İYİ HUYLU HEGEMON VE FİLİSTİNLİ ÇOCUKLAR

ABD’nin iyi huylu bir hegemon olarak küresel liderliğini yeniden kurabilmesi için, Orta Doğu’daki politikasının boş söylemlerin ötesine geçmesi, İsrail yanlısı tutumunu sorgulaması ve Filistin’de gerçekten taşın altına elini koyması kaçınılmaz görünüyor.

 Filistin’de Ramazan ayı boyunca yükselen gerilimin İsrail’in abluka altındaki Gazze’ye askeri müdahalesi ve Hamas’ın verdiği karşılıkla şiddetli bir çatışmaya dönüşmesi sonucu yüzlerce insan yaşamını kaybetti. Yoğun bombardıman altında kalan Gazze’de özellikle çok sayıda çocuğun ölmesi yürekleri yaktı.  

Halen devam eden müdahale sadece Müslüman dünyada değil ABD, İngiltere, Kanada ve AB ülkelerinde de büyük tepki yarattı ve yeni ABD yönetimi de ilk ciddi dış politika sınavı ile karşı karşıya kaldı. Biden yönetimi her ne kadar bütün dikkatini içerde pandemi yönetimi ve yeni ekonomi planlarına vermiş gibi görünse de diğer yandan küresel düzlemde de sakin ama iddialı bir şekilde, ABD için yeni bir hegemonik pozisyon tanımlamaya çalışıyordu. 

‘‘İYİ HUYLU HEGEMON’’ 

Burada altı çizilmesi gereken husus şu: Yeni dönem ABD dış politikasının temel amacı özellikle Transatlantik, Orta Doğu ve Rusya ile ilişkilerde Trump döneminin söküklerini dikmekten ve Çin’i dizginlemekten ibaret değil. Bu amaçlara eşlik eden özel bir siyasal söylem var: Biden ekibi insan haklarına, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne yaptığı vurgularla küresel siyasete yeni bir ahlaki çerçeve getirme iddiasında. 

ABD’nin küresel kimliğini, liderliğine ihtiyaç duyulan, küresel düzlemdeki karar ve eylemleri herkese yarar getiren, uluslararası toplum için kamu yararı üretebilen ve üstünlüğüne rıza gösterilen ‘‘iyi huylu bir hegemon’’ ( bening hegemon) olarak  tekrar kurgulamak istiyor. Daha önceki yazılarda da değindiğim gibi, Biden yönetiminin demokrasi ve insan hakları vurguları basitçe yeni bir söylem kurma çabası olarak görülmemeli. 

TIKLAYIN / Türkiye (Erdoğan)- ABD (Biden) İlişkileri: Quo Vadis? 

ABD’nin entelektüel/ moral liderliğinin yeniden, güçlü bir şekilde tesis edilmesi Çin ve Rusya ile küresel/ bölgesel düzlemlerde yürüttüğü rekabette kendisine ciddi üstünlük sağlayabilecek, önemli bir yapısal güç unsuru. Çünkü ABD liderliğindeki kapitalist/ liberal ekonomi-politik kuruluşun geçtiğimiz son on yılda oldukça sarsılan yapısal gücü, ancak bu şekilde yeniden tesis edilebilir. 

Vurgulamak gerekir ki Biden yönetiminin giderek tırmanan ve hızlıca bir ateşkes sağlanmazsa yaz ayları boyunca devam edebileceği gün gibi açık olan bu krize karşı ilk tepkisinin oldukça standart ve düşük profilli olması, iyi huylu hegemon kimliğini yeniden tesis etme çabası ile ciddi bir çelişki içinde.

ABD dış politika söyleminde ‘‘İsrail’in kendini savunma hakkının tanınması’’ ifadesi aslında klişeleşmiş bir şekilde ‘‘İsrail tarafındayız’’ demek ve Orta Doğu’da kimse ağzından bunu duyduğu bir liderin gücüne rıza göstermez. Dahası, ABD’nin BM, Mısır ve Katar’ın BM’den çıkacak resmi bir ateşkes kararı çabalarını engellemesi de sanırım kolay unutulmaz.  Bu çelişkinin derinleşmesini engelleyen aslına bakarsanız Demokrat Parti içinden gelen yoğun eleştiriler ve dünyanın dört bir yanından yükselen İsrail karşıtı gösteriler oldu ve dün (17 Mayıs) nihayet ilk defa ABD yönetimi doğrudan ateşkes çağrısını kendisi dillendirmek zorunda kaldı.

