Akşener'den Gezi kararı tepkisi: Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet

İYİ Parti lideri Meral Akşener, "Bugün vatan topraklarımız, türlü yağmanın ve peşkeşin içinde, parsel parsel satılıyor. İktidar, iktidarda kalabileceği her bir gün adına, kapalı kapılar ardında, Anadolu’yu rehin ediyor" dedi.

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada altılı masa ile ilgili olarak şu ifadeleri kullandı: "Siyasette durduğumuz yerler farklı. Vaatlerimiz farklı. Gündem karşısında aldığımız tavırlar farklı. Hatta çoğu zaman, söylemlerimiz de farklı. Ama tüm farklılıklarımıza rağmen, Türkiye için ortak görüşlerimiz var."

Akşener konuşmasında Gezi davası kararlarını eleştirerek şunları söyledi:

"Aradan geçen 9 yılın sonunda, geldiğimiz noktada; Bugün, milletimizin her bir ferdinin, çeşitli bahaneler ve keyfi kararlarla, düşman ve hain ilan edildiği; siyasetin, farklılıkların ve her türlü düşüncenin, bir fare tuzağına hapsedildiği; millet ve memleket soyulurken, garibanın, kuru ekmeğe mahkum edildiği; adına da, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi denilen, bir istibdatın içindeyiz.

Ama bilinmelidir ki; hiçbir gayrimeşruluktan, yasallık türetilemez. Akıl ve vicdan sahibi, hiçbir Türk evladı, istibdata boyun eğmez. Şanlı tarihimizin, her dönemi, “Yaşasın Hürriyet, Kahrolsun istibdat!” diye haykıran, cesur vatan evlatlarıyla doludur.

Nitekim dün, “Saray Tiyatroları” eliyle galası yapılan, Osman Kavala davası, toplum vicdanına ve millet varlığına hançer vuran, binlerce yargı trajedisinden, sadece bir tanesidir. Yasama ve yürütmenin yanında, yargı yetkisinin de, saraydaki şımarıkların, nargile masalarına çerez edildiğinin, bir başka önemli kanıtıdır.

Sayın Erdoğan, aklınca, aylarca üst perdeden beylik laflar ettiği, rahip Bronson davası ile, neredeyse kendisini, savcı ilan ettiği, Kaşıkçı davasında, milletin yargı egemenliğini, alenen ve utanmadan satmasının, sadakasını vermiştir.

İşte o nedenle bugün, meselemiz, Osman Kavala değildir.

Çünkü Osman Kavala, mevcut yasalarla, zaten aklanmış, mahkeme bile bunu kabul etmiştir.

Bugün meselemiz; milletimizin her bir ferdinin, kısıtlanamaz, devredilemez, engellenemez temel haklarının, hürriyetlerinin, insanca yaşama arayışının, ve buna dair umut ve hayallerinin elinden alınmasıdır.

Bugün meselemiz; istibdat karşısında, hürriyet için dik durabilme meselesidir.

Çünkü, 1908’de istibdata karşı koyan ruh neyse, Gezi de odur. 31 Mart’ta, meşrutiyeti yıkmaya kalkışan darbecilerin, karşısında duran irade neyse, Gezi de odur. Demokrasi için seferber olan, o günün Türk Gençleri neyse, ağacına, parkına ve heykeline sahip çıkan, Gezi’deki Türk Gençleri de odur.

Her devirde, bu vatanın; Bekçiliğini yapacak gençleri de olacak. Vahdettin’lerin karşısına dikilecek, Mustafa Kemal’leri de olacak.

Topçu Kışlası hayallerine kapılanların karşısında, dimdik duran çapulcuları da olacak.

İşte o nedenle buradan, bir kez daha ilan ediyorum: Parola vatan, işareti namus! Kahrolsun istibdat, kahrolsun zulüm! Yaşasın hürriyet, adalet, müsavat ve meşveret!"

ÜÇ UNSUR

Millet, Vatan ve Egemenlik! Bu üç unsur bir araya gelmezse, ortada milli bir devlet de yoktur. Bu üç unsur, millete ait ve millete dair olmazsa, orada bağımsızlık, refah ve milli gurur yoktur. Yalnızca, devlet aygıtını gasp etmiş çeteler vardır. Bugün milli birliğimiz, Ak Parti iktidarı eliyle, gün be gün zayıflatılıyor. İnsanlarımız gün be gün, ayrıştırılıyor, kutuplaştırılıyor. Sevginin yerine nefret, saygının yerini öfke ekiliyor. Sınırları eleğe, memleketi de hendeğe çevirip, milletimizin kendi vatanında yabancı hissetmesi isteniyor. Üstelik tüm bunlar, bir tek adamın iktidarı sürebilsin diye, gözümüzün içine baka baka yapılıyor. Bugün vatan topraklarımız, türlü yağmanın ve peşkeşin içinde, parsel parsel satılıyor. İktidar, iktidarda kalabileceği her bir gün adına, kapalı kapılar ardında, Anadolu’yu rehin ediyor.

