MÜZEYYEN YÜCE
Polis intiharlarının ardından emniyet teşkilatında kısa süreli bir sessizlik oluşuyor. Mesai arkadaşları arasında birkaç gün süren konuşmalar, sosyal medyada paylaşılan mesajlar ve başlatılan idari incelemeler… Ancak çoğu zaman bu süreç, olayın nedenlerine inmeden kapanıyor. Aynı birimde görev yapan personel ise kısa süre sonra yeniden aynı yoğun tempoya dönüyor; yaşanan kayıp, kurum içinde hızla geride bırakılan bir başlığa dönüşüyor.
Fakat bu “kapanma”, geride kalanlar için hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Türkiye’de emniyet teşkilatında yaşanan ölümler, yalnızca görev başındaki polisleri değil; ailelerini de geri dönülmez bir hayatın içine sürüklüyor. Kimi zaman bir telefonla gelen “intihar” haberi, kimi zaman “görev sonrası” yaşanan ani bir ölüm… Ortak nokta değişmiyor: Geride kalanların bitmeyen soruları ve yarım kalan hayatları.
35 yaşındaki başkomiserin intiharı: Mobbing iddiaları
Hakkâri İl Emniyet Müdürlüğü’nde görevli Başkomiser Mehmet Cengiz’in ölümü, ailesi için hâlâ açıklanamayan bir kırılma noktası. 12 Şubat’ta mesai saatinde kafasına ateş ederek, hayatına son veren 35 yaşındaki Cengiz, makamında değil, x-ray cihazının bulunduğu bankoda intihar etti.
O dönem gazeteci İsmail Saymaz’a konuşan ailesi, Cengiz’in mobbinge uğradığı için bu muameleyi gururuna yediremediğini düşündüklerini aktardı. İçişleri Bakanlığı, iki müfettiş görevlendirerek Cengiz’in ölümüne ilişkin adli ve idari soruşturma başlattı. Aile de mobbing iddialarına ilişkin suç duyurusunda bulundu.
Aradan geçen üç ayda başlatılan soruşturmaya ilişkin ‘gizlilik’ gerekçesiyle kendilerine bilgi verilmediğini söyleyen ölen başkomiserin ağabeyi Ertuğrul Cengiz, “Neden böyle bir şey yaptığını düşünmekten artık kafayı yemeye geldik” diyor.
Genç yaşta hayattan kopan kardeşini anlatan Cengiz’in ilk cümlesi şu oluyor:
“Neşeliydi… Evimizin neşe kaynağıydı.”
“Hiçbir bayram geçiremedik birlikte”
2017 yılında mesleğe isteyerek başlayan Mehmet Cengiz, beş kardeşin ortancasıydı. Üniversiteden edebiyat öğretmeni olarak mezun olmuş, atanamayınca ülkedeki binlerce genç gibi polisliği tercih etmişti. Ailesine göre hayata bağlı, sorunları büyütmeyen, kafasına hiçbir şey takmayan biriydi. İlk görev yeri Ankara’ydı. Yozgatlı olan aile, iki kent arasındaki mesafenin yakın olması sebebiyle daha sık görüşebilecekleri için memnundu. Ancak yoğun iş temposu birlikte geçirilen zamanları da daraltmıştı.
Ağabey Cengiz, Hakkari’ye çıkan tayin sonrası mesafenin daha da açıldığını, “Bayramlarda memlekete gelirdi. Ama bayramlara iki gün kala izinleri iptal olur, geri dönerdi. Hiç bayram geçiremedik birlikte” sözleriyle anlatıyor.
“Bizim ev her gün cenaze evi gibi, bir hayatımız kalmadı”
Kardeşinin Ankara’da bulunduğu süre boyunca amirleri ve meslektaşları tarafından sevilen, sayılan, başarılı bir memur olduğunu, hiçbir sorunun bulunmadığını söyleyen Cengiz, Hakkâri’ye tayininden sonra kendilerine ulaşan tek haberin, ‘intihar’ olduğunu söylüyor.
Cengiz ailesi için hayat artık ikiye ayrılmış durumda: önce ve sonra.
Yaşadıkları derin kaybın ardından hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını “Bizim ev her gün cenaze evi gibi. Bir hayatımız kalmadı” sözleriyle anlatan Cengiz, “Bu acının bir tarifi yok. Annem, babam ve biz kahrolduk. İntihar edecek kadar kötü olduğunu hiç hissetmedik. Uzun süren bir sorunu olsaydı anlardık” diyor.
Aile mobbing iddialarında adı geçen emniyet müdürü ile görüştü
Aile, ölümün ardından başlatılan adli ve idari soruşturmalardan ise “gizlilik” gerekçesiyle bilgi alamıyor. İddialar arasında mobbing de var. Ertuğrul Cengiz, bu iddiaları konuşmak için geçen haftalarda Hakkâri’ye gidip ilgili emniyet müdürüyle görüştüğünü söylüyor.
