Kısa Dalga - İklim krizi, etkilerini giderek daha görünür biçimde gösterirken bu krizin yarattığı yük toplumun farklı kesimleri arasında eşit dağılmıyor. Aşırı sıcaklarda açık havada çalışmak zorunda kalan işçiler, kuraklıkla mücadele eden küçük üreticiler, artan su, gıda ve enerji maliyetleriyle karşı karşıya kalan haneler, iklim krizinin sınıfsal boyutunu da ortaya koyuyor.
“Ekoloji Mücadelesinin Sınıfsallığı” çalışmasında ekolojik sorunları sınıf, mülkiyet ve üretim ilişkileri üzerinden ele alan Avukat Mehmet Horuş ile iklim krizinin sınıfsal boyutunu, Türkiye’de derinleşen eşitsizlikleri, su krizini, enerji dönüşümünü ve yerel ekoloji mücadelelerini konuştuk.
“İklim krizini diğer ekolojik sorunlarla birlikte düşünmek gerekiyor”
2017’de yayımlanan Ekoloji Mücadelesinin Sınıfsallığı çalışmanızda ekolojik sorunları sınıf, mülkiyet ve üretim ilişkileriyle birlikte ele alıyordunuz. Aradan geçen yaklaşık on yılda iklim krizinin etkileri çok daha görünür hale geldi. Bugün iklim krizine sınıfsal açıdan baktığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz; 2017’den bu yana ne değişti?
İklim krizi, diğer ekolojik sorunlardan herhangi biri ya da en önemlisi olmanın ötesinde, en genel anlamıyla ekolojik krizin başat karakterini ifade ediyor. Hatta bazen “ekolojik kriz” yerine “iklim krizi” aynı anlama gelecek şekilde kullanılıyor. Küresel düzeydeki bu popüler algının oluşmasında iklim hareketlerinin sosyal medyadaki görünürlüğünün ve gençlerin daha çok ilgisini çekmesinin etkisi olabilir.
Ama iklim krizini anlamak için üzerinde düşünmemiz gereken asıl nokta, diğer ekolojik sorunlarla iç içe geçmiş olmasıdır. Gezegen riski barındırması ise krizi bambaşka bir boyuta taşıyor. Ormansızlaşma, susuzluk, petrol ve maden ekstraktivizmi, yanlış tarım ve kent politikaları, biyoçeşitlilik kaybı ve savaşlarla bir bütün olarak iklim krizini ele alıyoruz. Fosil yakıtlar ve karbon salımı tek başına iklim krizini açıklamak için yeterli değil.
Nepal’de yaşanan felaket gibi son on yılda iklim değişikliğinin yol açtığı ağır ve yıkıcı sonuçlar dünyanın her yerinde görülüyor. İklim inkârcıları bile iklim değişikliğini kabul edip “ama” diye başlayan yeni maskeler takmak zorunda kalıyor. BM dahil uluslararası kapitalist sistemin sorumluluğu daha görünür hale geldi diyebiliriz. Sermayenin krize çözüm olarak pazarlamaya çalıştığı “yenilenebilir enerji” alternatifi de inandırıcılığını kaybetti.
“Yaşanan felaketlerden en çok yoksullar etkileniyor”
Aşırı sıcaklar aynı kentte yaşayan insanları çok farklı koşullarda yakalıyor. Bir kişi klimalı bir ortamda çalışırken bir başkası tarlada, inşaatta, sokakta ya da motosiklet üzerinde günün en sıcak saatlerinde çalışmak zorunda kalabiliyor. Evlerin niteliği ve elektrik maliyetleri de sıcaktan korunma imkânını belirliyor. Türkiye’de iklim krizinin yarattığı ya da derinleştirdiği yeni yoksulluk ve eşitsizlik biçimleri neler?
Yaşanan felaketlerden en çok yoksullar etkileniyor. İklim göçlerini ülke ölçeğinde çok net ifade edemiyor olabiliriz. Tarım işçileri ve küçük üretici köylülük doğrudan zarar görüyor. Ama özellikle mevsimlik işçilerle ilgili iklim krizinin çarpıcı sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanmamız gerekiyor.
Toplumsal açıdan en belirgin yıkıcı etkilerden biri de derinleşmeye başlayan gıda güvenliği konusunda yaşanıyor.
“Sendikalar iklim krizini hâlâ faaliyet alanlarının dışında görüyor”
Aşırı sıcakların daha sık ve uzun süreli hale gelmesiyle çalışma koşulları da değişiyor. İşçi sağlığı ve çalışma hakkı açısından iklim krizinin ortaya çıkardığı yeni riskler neler? Türkiye’de çalışma hayatının bu koşullara uyum sağlaması için hangi düzenlemelere ihtiyaç var?
İklim adaleti, coğrafi ve kuşaklar arası eşitsizlikler kadar sınıfsal eşitsizlikleri de ifade ediyor. Uluslararası toplantıların en önemli gündemleri arasında iklim krizi yer alıyor. Ama bizde sendikalar iklim krizine hâlâ kendi faaliyet alanlarının dışında, “duyarlılık” gösterilecek bir konu ya da ekoloji mücadelesiyle dayanışma ilişkisi kurulacak bir toplumsal dinamik olarak bakıyorlar.
