İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor

Bugün deprem dirençli kentler oluşturmak zor ve maliyetli süreç kuşkusuz ama imkansız değil, yapılamaz değil. Bir tercihten ibaret… Ya sermayeden ve ranttan yana ya da halktan ve adaletten yana bir tercihten ibaret… Ya siyasi ikbalden ve ihtiyaçtan yana ya da hayattan ve hakikatten yana bir tercihten ibaret…

ESAT AYDIN


Bugün 8 Şubat, tam bir yıl önce 8 Şubat sabaha karşı Hatay’daydım.
Bu yıl 6 Şubat 4.17’de ise elimde karanfil köprübaşına yürüdüm.

Yürüdüğüm o yollar, Maraş, Hatay, Adana, Malatya, Kilis, Adıyaman, Gaziantep, Osmaniye, Diyarbakır, Şanlıurfa, Elâzığ… artık neredeyse silinmiş, dümdüz ve hafızasız bir coğrafya…
Çünkü yıkılan sadece binalar değil; yaşamlar, anılar, tarih ve gelecekti.

Yıkımın yoğunluğu, büyüklüğü tartışılmazdı evet ama; bir onarılmazlık eşiği de yoktu.
Evet, 6 Şubat’ta deprem oldu belki ama; depremden geriye ne kaldıysa onun fişini çekmek iktidarın marifetiyle oldu.

Kuşkusuz Van, Elâzığ, Malatya, İzmir gibi depremlerden ders çıkarmış 20 yıllık iktidarın hazırlıklı bir afet koordinasyonu, bir devlet organizasyonu olsaydı, bu depremde ne bu kadar insanımızı yitirecek ne de sonrasında katlanarak, karmaşıklaşarak büyüyen bir acılar yekunu olacaktı.

Biliyoruz ki; Afad’ın Ulusal Deprem Strateji Eylem Planlarında açık şekilde ifade edilenlerin, depreme karşı dirençli kentler konusunda yapılması gerekenlerin tamamı bu iktidar döneminde kağıt üzerinde kaldı.
2011 yılında hazırlanan bu plana göre çoğunluğu 2017 yılında tamamlanmak üzere 2023 yılına kadar tüm binaların envanter çalışmaları tamamlanacak ve tüm yapılar depreme karşı dirençli hale getirilecekti.
Ama yapılmadı.
Çünkü 6 Şubat’tan önce, tüm ülkede yapılan deprem tatbikatının bir gösteri ve kahramanın şovmen bir İçişleri Bakanı olduğunu gördük.
Çünkü o bakanın kılavuzu da başka bir bakandı.
Tarım Bakanı, İzmir depreminde enkazın altında can derdinde bir çocuk varken enkazın üzerinden kameralar eşliğinde şov yapıyordu. O günlerde o gösterilerde endişelenenler olarak 6 Şubat’ta yıkılan bizdik.

Murat Kurum ağzından kaçırmasa 130 binden fazla yurttaşımızı yitirdiğimizi bilmeyeceğimiz o gün; yaklaşık 14 milyon kişi depremden etkilendi., yüz binlercesi yaralandı.

Ve bir de kayıplar var. 140’a yakın kayıp kişinin akıbetini soruluyor. En az 38 çocuk kayıp ve nerede kimse bilmiyor…
Hatırlar mısınız bilmiyorum, depremden 3 ay sonra Hollanda’nın Maastricht kentinde, 5 yaşında yalnız bir çocuk bulundu ve 6 Şubat depremlerinden kurtulup orada olduğu haberleştirildi! Böyle bir şey nasıl mümkün oldu?
Dahası bir yıl dolduğu için artık bulunamayan herkes kayıp statüsünden çıkarılacak. Peki, çocuklar nerede?

Diğer yandan;
Yaklaşık 40 bin bina yıkıldı, 300 binden fazla bina ağır hasar aldı. 2023 Meclis Deprem Araştırma Komisyonu'nun raporuna göre depremlerin toplam maliyeti Türkiye'de 148 milyar dolar oldu.
Bu, Türkiye'nin 2023 GSYH’sinin %9'u demek. Deprem sonrası 2 milyondan fazla kişi barınma sorunu yaşarken en az 5 milyonluk bir göç dalgası yaşandı.
ILO verilerine göre 658 bin çalışan geçim olanaklarını kaybetti.

Geçim olanaklarını kaybetmeyen tek kurum Kızılay oldu; krizi fırsata çeviren, mal bulmuş mağribi gibi davranan Kızılay başkanı çadır ve gıda malzemesi satarak bizi utandırdı, kendi utanmadı.
Gazeteci Alican Uludağ’ın haberi gösterdi ki 6 Şubat depremleriyle ilgili şimdiye kadar 461 kişi hakkında dava açıldı. Ancak bu kişiler arasında tek bir kamu görevlisi bulunmuyor. Yani devlet de bu yıkımdan zerre sorumluluk duymadı, hiç utanmadı.

Evet, 6 Şubat oldu; ama iktidar için şov devam ediyordu.