Burada yapmamız gereken saptama şu: Eğer ABD yönetimi küresel liderliğini yeniden kurgulama amacının gereklerine uygun davranacaksa, bu adımların daha da ilerletilmesi gerekir. Peki ABD buna hazır mı ya da istekli mi? Filistin’de yıllardan beri savunduğunu iddia ettiği iki devletli çözümü yaşama geçirebilecek, gerçek bir inisiyatif geliştirebilir mi? Bu açıdan baktığımızda önümüzdeki süreç, Biden yönetiminin iyi huylu hegemon olmanın yeni gerekleriyle - belki de hiç de hazır olmadığı bir biçimde- yüzleşmek zorunda kalacağı bir dönem olacak. 

KÜRESEL RAKİPLER VE SORULAR 

Soğuk Savaş’ın sona erişinden bu yana iyi huylu hegemon olmak ABD için aslında oldukça kolay olmuştu. 2001-2009 arasındaki ‘‘küresel terörizmle savaş’’ dönemi dışında özellikle Clinton ve Obama dönemlerinde sınırlı adımlar ve bol hamasetle idare edilebilmişti. Ama artık ABD’nin ciddi küresel rakipleri var.

Çin’in İran’la geçtiğimiz Mart ayında yaptığı stratejik ortaklık anlaşmasının mürekkebi kurumadan yeniden alevlenen Filistin sorunu yüzünden bölgede bir yandan Hamas’ın, diğer yandan İran’ın (Hizbullah) güçlenmesini göze alabilir mi?

Demokrat Parti’den ve farklı toplumsal kesimlerden gelen baskılar ve bölgedeki yeni denklemler ABD’yi Orta Doğu’da bazı adımlar atmaya zorlayabilir mi?

Bu adımlar iyi huylu bir hegemon olarak kabul edilmesini sağlayabilir mi?

ABD’nin Çin ve İran’la bölgede girmek zorunda kalacağı rekabetin en iyi sonucu Filistinli çocukların güvenliğinin sağlanması olabilir mi? Bu sorular Biden’ın Orta Doğu politikasını önümüzdeki dört yıl boyunca takip etmemizi ve değerlendirmemizi sağlayacak sorular. 

BIDEN YÖNETİMİNİN FİLİSTİN PLANI 

Peki kısa vadede neler olabilir? Birçok yazara göre Biden yönetimi bu krize hazırlıksız yakalandı. Bir başka görüşe göre de Biden ekibi Obama ve Trump dönemlerinin önceliklerini, yani ABD’nin 2010’dan itibaren ortaya çıkan Pasifik öncelikli dış politikasını devam ettireceği için, Orta Doğu’da olup bitenleri yeterince dikkatli takip etmiyor ve Orta Doğu artık ABD dış politikasını şekillendiren ana coğrafya değil. Elbette Biden’ın Netenyahu’ya karşı soğuk tutumu ve İsrail’e henüz bir büyükelçi atamamış olması da bu durumun göstergeleri sayılabilir. Dolayısıyla her iki görüş kısmen doğru olmakla birlikte diğer yandan da kestirmeci bir anlayışı yansıtıyor. Çünkü Biden yönetiminin bir Filistin planı var ve kimi yorumculara göre bu plan, bu zamana kadar hazırlanmış en ayrıntılı plan bile olabilir. 

Geçtiğimiz Mart ayında Biden’ın Yakın Doğu ilişkilerinden sorumlu Dışişleri ekibinin yetkin isimlerinden ve geçen hafta Filistin’e gönderilen özel heyetin başında yer alan - Filistinli liderlerle iyi ilişkileri olan-  Hady Amr tarafından hazırlanan plan, Filistin’le Trump döneminde kesilen ilişkilerin yeniden kurulması için atılacak somut adımları içeriyor.

Dışişleri Bakanı Blinken’a sunulan yani resmi bir niteliği olan planın başlığı ‘‘The US-Palestinian Reset and the Path Forward’’; yani ilişkilerin yeniden kurgulanmasını ve ileriye dönük bir yol haritasını içeriyor. Planın en genel amacı 1967 sınırlarında kurulacak iki devletli çözüme tekrar sahip çıkmak, bu çözüme gidiş için bir yol açmak ve bu yolu açacak mekanizmaları kurmak.

