'Gönül': Farkın bir 'renk' olarak temsili

“Gönül” gibi yapımlarda, duygulara kapılıp, savrulurken, kültürel görüngülerin eşliğinde, asıl sorunların görünmezleştirilmesine alet oluyoruz. Oysa bir halkın sanatsal temsili bambaşka şekillerde olabilir, sinema bu açıdan çok işlevli bir sanat. Bir yönetmenden saha çalışması yapmasını bekleyemeyiz belki ama en azından bir halktan bahsederken, bu konuda yıllarca çalışmış kişilere danışılıp farklı bir yol da çizilebilir.

Son günlerde sosyal medyada Netflix yapımı “Gönül” filminden, özellikle şarkıların yer aldığı sahneler paylaşılıyor. Filmin dikkatimi çekmesi de bu paylaşımlarla oldu. Film, BKM imzasını taşıyor. Soner Caner filmin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlenmiş. Filmde, Erkan Kolçak Köstendil (Piroz), Hazar Ergüçlü (Sümbül) ve Bülent Emin Yarar (Mirze) gibi oyuncular yer alıyor.

Filmde genel olarak bir yasak aşk öyküsü anlatılıyor. Kemane çalan Piroz, ailesinin diğer erkek üyeleriyle birlikte köy düğünlerinde müzik yapıyor. Filmin hikâyesi de böyle bir düğünde Piroz’un zorla evlendirildiği anlaşılan Sümbül ile karşılaşmasıyla başlıyor.

DOMLAR

Filmi “ilginç” kılan kısım ise Domlar’ı anlatıya taşıması. Domlar, yarı göçer topluluklar olarak yaşayan bir halk. Kemal Vural Tarlan ve Hacer Foggo’nun, yüz yüze görüşme ve derinlemesine gözlem tekniğiyle yaptıkları, “Domlar ‘Suriye’nin Öteki Sığınmacıları” adlı araştırmada bahsedildiği üzere: “Bugün Dom toplulukları; Mısır, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin, Türkiye, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri, gibi, Ortadoğu’nun neredeyse tüm ülkelerinde yaşıyorlar.”

Ayrıca, bu rapora dayalı olarak şunu söyleyebiliyoruz ki yaşadıkları her bölgede, dışlananların tarafında yer alan bir halk Domlar. Ortadoğu coğrafyasının diğer halklarıyla birlikte yüzyıllardır bir arada yaşıyorlar. Peri-patetik yani gezgin bir topluluk olarak kültür taşıyıcısı olma özellikleri var.

Yaşamlarını, geleneksel halk hekimliği, dişçilik, el aletleri yaparak kazanıyorlarken, üretim biçimlerinin değişimi onların geleneksel mesleklerini sürdürememelerine neden olmuş. Bu nedenle atık toplayıcılığı, hurdacılık, mevsimlik işçilik gibi işlerle hayatta kalmaya çalışıyorlar. Genel olarak toplum içindeki varlıkları, artık klişeleşmiş olan “öteki” tabirini aşan bir yan taşıyor. Bulundukları her bölgede, mesela bahsettiğimiz araştırmadan da öğreniyoruz ki savaş nedeniyle sığındıkları kamplarda bile ayrımcılığa uğruyorlar. Ekonomik zorluklar, zorunlu göçler nedeniyle kendilerine has doğayla içi içe olan yaşam ve geçim biçimlerini sürdüremiyorlar.

Özellikle Ortadoğu’da sürüp giden savaşlardan en çok yara alan halklardan biri onlar, çünkü bedenlerine yapıştırılmış çingene kimliği onları önyargılı bakışların alanına konumluyor, iş bulmalarını imkânsızlaştırıyor. Eğitim, sağlık, gıda gibi bir hayatın sürmesi için gerekli her şeyden yoksun bırakılmış olarak, yaşam çabası veriyorlar. Tek başına bir halkın sıkıntılarını anlatmaya yetmese bile sadece “‘Domlar’ Suriye’nin Öteki Sığınmacıları” başlıklı raporda bunları görebiliyoruz.

DOMLAR SİNEMADA TEMSİL EDİLİNCE

Domlar hakkında bu kadar bilgi verme sebebim yukarıda bahsettiğimiz “Gönül” filmindeki temsil ediliş biçimleri ve bunun getirdiği tartışılması gerektiğini düşündüğüm sorunlar. Bana kalırsa, anlatı dışarıdan bir bakışla, ekrana taşıdığı halkın, yaşadığı sıkıntıları, sınıfsal konumlarını, acılarını, dışlanmışlıklarını silen, romantize edilmiş bakışla oluşturulmuş.