Nitekim; dünün duyun-u umumiye memurları, bugün artık, Varlık Fonu'nda, TOKİ’de, Merkez Bankası’nda ve Hazine’de geziyor. Bugün milli egemenliğimiz, saraydaki bir şen azınlık, varaklı koltuklarında oturmaya devam edebilsin diye, parçalanıyor, pazarlanıyor. Kime şirin görünmek istiyorlarsa, ona yaranmak için, devletin yetkilerini açıkça, hiçbir ar duygusu göstermeksizin satıyorlar.

Kimi zaman, Meclisimizden gasp ettikleri, kanun yapma yetkisini, kimi zaman idare yetkisini ve kimi zaman da en son örneğini Kaşıkçı davasında gördüğümüz, yargı yetkisini, müflis tüccarın, evini barkını satması gibi, nereden 3 kuruş alacaklarsa, ona satıyorlar. Büyük Türk Milleti! Bugün büyük, derin ve kronikleşmiş bir devlet krizinin içerisindeyiz. Öfkemizi de, umutlarımızı da, beklentilerimizi de, kırgınlıklarımızı da, milli devletimizi, yeniden tesis etmek, hukuk ve adaleti, tek parola yapmak, demokrasiyi tam ve kâmil olarak sağlamak için, kullanmak mecburiyetindeyiz.

Dün, 1920’lerin tarihsel eşiğinde, önümüzdeki imtihan buydu. Nitekim bugün de önümüzdeki imtihan budur. İşte 6 siyasi parti olarak, buluşmamızın ortak noktası da tam olarak budur. Siyasette durduğumuz yerler farklı. Vaatlerimiz farklı. Gündem karşısında aldığımız tavırlar farklı. Hatta çoğu zaman, söylemlerimiz de farklı. Ama tüm farklılıklarımıza rağmen, Türkiye için ortak görüşlerimiz var.

Mesela; bu ucube sistemin, Türkiye’yi taşıyamaz olduğu konusunda, fikir birliğine sahibiz. Mesela; Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’in esasları hakkında, fikir birliğine sahibiz. Mesela; rantı, yolsuzlukları, hırsızlıkları engellemek için, Siyasi Ahlak Yasası çıkarılması konusunda, fikir birliğine sahibiz. Mesela; Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunda, fikir birliğine sahibiz. Mesela; Siyasetteki nefret dilinin sonlandırılıp, istişare kültürünün tesis edilmesi konusunda, fikir birliğine sahibiz. Mesela; demokrasinin işletilmesi, Türkiye’nin bir hukuk devleti olması ve kuvvetler ayrılığının tesis edilmesi konularında, fikir birliğine sahibiz. Bu vesileyle buradan, başta, ev sahipliği yapan Sayın Gültekin Uysal olmak üzere, toplantıya katılan Sayın Genel Başkanlara, huzurunuzda bir kez daha, teşekkür etmek istiyorum. Allah bizleri milletimize karşı utandırmasın.

23 Nisan’ın “Çocuk Bayramı” olarak kutlanması, Atatürk’ün çocuklara verdiği değerden kaynaklanır. Çünkü ulusal egemenlik hedefi, ancak ve ancak, millî şuurun, nesilden nesile aktarılmasıyla mümkündür. Yani milletçe, çocuklarımıza değer vermemizle mümkündür. Peki çocuk kimdir? Hep gülsün, mutlu olsun istediğimiz, merak duygusunu ateşleyerek, öğrenmesine rehberlik ettiğimizdir. Ezber bilgileri, zihnine sıkıştırmak yerine, bilgi üretmesine yardımcı olduğumuzdur. Zorlandığında kolayı gösterdiğimiz, üzerinden sorumluluklarını aldığımız değil, kendi ayakları üzerinde durabilmesi için, cesaretlendirdiğimizdir. Çocuk, ülkemizin geleceğidir...

İşte, Atatürk, daha o yıllarda, çocuklarımızın, ne kadar önemli ve değerli olduğunu gördüğünden, tarihte ilk kez, yalnızca çocuklara özel bir günü, Meclisimizin kuruluş günüyle özdeşleştirmiş, bayram olarak kutlanmasını istemiştir. Nitekim Atatürk, bu vizyon doğrultusunda; “Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek, hepimizin insanlık görevidir.” demiştir. “Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmal. Onlar her koşulda, yetişkinlerden daha özel ele alınmalıdır.” demiştir. “Çocuk sevgisi, insan sevgisi için bir ihtiyaçtır.” demiştir.

