Düzen sizi de kullanıp atar, fazla kaptırmayın kendinizi

AKP iktidardan gittiğinde, ne bu gazetecilik tahayyülü değişecek, ne de toplumun hakikat ile bağını güçlendirmeye dair bir refleks sabık ana akım medyada ortaya çıkacak. Tubalar Kübralar, medya sektörüne girmeye ve kalmaya devam edecekler.

ÇİLER DURSUN *

Kahramanmaraş depremi, her büyük afette, her toplumsal olayda olduğu gibi, sabık Türkiye ana akım medyasını yeni bir sınava almıştır. Bu sınav, toplumsal sorumluluk ve toplumun genel yararı ilkesinden ne kadar uzaklaştıklarını kavramamız için acı bir vesiledir aynı zamanda. Ya da gazeteci kimdir, nedir ne değildir ayrımını yapmamız için bir fırsattır.

Ana akım medyanın, kapitalist bir düzende sermaye sınıfının ve onun seçkinlerinin aygıtı olduğu ikiyüz elli yıldır bilinir. Bu medyanın aynı zamanda otoriter rejimlerin aygıtı olduğu da yüzyıl boyunca bütün dünya ülkelerinde deneyimlendi.

Ana akım medyanın bir dönem varoluş zeminini sağlayan toplumsal sorumluluk anlayışı, kurmaca bir toplumun genel yararı doğrultusunda, burjuva dünyasını ve değerlerini konsolide eden liberal bir anlayıştır hiç kuşkusuz. Bununla birlikte, özellikle olağandışı zamanlarda ve olaylarda, tam da burjuvazinin ihtiyaç duyduğu bu konsolidasyonu yapmak adına, daha çok parlatılan bir anlayıştır.

İktisadi, siyasi, toplumsal bunalım dönemlerinde, sınıf mücadelesine yol açacak çelişkilerin faş edilmemesini sağlamak adına işlevi vardır. Yani esasında budur, bundan fazlası değildir medyanın sahip olması gereken asgari “toplumsal sorumluluk” anlayışı.

Gelgelelim toplumsal da, kendini sürdürebilmek açısından özellikle bunalımın altında ezildiği anlarda, hemen herkesin kendisiyle benzer koşullarda ve duyguda savruluyor olduğu bilincine ihtiyaç duyar, ki kendisini anomaliden koruyup sürdürebilsin. Toplumsal sorumluluk ilkesine göre yapılan haberler, böylesi bir avuntuyu verir kitlelere. Kanayan yararının üzerine çekilen yara bandıdır. Toplumsalın mevcut haliyle değerli olduğunu ve kendisini sürdüreceğini, her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini tekrarlayan bir avuntu türküsüdür.

Türkiye’de sabık ana akım medya uzun zamandır toplumsal sorumluluk ilkesini bir kenara bırakan bir yayıncılık yapmaktadır. Bu bilinmeyen bir şey değildir. Gelip geçen siyasal iktidarlara, sanki bu iktidarlar hiç değişmeyecekmiş gibi bütün çıkarlarını bağlamak ve dönemin kaymağını yemek konusundaki ilk deneyimlerini, tarihsel olarak ne AKP iktidarında ne de ANAP- Özal iktidarında yaptılar; Menderes- DP iktidarında yaptılar. Türkiye ana akım medyasının bu çıraklık döneminde yeşeren “yanlama bilinci”, yeni sağcı Özal’ın döneminde güçlenmiş, AKP döneminde ise ustalık düzeyine gelmiştir. Öyle ki, medya sahiplerinin sınıf çıkarıyla kendi sınıf çıkarı arasındaki büyük farkı göz ardı ederken, gazeteciler, toplumun hakikat ile olan bağını koparacak kadar fütursuz hareket ederek, tarihsel kimliğine pek de ihtiyacı kalmadığını da ilan etmiştir: Ana akım gazeteci, uzun zamandır, toplumun genel yararının ve iyisinin değil, kişisel yararının ve iyisinin peşindeki mesnetsiz bir aktördür. Dünyanın bütün medyalarında bu böyledir. Yalnız dünya ekonomisine yön veren ülkelerde ve o toplumlarda bunu gayet dolaylı, örtük ve incelikli yaparken; Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkelerde ise doğrudan, açıkça ve kaba saba biçimde yapar.