“Adil geçiş” kavramı etrafında şekillenen bir tartışma yürüyor. Açıkçası ben, dar istihdam meselelerine sıkışmayan bir “geçiş” tartışmasına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
“Türkiye’de en büyük ekolojik kırılmayı su konusunda yaşayacağız”
Kuraklık ve su stresi giderek daha fazla gündeme gelirken yurttaşlara çoğunlukla bireysel tasarruf çağrıları yapılıyor. Siz geçmiş çalışmalarınızda suyun metalaşması ve mülkiyeti üzerinde de duruyorsunuz. Türkiye’deki su krizini iklim değişikliği, suyun kullanım biçimi ve su politikaları birlikte düşünüldüğünde nasıl değerlendirmek gerekiyor?
İklim anksiyetesine başka bir örneği barajlardaki doluluk oranları üzerinden verebilirim. Barajlardaki su seviyeleri, borsa haberleri gibi anlık haber değeri taşımaya başladı. Ortalama bir ailenin aylık bütçesi içinde, yıllara yayılan bir şekilde fark etmediğimiz aylık su faturası haricinde önemli bir içme suyu kalemi oluştu.
Türkiye haritasındaki göller kayboluyor. Daha önce başka vesilelerle de söyledim: Türkiye’de en büyük ekolojik kırılmayı su konusunda yaşayacağız. İzmir, Muğla ve Bursa bunun sinyallerini veriyor. Uşak gibi suyun altın madenlerine tahsis edildiği yörelerde daha akut su sorunları gündeme geliyor. Diyadin’deki veya Kırşehir’deki maden projeleri de bu yörelerdeki su varlığını büyük oranda tüketme riski taşıyor.
“Nereye kadar doğayı elektrik üretiminin hizmetine sunacağız?”
İklim krizine karşı fosil yakıtlardan çıkış ve yenilenebilir enerji yatırımları temel çözümler arasında gösteriliyor. Buna karşılık bazı enerji ve madencilik projeleri tarım alanları, ormanlar, meralar ve yerel halkların yaşam alanları üzerinde yeni baskılar yaratabiliyor. İklim kriziyle mücadele ederken enerji dönüşümünün yeni bir ekolojik ve toplumsal maliyet üretmemesi nasıl sağlanabilir?
Enerjinin ekonominin motoru olduğu sürekli bir büyüme eğilimi içinde çözüm yaratma şansımız yok. Mevcut büyüme eğilimlerini ve bunun içinde enerji üretimini geriye çekmek zorundayız. Kaçınılmaz olduğu ön kabulüyle elektrikte arz fazlası olduğu yönündeki veriler insanların bilincinde karşılık bulmuyor.
Ya da tersten söylenecek olursa, nereye kadar doğayı elektrik üretiminin hizmetine sunacağız? Çünkü mevcut bütün üretim projeksiyonları sınırsız bir enerji açlığı üzerinden pazarlanıyor.
Bunun yanında mevcut enerji üretim teknolojileri sermayenin tasarımı ile sunuluyor. Teknolojinin de ideolojik bir biçim taşıdığını unutuyoruz. Gerçek alternatifler oluşturacaksak mevcut enerji üretim tasarımlarının da dönüşümünü sağlamak durumundayız. RES veya GES, devasa ölçekte, merkezileşmiş bir kontrol sistemi içinde ve kâr odaklı şekliyle sermayenin damgasını taşıyor.
“Yüzlerce yerel oluşum kendisini ekoloji mücadelesinin bir parçası olarak görüyor”
Bergama’dan Cerattepe’ye, Akbelen’den HES ve maden karşıtı mücadelelere Türkiye’de uzun bir yerel ekoloji mücadelesi deneyimi var. Bugünün iklim krizi koşullarında bu yerel mücadelelerin yeri nedir? Türkiye’de iklim adaleti etrafında daha ortak bir mücadele hattı kurulabilmesi için sizce ne gerekiyor?
Bu son sorunuzu ilk sorunuzla birleştirerek yanıtlamak mümkün. Son on yılda “ekoloji mücadelesi” olarak tek tek verilen bu mücadelelerin geneli üzerine daha çok konuşabiliyoruz. “Türkiye Çevre Hareketi”, “Çevre ve Ekoloji Mücadelesi”, “Çevre Direnişleri”, “Ekoloji Hareketleri” veya başka adlandırmalar kullanılıyor olabilir.
Yerel hareketlerin ortak bir örgütsel zeminde ya da aynı politik program etrafında buluşmasını kastetmiyorum. Zaten ekoloji hareketleri bu tarz yapıları çok sevmiyor. Daha esnek ve yatay bir araya gelişlere daha yatkın davranıyorlar.
Yüzlerce yerel oluşum giderek kendisini ülke ve dünya genelindeki ekoloji mücadelesi içinde ve onun bir parçası olarak anlamlandırıyor. Bunlar toplumdaki genel ekoloji bilinci ve ekoloji mücadelesinin politik olgunlaşması adına önemli gelişmeler.
“Halkların İklim Zirvesi önemli bir eşik olacak”
Halkların İklim Zirvesi bu açıdan önümüzdeki döneme dair önemli bir eşik olacak. Enternasyonalizmi, ekoloji mücadelesi için bu dönemde temel kurucu halka olarak kabul edebiliriz.
Kasım ayındaki zirve, teknik tartışmaların yapılacağı bir organizasyondan ibaret değil. Belém’de olduğu gibi dünya ekoloji hareketlerinin enternasyonaline dönüşebilir. Eğer altından hakkıyla kalkabilirsek, ekoloji mücadelesini de aşan önemli politik kazanımlar elde edebiliriz.