 Bu mekanizmaların başında Trump zamanında kapatılan iletişim kanallarının tekrar açılması geliyor: Washington’daki FKÖ Bürosu ve Kudüs’deki ABD Konsolosluğu gibi. Aynı zamanda Filistin halkı ve liderliği ile ilişkilerin onarılması için 15 milyon dolarlık bir Covid-19 yardımı öngörülüyor. Trump’ın destek verdiği ve iki devletli çözümü pratikte olanaksız kılan birçok uygulamanın sona erdirilmesi, İsrail’in yasadışı yerleşim faaliyetlerine göz yumulmaktan vazgeçilmesi, Doğu Kudüs’ün statüsünün tanınması, Kudüs’deki belediye seçimlerinde Filistinlilerin oy kullanılabilmesi için İsrail’e baskı yapılması, 15 yıldır seçim yapılmayan Filistin’de önümüzdeki aylarda yapılması planlanan genel ve başkanlık seçim süreçlerinde medya ve sivil toplumun desteklenmesi gibi unsurları içeriyor. 

Burada vurgulamak gerekir ki özellikle İsrail ile Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleşmesi politikasına Biden yönetimi de devam edecek ve bu politikanın Filistin barış sürecinin tekrar başlamasına da yardımcı olacağı düşünülüyor. Plan iki devletli çözüm perspektifinin ilerletilebilmesi için Filistinlilerin de şiddetten vazgeçmesini, bu süreçte İsrail’in tek yanlı müdahale ve operasyonlarının da takip edileceğini belirtiyor.

Planın Orta Doğu için sunduğu kısa vadeli temel perspektif şu: İsrailin bölgedeki yalnızlığının giderilmesinin ve Arap devletleriyle normalleşmenin devam ettirilmesi ve eş zamanlı olarak da Filistin halkı ve liderliği ile yeni, Filistinlilerin refah ve güvenliğini sağlayacak somut ilişkiler kurulması. 

UYGULANMASI KOLAY DEĞİL 

Bu adımlar ABD’yi bölgede iyi huylu hegemon yapar mı? Bu çok kuşkulu çünkü Trump dönemi uygulamalarından geri dönülmesi ve Filistinlilere maddi yardım yapılması, ABD’nin bölgede İsrail’in ardındaki esas güç olduğunu, İsrail’in yasadışı yerleşim politikasını ABD’den aldığı yıllık 3.8 milyar dolarlık askeri destekle sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor. Dahası, bu plan böyle bir kriz/ çatışma sürecini öngörmediği için hemen uygulanması kolay değil. Biden yönetiminin şu anda yapabileceği ateşkes önünde engel olmaktan vazgeçmesi idi ki bunu nihayet yapabildi. Eğer bu plan yaşama geçecekse, Biden yönetiminin son günlerdeki hatalı tutumunu hızla unutturacak somut adımlar atması gerekiyor.

Aksi durumun iki büyük handikapı var: Birincisi bu planı başlatabilmek için özellikle Filistin halkı nezdinde elde etmesi gereken minimum olumlu etkiyi daha baştan kaybetmek. İkinci ve daha vahim olanı ise eğer bölgedeki çatışmalar büyük kayıplara neden olacak şekilde genişlerse ve sadece Gazze’de değil Kudüs’de de yeni bir şiddet sarmalı başlarsa, bu süreç önümüzdeki yıllarda bölgedeki radikalleşmeyi çok tehlikeli bir biçimde yeniden tetikleyebilir. 

Unutmayalım ki 11 Eylül saldırıları, 90’lardaki barış çabalarının yarattığı derin hayalkırıklığı, İsrail’in sürekli genişlemesini durdurulamaması ve sürgit devam eden şiddet sarmalının tetiklediği radikalleşme dalgasının bir sonucuydu. Sonuç olarak şöyle toparlayabiliriz: ABD’nin iyi huylu bir hegemon olarak küresel liderliğini yeniden kurabilmesi için, özellikle Orta Doğu’daki politikasının boş söylemlerin ötesine geçmesi, her koşuldaki İsrail yanlısı tutumunu sorgulaması ve Filistin’de gerçekten taşın altına elini koyması kaçınılmaz görünüyor. Biden yönetiminde henüz bu tür bir bilincin olmadığını gördük; ama bir yandan yeni küresel rekabet ortamının baskısıyla diğer yandan da içerde özellikle Demokrat Parti’de başlayan ciddi sorgulama ve ayrışmalarla süreç içinde gelişebilir mi, bunu göreceğiz.

Köşe Yazıları Haberleri