Gazeteciler Türkiye’de korunaklı villa evlerin bulunduğu muhitlere ilk yerleştiklerinden itibaren, aslında kendi kökeninin de dayandığı emekçi sınıflarla “toplumsal sorumluluk” anlayışı aracılığı ile zayıf biçimde kurdukları bağlarını da bir kenara atmaya başlamışlardır. Bu , toplumsal gerçeklikle de yaşamın hakikati ile de kurulan bağın bir kenara atılmasıdır esasında. Güç, varsıllık, nüfuz ve konfor alanlarını yaratmak ve korumak uğruna, bu topluma söylemedikleri ve anlatmadıkları gerçeklikler vardır ve bugün yaşananlar bütün sabık ana akım gazetecilerin sorumlu olduğu bu geçmişin bir sonucudur. Ana akıma “kapak atmış” yeni muhabirliğe başlayan gazetecilerin gelecek tahayyülünde, korunaklı site içindeki bir villa, yurtdışında tatil, özel okulda çocuklarının eğitim görmesi ve elbette medyada sadece siyasal partilerin, liderlerin itibar ettiği narsistik bir varoluşa kavuşmak dışında bir şey kalmış mıdır artık emin değilim.

Tuba Södekoğlu’nun depremden yeni kurtarılmış bir insanın kendi derdini, gerçeğini ifade etmesine izin vermeyen sakil haberciliğinin arkasında, Kübra Par’dan ya da yayın yönetmeninden o anda aldığı talimat yoktur sadece. Muhabirler için o talimat, muhtemelen dolaylı biçimde, çalıştığı medya grubunun sahibinden gelmiştir. Ancak daha da beteri, kendini gazeteci olarak yirmi yıl sonra görmek istediği ya da göreceğini umduğu ve yukarıda söz ettiğim yaşam tahayyülünden gelmiştir o talimat. Topluma karşı sorumlu olmayı hiçleştiren bu tahayyül ise, Tuba Södekoğlu’nun o anda icat ettiği bir şey değildir. Bu tahayyül, Özkök’lerin, Barlas’ların, Altan’ların, Ilıcak’ların, Cemal’lerin ve adını burada sayamayacağımız kadar çok sayıdaki sağ ve “sol liberal” köşe yazarı kalemşörlerin, bir dönemin medya ortamında güle oynaya elbirliği ile kurdukları bir tahayyüldür.

Dün bu tahayyülün sonucu olan ayıplı gazeteciliği bir kez daha gördük. Bu ne sadece düşünce ve ifade özgürlüğünün canına ot tıkamış sansürcü bir rejimin sonucudur ne de Tuba Södekoğlu gibileri üzerindeki patron baskısıyla tek başına açıklanabilir. Bu, toplumsal sorumlulukla bağını göstermelik olarak bile alıkoyamayan, mesleğinin tarihsel anlamının farkına varamamış zayıf bir figürün gelecekteki yaşamı muhayyilesinin bir sonucudur.

Bu muhayyilenin, siyasal iktidar değişse bile devam edecek olması gerçeği ile yüzleşelim. AKP iktidardan gittiğinde, ne bu gazetecilik tahayyülü değişecek, ne de toplumun hakikat ile bağını güçlendirmeye dair bir refleks sabık ana akım medyada ortaya çıkacak. Tubalar Kübralar, medya sektörüne girmeye ve kalmaya devam edecekler. Hakikati iktidara kurban edecek medyacılara şimdiden söyleyelim, bilsinler: Düzen sizi de kullanıp atar, kendinizi fazla kaptırmayın.

* Prof, Dr / Ankara Üniversitesi iletişim Fakültesi

Konuk Yazar Haberleri