Cengiz, emniyet müdürü ile yaptığı görüşmeyi şu sözlerle anlatıyor:
“Kendisine mobbing iddialarını sordum. Çarşıda bir polis görüyor, kepi yok diye çağırıyor. ‘Komiserin kim?’ diyor, sonra kardeşimizi azarlıyor. Kendisi bunu kabul ediyor ama herkese aynı davrandığını söylüyor. Karakol ziyaretleri sırasında da kardeşime hakaret ettiğine dönük iddialar vardı. Onu da sordum. Kendisinin yeni göreve başladığını, sadece kardeşimin karakolunu değil, tüm karakolları ziyaret ettiğini anlattı. Kardeşimle bir sorunu olamayacağını, her memura aynı davrandığını söyledi. Tüm sorularıma yanıt verdi.”
Mobbing iddialarına ilişkin ise kesin bir yargıdan kaçınıyor.
“İntihara sürüklenen bir insanın psikolojisi nasıl fark edilmez?”
Sadece kardeşini intihara sürükleyen nedenleri merak ettiklerini belirten Cengiz’in soruları bitmiyor. 9 Şubat günü kardeşine ve bir başkomisere jandarmalar tarafından uyuşturucu operasyonu yapıldığını, bunu kardeşinin vefatından sonra öğrendiklerini belirten Cengiz, şunları söylüyor:
“Ona canı sıkkınmış. Bize bu konuya dair bir şey söylemedi. Ama keşke arkadaşları bize bilgi verseydi. Vefatın ardından arkadaşlarına son dönemde nasıldı diye sordum. İyi olduğunu söylediler. Hatta hayatını kaybettiği sabah da moralinin iyi olduğunu, bir sorun olmadığını söylediler. İntihara sürüklenen bir insanın psikolojisi nasıl fark edilmez? Neden yaptı, ne oldu düşünmekten artık kafayı yemeye geldik. Artık düşünmemeye, konuşmamaya çalışıyoruz. Hatta zaman zaman bizi bu cevapsız sorularda bırakıp gittiği için kardeşime kızarken buluyoruz kendimizi. Allah kimseye vermesin, çok zor bir acı.”
“Giden gittiği ile geride kalan da yalnızlığı ile kalıyor”
Bir diğer kırgınlıkları ise yalnızlık hissi. Aile, cenazeye ve sonrasına dair ilgisizliği unutamıyor. Cenazeye hiçbir devlet erkanının katılmadığını altını çizen Cengiz, “Kardeşim bu devlete 9 yıl hizmet etti. Devlet erkanından kimse cenazeye gelmedi, kimse aramadı. Sadece Yozgat İl Emniyet Müdürü taziyeye katıldı. Hiçbir mi kimseye iyiliği dokunmadı, hiç mi değer görmedi. Bu yalnızlık hissi de unutulmuyor. Giden gittiği ile geride kalan da yalnızlığı ile kalıyor” diyor.
Ahmet Yasin Demirkıran: “Göz göre göre gelen bir ölüm”
Bir başka hikâye ise bir “intihar” değil, ama aileye göre göz göre göre gelen bir ölüm.
Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğü’nde görevli polis memuru Ahmet Yasin Demirkıran, 6 Kasım 2022 gecesi bir futbol maçı görevlendirmesinden döndükten sonra geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. 38 yaşındaydı; evli ve iki çocuk babasıydı. Ailesine göre bu ölüm, ani bir sağlık sorununun değil, yıllar içinde biriken yorgunluğun ve kalp hastalığına dair verilen sağlık raporuna rağmen üst üste verilen görevlendirmelerin kaçınılmaz sonucuydu.
“Eşimin mesleğe bakışı tercih değil, bağlılıktı”
Gümüşhaneli bir ailenin çocuğu olan Demirkıran, henüz 18 yaşındayken polis okuluna girerek iki yıllık eğitimin ardından 20 yaşında göreve başladı. Eşi Feray Demirkıran ile 2004 yılında İstanbul’da tanıştı. O dönemde İhlas Haber Ajansı’nda gazetecilik yapan Feray Demirkıran ile kısa bir süre sonra evlendiler. 18 yıl boyunca görev gereği birlikte ülkenin birçok kentini dolaştılar. Eşinin mesleğe bakışını “bir tercih değil, bir bağlılık” sözleriyle anlatan Feray Demirkıran, zaman zaman “Mesleği bırak, bu ülkeden gidelim” taleplerine eşinin “Asla ülkemi terk etmem” diye karşılık verdiğini söylüyor.
Ancak yıllar içinde bu bağlılık, ağır bir yük haline geldi.
