serin ve tertemiz hava doluyor evinize. Hatta yakınlardaki bir ağaca tünemiş kuş seslerini bile duyuyorsunuz. Ortada tek bir araba ya da insan gürültüsü yok; dingin, huzur veren bir sessizlik kenti kaplamış. Saat 10.00’da daha kahvaltı sofrasında otururken birden korkunç bir gürültüyle yerinizden hopluyorsunuz. Hemen yanınızdaki inşaatta birileri bir şeyler çakıyor. Ama ne çakmak…

Artık o pazar huzuruna veda etmenin zamanı gelmiş demektir. Her İstanbullu gibi biliyorsunuz ki bir inşaat asla engellenemez; eğer isterlerse pazar günü de gece de işe devam edebilirler. Haftanın diğer günleri ve saatleri ise zaten her tür gürültü, kirlilik ve işgal serbesttir.

İnşaat bizim milli sporumuz olduğu için hiçbirimiz uzun süre en azından bir tadilat yaptırmadan rahat edemeyiz. Biraz paramız varsa yıkıp yeniden yapmak en büyük tutkumuzdur. O nedenle olsa gerek Türkiye’de inşaat yapana dokunulmaz. Ayrıca inşaattan kazanılan para da kutsaldır. Bu yatırımı yapan müteahhit, orada çalışan usta herkes toplumsal bir dokunulmazlık mı diyeyim aldırmazlık mı öyle bir şeyin koruması altındadır. Mahalleden biri itiraz edecek olursa da hiçbir şey yapamaz. İnşaatın ilerlemesini bir pazar günü için de olsa durduramaz. Kahramanmaraş depreminden sonra şunu da anladık: İnşaat o kadar kutsaldır ki aynı zamanda denetlenemez ve kanun da tanımaz.

Şimdi inşaatın kutsallığı ve dokunulmazlığının daha da artacağı bir döneme gireceğiz. Deprem olacağını yıllardır biliyoruz, salyangoz hızında da olsa bir değişim var kentlerde. Özellikle İstanbul’da, ekstra rant sağlayan bölgelerde, mesela Kadıköy’de, Bağdat Caddesi civarında… Son yıllarda açık bir şantiyeye dönmüştü buraları. Kentin Şişli, Beşiktaş gibi semtlerinde de yıkım-yapım faaliyetleri, biraz da depreme karşı dönüşümün zorunluluğunu bildiğimiz için tahammül ettiğimiz bir meseleydi. Şimdi durum katmerli bir hal alacak. İstanbul’un acil yenilenmesi gereken yüz binlerce binasının büyük bir telaşla yıkılıp yeniden yapılacağı bir yakın geleceği hayal edebiliyor musunuz? Ben ediyorum ve bizim bu büyük çaresizliğimiz karşısında doğrusu dehşete kapılıyorum.

Sanıyorum ki önümüzdeki birkaç on yıl boyunca İstanbul’da tek önem verilen şey yapı kalitesi ve denetimi olacak. En azından bunu umuyor ve diliyorum. Ama onun dışında ne kültürel miras ne kentsel doku ne kent sakinlerinin huzuru, konforu… Hiçbirini fazla umursayan olmayacak. Yıllardır Kadıköy’de birer birer yok olan 1960’ların 70’lerin o ağır başlı apartmanları için hayıflanan birileri varsa eğer, artık hiç sesini çıkartamayacak. Sadece çıkmalı 19 ve 20. yüzyıl başı apartmanlarını ve cumbalı evleri kültürel mirasın bir parçası olarak gören ve tescilleyen anlayış, kent kimliğinin bir parçası olan modern yapıların hiçbirine aldırmayacak. Hatta pek çoğu aslında betonarme olan o ‘tarihi’ apartmanların bile sağlamlığı tartışılacağı için, yıkılıp ‘aslına uygun’ yeniden yapılmaları gündeme gelecek. O çok sevdiğimiz kentsel ve mekânsal dokuları çok hızla, kendi ellerimiz ve rızamızla kaybedeceğiz. Birbiri ardına yıkılan binaların tozu toprağı, inşaat alanlarının sonsuz çamuru, hafriyat ve çimento kamyonlarının keşmekeşi ve bitimsiz inşaat gürültüleri arasında bir yaşam bekliyor İstanbul’u… Bütün bu yapıların içinde yaşayan, ev sahibi ya da kiracısı olan insanların sırtına binecek kaldırılamaz maddi yük de cabası. Kamunun bu büyük dönüşüme kayda değer bir finansal katkıda bulanabileceğini hiç sanmıyorum. Çünkü malum, tam da ekonomik çöküşün eşiğindeyiz şu sıralar…

Hepimiz evimizin sağlamlığını kontrol ettirmek için gecikmiş bir telaş içindeyiz. Bu kontrollerden bazısı boş vermişlik, bazısı ise güçlendirme veya yıkımla sonuçlanacak. Kentte inşaat, Karadenizli müteahhitlerin altın çağında bile olmadığı kadar artacak. Bizi depremden koruyacak tek şey olarak kaliteli hazır betona sığınacağız. Her yere ama her yere kamyonlar dolusu beton döküp kendimizi güvenceye almaya çalışacağız. Yıkılan evlerden toz toprak ve asbest bulutları kenti yıllarca ama yıllarca terk etmeyecek.

İşte hayat böyle olacak İstanbul’da. Zaten böyleydi daha da böyle olacak. Yapacak bir şey de yok. Bu kötümser tabloyu değiştirmek çok da kolay değil. Ama şiddetini biraz olsun azaltmak mümkün. İnşaatların sadece teknik standartlarını değil, süreçlerini, çevreyle ilişkisini de denetlemek, bunu yaparken betondan değil de insandan yana bir bakış geliştirmek, geleneklerimize aykırı ama yapılabilir. ‘Güçlendirme maliyeti yüzde kırkı aşıyorsa yık’ deyip geçmeden önce bir an olsun yapıların kültürel anlamına, içinde yaşayanların hatıralarını koruma kararlılığına bakılabilir. Kim bilir, belki de birileri daha fazla harcayıp hatıralarını korumayı tercih edecektir.

Seçimleri kim kazanırsa kazansın ilk ve en önemli meselesi İstanbul’un deprem endişesi olacak. Akıbeti belirsiz şehir İstanbul ve sakinleri yaklaşmakta olan felaketten nasıl korunacak? Onlarca yılın ihmali birkaç senede nasıl telafi edilecek? Bu telaş içinde hazırlanacak kanunlar, çıkartılacak yönetmelikler, toplumsal talepler her şeyi dümdüz eden bir kasırgaya dönüşmeyebilir. Zor, ama mümkün.

Köşe Yazıları Haberleri