Metin, şu cümlelerle başlıyor: “Tanrı insanları yarattı, baktı çok mutsuzlar, onlara Domlar’ı gönderdi. Konup göçtüler, çalıp söylediler. Bir gönüle düşmek için.”

Bu ilk cümleler aslında nasıl bir anlatımla karşılaşacağınızın ipucu oluyor. Bir yumağın ucundan tutmuş gibi, ipi çektikçe de sorunlar büyüyor. Yaşamı boyunca sıkıntı çekmeye âdeta mahkûm edilmiş, egemen söylemin, çoğunluğun “başkalaştıran” bakışını üzerinde hissetmiş bir halkı “insanlığın mutluluğu için “ gönderilmiş nesneler olarak sunmak etik bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum, başkayla ilişki biçimlerinin hiç sorgulanmadığının, yaşamlarını karikatürize etmenin ötesine geçilemediğinin, onları çoğunluğun gözüne “renkli simalar” olarak yerleştirmek dışında bir kaygı güdülmediğinin göstergesi oluyor.

Film boyunca, güncel siyasette çok sık rastladığımız “onlar da bizim renklerimiz” söylemini pekiştiren, bir nesne gibi gösterinin parçası haline getirilmiş, neredeyse tüm sıkıntılarından arındırılmış, çoğunluğun gözüne hoş gelecek imgelere yerleştirilmiş bir sinemasal anlatıyla karşılaşıyoruz. Böyle bir anlatma biçimi, egemenin dışında kalanları bir bütünün içinde eriterek, onların varlıklarını, verdikleri mücadeleyi, en alt sınıfa konumlanmalarını, yoksul, dışlanmış, yok sayılmış oluşlarını daha da görünmez kılmak anlamına geliyor.

Elbette bu, Domlar’ın veya egemenin dışında kalan başka halkların varoluş biçimlerini, kültürel göstergelerini, kimliklerini, sınıflarını bedenlerine yapıştırarak tanımlayacağımız anlamına gelmiyor. Ancak bir halk hakkında konuşurken, onu herhangi bir metnin anlatısında, -sinema, edebiyat, tiyatro fark etmez- onların yaşamlarını, “Gönül” filminde olduğu gibi sadece neşeye, eğlenceye, aşka, sevdaya indirgemek sanatsal kavrayışımızda, temsil biçimlerimizde bir sorun olduğunu da göstermiyor mu? “Neşe”, “eğlence”, “aşk”, “gönle düşmek” olumsuz anlamlara gelmiyor elbette ama Domlar’ın yaşamının içerdiği sorunları göz ardı ederek onları böyle bir kimlikle kaynaştırmak epey sorunlu bana kalırsa.

Bir filmden ne yapmasını bekliyorsunuz, sorusunu sorabilirsiniz. Filmlerden gerçekliğin birebir sunumunu bekleyemeyiz, bu doğru, ancak hakikatin göz göre göre bu kadar aşındırılması da sorunsallaştırılmalı fikrimce. Ayrıca, bir filmden çok şey beklenebilir. Slavoj Žižek, “Filmlerle Sosyoloji” kitabının sunuşunda şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Bir film asla ‘yalnızca bir film’ ya da bizi eğlendirmeyi ve dolayısıyla dikkatimizi dağıtarak bizi asıl sorundan uzaklaştırmayı amaçlayan hafif bir kurgu değildir. Filmler yalan söylerken bile toplumsal yapımızın can evindeki yalanı anlatırlar.” “Gönül” filmi açısından düşününce aslında son cümle epey şey söylüyor. Çünkü filmin özellikle sosyal medyadaki yaygın alıntılanışına baktığımızda, toplumsal yapımızda, başka halklara bakışın, onlar hakkında söylenmiş olana, çoğunluğa hoş göstermek için yaratılmış sahte imgeye itimadın epey kuvvetli olduğu görülüyor ve böylece, anlatı işlevini yerine getirirken, “yalan söylerken bile” bize bir şeyler anlatmayı başarıyor.

FİLMDE MÜZİK KULLANIMI

Filmlerde müzik kullanımının işlevsel olduğunu söyleyebiliriz. Filmleri bir karşılaşma yeri olarak tahayyül ettiğimizde, filme eşlik eden şarkılar karakterle veya filmin meselesiyle ilişkilenmemizi sağlayabilir, bizde dönüştüren duygular oluşmasına sebep olabilir. Bu açıdan, “Gönül” filminin en çok öne çıkan yanının şarkılar ve müziğin kullanımı olduğunu söyleyebiliriz ama müziğin nasıl kullanıldığı, neye hizmet ettiği de bir film anlatısına bakarken tartışabileceğimiz yanlar taşıyabilir, bu filmde de öyle.