“İki yılda 33 ek görev yazıldı, haftalarca izinsiz çalıştırıldı”
2017 yılında Demirkıran’a kalp rahatsızlığı teşhisi kondu. Sağlık kurulundan yüzde 54 engel oranıyla “C dilimi” raporu aldı. Emniyet Teşkilatının Sağlık Yönetmeliği’ne göre polislik yapabilirdi, ancak eylem, yürüyüş ve maç gibi ek görevlere gönderilmemesi gerekiyordu.
Aileye göre bu kural kâğıt üzerinde kaldı.
Son görev yeri olan Kocaeli Emniyeti’nde iki yılda 33 ek görev yazıldı. Haftalarca izinsiz çalıştırıldı.
“Son görev, ölümünden sadece saatler önceydi”
5 Kasım 2022’de bir futbol maçına gönderildi. Eve döndüğünde yorgundu. Dinlenmek istedi. Ardından kısa bir süreliğine aşağı indi. 5-10 dakika sonra kapının çaldığını ve komşularının geldiğini söyleyen Demirkıran, “Komşumuz, ‘Ahmet Yasin abi kötü oldu’ dedi. Aşağı indiğimde hareketsizdi. Tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı” diyor.
“Önce şehit dediler, sonra geri aldılar”
Asıl mücadele ölümden sonra başladı.
Cenazesi resmi törenle kaldırılan Demirkıran’ın, ilerleyen süreçte resmi olarak “şehit” sayılmadığı ortaya çıktı. Aile, Demirkıran’ın ölümünün görevle bağlantılı olduğunu savunarak şehitlik hakkı için başvurdu. Emniyet kayıtlarında da ek görevler yer alıyordu. Ancak ilk başvurular reddedildi. Üç yıl süren hukuk mücadelesinin ardından Ankara İdari Mahkemesi, ölüm ile çalışma koşulları arasında bağ kurarak şehitlik hakkını tanıdı.
Aile için bu karar, bir nebze olsun “anlaşılmış olma” duygusu yarattı.
Bu kararın ardından aileye şehit maaşı bağlandı. Öğretmen olan eşi Feray Demirkıran da şehit yakınlarına tanınan istihdam hakkından yararlanarak öğretmen akademisine başladı ve bu kapsamda Kocaeli’nden Sivas’a taşındı.
Ama bu karar da uzun sürmedi.
SGK’nın itirazı üzerine istinaf mahkemesi 11 ay sonra kararı bozdu.
Bu karar yalnızca bir unvanın kaybı değil; aynı zamanda ekonomik ve sosyal hakların da geri alınması anlamına geliyor. Eşinin kaybından sonra geride kalan iki çocuğuyla bir hayat kurmaya çalıştığını belirten Demirkıran, “Biz yıllardır eşimin yokluğuna dayanmaya çalışırken bir de hukuk mücadelesi veriyoruz. Benim eşim son nefesine kadar devlete hizmet etti. Ölümüne çalıştı. Sonunda da hayatını kaybetti. Şimdi bize siz şehit ailesi değilsiniz diyorlar. O zaman neden 11 aydır şehit ailesiydik biz. Neden ilk derece mahkeme ölümle çalışma koşulları arasında illiyet bağı var dedi. Ben şimdi 43 yaşındayım. Ne yapacağım” diye soruyor.
“Geride kalma hissi yoklukla mücadele demek”
Geride kalma hissinin ‘yoklukla mücadele’ olarak niteleyen Demirkıran, eşinin ardından devam eden hayatı şu sözlerle anlatıyor:
“O yokluk öyle derin, öyle büyük ki hiç geçmiyor. Onu çok özlüyorum. Özlediğim zamanlar eski mesajlaşmalarımıza, eski videolarımıza bakıyorum. Çocuklarımla verdiğim hayat mücadelesi içinde bir de senin eşin şehit değil diyorlar. O zaman neden eşime sağlık raporuna rağmen o kadar görev yazdılar. En zoru da bu yalnızlık hissi.”
“Geride kalanlar için zaman ilerlemiyor”
Bu bölümde aktarılan iki ayrı ölüm hikâyesi, emniyet teşkilatında yaşanan kayıpların münferit olaylar olmanın aksine sistemin işleyişine dair daha derin ve ortak sorunlara işaret ettiğini gösteriyor. İster intihar, ister görev sonrası gerçekleşen bir ölüm olsun, her iki vakada da dikkat çeken ortak nokta; süreçlerin yeterince aydınlatılamaması, ailelerin bilgiye erişimde zorlanması, yalnızlık ve yaşananların çoğu zaman kapalı kapılar ardında kalması. Geride kalanlar için ise zaman ilerlemiyor; kayıpla birlikte başlayan belirsizlik, yalnızlık ve adalet arayışı yıllar boyu devam ediyor.
YARIN: Emniyette son 10 yılda yaşanan yapısal dönüşümü eski bir emniyet müdürünün anlatımıyla inceleyeceğiz.