Peki bugün, Gazi’nin, daha 1920’lerde ortaya koyduğu, o vizyonun neresindeyiz? TÜİK’in, “5’inci Çocuk İşgücü Araştırması” sonuçlarına göre, Türkiye’de bir ekonomik faaliyette çalışan, 5-17 yaş grubundaki çocuklarımızın sayısı, 720 bin. Okulunu terk etmek zorunda kalan çocuklarımızın sayısı da, maalesef azımsanmayacak kadar fazla.

Yüzde 78’i kayıt dışı çalışan, adlarına “çırak” diyerek, sorumluluktan kaçtığımız, 2 milyona yakın çocuğumuz var. Bunun da yanında, okula devam ettiği halde, makul bir gelecek kurmaktan yoksun bırakılan, öğrenmesi ve gelişimi, ihmal edilmiş çocuklarımız var. Peki ya çocuk gelinler? TÜİK’e göre, son 10 yılda, 381 bin 418 kız çocuğumuz evlendirildi. Mendil kapmaca oynamak yerine, mendil satan, oyuncak bebeği yerine, kendi bebeğiyle oynayan çocuklarımız var. Ve ne acıdır ki; cinsel, fiziksel ve duygusal istismardan, koruyamadığımız çocuklarımızın sayısı, son 10 yılda, 700 kat artmış…

Bugün Cumhuriyetimizi kuran iradenin, çocuklarımıza dair koyduğu o vizyonun, işte bu kadar uzağındayız.1921 yılında, Çocuk Esirgeme Kurumu’nu kurarak,savaşta babasını, ailesini kaybetmiş, yetim çocuklarımıza, kol kanat geren, o kapsayıcı devlet anlayışının, işte bu kadar uzağındayız. Bugün maalesef, Atatürk’ümüzün çocuklarımıza verdiği değerin, işte bu kadar uzağındayız!

“Ülkemiz, 4 işlemi bile bilmeden, ekonomi yöneten bir çapsızlığın vesayetinde, perişan oluyor”

Bay Kriz ve arkadaşlarının, ülkemizi içine düşürdüğü ve her geçen gün daha da derinleşen ekonomik kriz; milletimizi, 100 liralık bakkal çekine muhtaç ediyor. Poz meraklısı, liyakatsiz kadroların elinde milletimiz her gün çile çekiyor. Geometri kitabı yazmış, hatta geometri terimlerini Türkçeleştirmiş, bir başöğretmenin kurduğu ülkemiz, 4 işlemi bile bilmeden, ekonomi yöneten bir çapsızlığın vesayetinde, perişan oluyor.

Patolojik bir vaka hâline gelen, bu yönetim anlayışının; artık ne milletimize, ne de memleketimize verecek, hiçbir şeyi kalmadı. Hal böyle olunca da; Bay Kriz ve arkadaşları, saçmalama konusunda, birbirleriyle yarışır hale geldi. Mesela; memleketin okumuş gençleri, her fırsatta iteklenip, akın akın, yurtdışına gitmek zorunda bırakılırken; Ulaştırma Bakanı çıkıp, “Bugün yurtdışına, mühendis ihraç eden bir konuma geldik.” diye övünüyor."

Yani, görevleri gençlerimize iş fırsatları, girişimcilik imkanları oluşturmakla görevli olanlar; ülkesini terk etmek zorunda kalan, okumuş evlatlarımıza zerre utanmadan “ihracat”diyor. Sorumlulukları, gençlerimize, hayallerini özgürce gerçekleştirecekleri bir ülke sunmak olanlar; beyin göçünü engellemek yerine, gençlerimiz memleketten gitsin diye, ellerinden geleni yapıyor.

Üstelik, bu sözüm ona ihracat patlamasıyla övünürken, bir yandan da, ithalatta rekora koşuyorlar. Ne mi ithal ediyorlar? Sığınmacı… Mühendis ihraç edip, çoban ithal ediyorlar. Doktor ihraç edip, maraba ithal ediyorlar. Kendi gençlerini yoksulluğa mahkûm edenler, kendi ülkelerini mülteci kampına dönüştürüyorlar.

Üstelik, bu sözüm ona ihracat patlamasıyla övünürken, bir yandan da, ithalatta rekora koşuyorlar. Ne mi ithal ediyorlar? Sığınmacı… Mühendis ihraç edip, çoban ithal ediyorlar. Doktor ihraç edip, maraba ithal ediyorlar. Kendi gençlerini yoksulluğa mahkûm edenler, kendi ülkelerini mülteci kampına dönüştürüyorlar.

Politika Haberleri