Film boyunca müzik, karakterler arasında bir iletişim biçimi olarak iş görüyor, bu da anlatının yapmak istediğini düşündüğüm “insanlığı eğlendirmeye gelmiş, sorunlarını neşeyle çözen halk” imgesiyle kesişiyor. Filmin izleyenle ilişkisi, müzik aracılığıyla kurulurken, duyguların dönüştürücü gücüyle değil, manipüle eden yanıyla karşılaşıyoruz. Çünkü zaten en başta yaşam biçimlerinin ve zorunlulukların getirisiyle kendi dilleri olan Domari dilini konuşamıyorlar Domlar. Ortadoğu’da yaşayan Domlar’ın Kürtçe, Arapça ve Türkçe konuştuğu, birlikte yaşadıkları halklarla kaynaştığını, yukarıda bahsettiğimiz araştırmada görüyoruz. Filmde temsil edilen Dom toplumu, şarkılarını genellikle Kürtçe söyleyip Türkçe konuşuyorlar, dillerinin farklı olduğu eklenen gırtlak hareketleriyle ve şive özellikleriyle ifade edilmeye çalışılmış, bu ayrı bir çelişki olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun dışında müziğin kullanımı ile ilgili filmin son sahnesine bakılabilir, kavuşamadığı sevgilisinin yasını tutan, başka bir aşk hikâyesinin kahramanı olan baba (Mirze), oğlu Piroz ve Sümbül’ün kavuşmasını istediği için Sümbül’ün ailesi tarafından öldürülüyor. Mezarlıkta söylenen, “Seyran qurban” şarkısı burada acıyı ifade etme aracı olarak işlev görüyor, seyirci tam acıklı bir duygu seline kapılmışken, tüm film boyunca olduğu gibi sahne eğlenceli, danslı bir yere evriliyor. Böylece, “her durumda eğlenen, eğlendiren halk” imgesine bağlı kalınarak, sahne yine görevini yerine getirmiş oluyor. Burada da film boyunca olduğu gibi şarkıların duygulara odaklı, manipüle eden yanıyla bir kere daha karşılaşıyoruz.

BELKİ DE ASIL SORUN

Tüm bunları elbette tek başına bir film ve yönetmen üzerinden tartışmak da sorunlu olabilir. Belki de burada asıl konuşulması gereken meselelerin başında, kapitalist üretim ilişkilerinin sanat alanına nasıl yansıdığı ve Netflix gibi mecraların, nasıl “egzotik Doğu” imgeleri pazarı hâline geldiği... Ayrıca, sadece tüketime, buz dağının görünen yüzüne odaklı hap gibi alınabilecek içeriklerin alıcı bulması da konuşulmayı hak ediyor. Çünkü daha önce de bahsettiğimiz gibi bu içeriklerin alıntılanmasına baktığımızda işlevini yerine getirdiğine çok sık tanık oluyoruz.

“Gönül” gibi yapımlarda, duygulara kapılıp, savrulurken, kültürel görüngülerin eşliğinde, asıl sorunların görünmezleştirilmesine alet oluyoruz. Oysa bir halkın sanatsal temsili bambaşka şekillerde olabilir, sinema bu açıdan çok işlevli bir sanat. Bir yönetmenden saha çalışması yapmasını bekleyemeyiz belki ama en azından bir halktan bahsederken, bu konuda yıllarca çalışmış kişilere danışılıp farklı bir yol da çizilebilir. Ama piyasanın aygıtlarıyla yola çıktığınızda zaten baştan sorunlu alanda oluyorsunuz, onun imkânları sizi belirleyen bir şeye dönüşüyor. Bu da sizin hakikat bükme aleti olarak araçsallaştırılmanıza sebep oluyor. En azından, oyuncular ve yönetmen açısından niyet kötü olmasa da icraata yansıyan bu oluyor.

“‘Domlar’ Suriye’nin Öteki Sığınmacıları” başlıklı rapor için TIKLAYINIZ

Diken, B., Lausten, C. B., (2011), “Filmlerle Sosyoloji”, s. 15, Çev. Sona Ertekin, İstanbul: Metis.

Köşe Yazıları Haberleri