Müsebbibi olduğu sorunları, sömüren, avutan, manipüle eden, yanıltan vaatleriyle çözeceğini iddia eden iktidar, OHAL kararnameleriyle hukukun esaslarını ve bilimin tüm yerleşik doğrularını umursamadan bir bezirgân gibi siyasal umut pazarlarken bir yıl geçti.

Depremin yarattığı yıkımı katmerleştirirken, ülke kaynaklarını kendiyle iltisaklı sermaye çetelerine savururken seçim odaklı rant projelerini bir bir hayata geçirmekten çekinmedi.

Bir yıl geçti.
Seçimlerde aşındırılan eşitsizliklerle yeniden oturulan koltuklarda halk için işlevsiz ve beceriksiz yönetime şahitlik ettik.
İktidarın siyasi kaygılarının insani kaygıların, devlet aklının toplumsal yardım ve dayanışmanın önüne geçtiğine şahitlik ettik.

Bir yıl geçti.
Bugün hala temel sağlık, barınma, beslenme, eğitim ve güvenlik ihtiyaçları karşılanmamış yüzbinler var.

Bir yıl geçti.
Bugün AFAD dahil tüm devlet kurumlarının, kadrolarının siyasallaşmış hali hala koordinasyonsuzluk yaratırken, algıyı yönetmeye çabası yüzbinlerce yurttaşı ciddi bir değersizleştirme ile karşı karşıya bıraktı.

Bir yıl geçti.
Depremin aldığı sayısız (belki de 130 binden fazla) kayba, bölgede artan kırılganlığa ek olarak; kendinden olmayanı dışlayarak, dahası ezerek şiddetlendiren iktidar, yaşamı kaçınılmaz olarak daha da zorlaştırdı.

Tüm ülkeyi sarsan bu depremin açıkça gösterdiği şu ki; siyasal otorite, başta deprem bölgesi olmak üzere hepimiz için daha iyi bir yaşam vaat etme kapasitesini de kaybetmiş durumda.
Depremin öldürmediği insanları soğuklara, hastalıklara, sellere, çadır ve konteynır yangınlarına velhasıl korkunç ölümlere onların siyasal düzenlerinde kurban verdik.

6 Şubat sonrasının her adımı otoriter iktidar pratiğinin ürünü kararnamelerle atılırken, deprem bahanesiyle hukuk zorbalıklarıyla dayatılan, mülksüzleştirme düzenlemeleri bir bir hayata geçiriliyor.
Her bir çalışma hala bir garabet, belirsizlik ve bilinmezlikle yürütülüyor.

Yeniden kurulacağı söylenen yerleşim alanları, iktidar iltisaklı inşaat çeteleri üzerinden sermaye aktarımı hedefiyle, yer seçiminden inşaat kalitesine kadar bilimsel hiçbir veri, uyarı esas alınmadan, sağlıklı ve güvenli yapılaşma mantığı gözetilmeden kuruluyor.

Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’nde kamu kurum ve kuruluşlarına ve özel mülkiyete tabi tüm taşınmazlar için Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına acele kamulaştırma yetkisi verildi.
Bu durum, deprem bölgesinde halka ait arsa, arazi ve tarlaların kimlerin çıkarları doğrultusunda ”gasp” edileceğini, halkın geçimi ve geleceği demek olan toprakların kimlerin çıkarları doğrultusunda “müsadere” edileceğini gösteriyor.
Öyle ya; mekân, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişim sürecinde bir meta üretim alanı olarak dönüşüyor. Yani iktidar neo-liberalizmin amentüsüne harfiyen uyuyor.

Son yirmi yılda Türkiye ekonomisinde yaşananlar, kapitalizmin kentteki eşitsiz gelişimini acayip noktalara getirdi. Verili birikim sürecinin öne çıkardığı sermaye grupları, sektörler, alt dalları ve onların yatırım kıstasları, sürekli kârlı yerler bulma gereksinimi şu an yaşadığımız sorunlu halin temeli.
Bugün yine depremle karşımıza çıkarılan mekânsal dönüşüm, doğanın talanı bambaşka bir kaos yaratıyor. Her şey sermayeye feda ediliyor.
Bugünlerde özelde deprem coğrafyasında genelde tüm ülkede gördüklerimiz, yaşadıklarımız Naomi Klein'ın Şok Doktrini kitabında anlattığı “felaket kapitalizmini” kristalleştiriyor.
İktidar Klien’i doğruluyor. Depremin yıkıcı gücünü, yarattığı şoku ranta tahvil ediyor. İktidar tüm bileşenleriyle afetleri yeni bir kâr kapısı olarak görmekle değerlendirmekle kalmıyor, tüm politikalarıyla aynı zamanda yeni felaketler de üreterek, siyasi ve iktisadi ikbalini felaket ekonomisi üzerine inşa ediyor.
Oysa unutulan şey “doğayı itip kaktığımız bir dünyadan doğanın bizi çok daha büyük bir güçle bir kenara savurduğu bir dünyaya geçtiğimiz gerçeği.”

Deprem coğrafyasında bugün tanık olduğumuz her şey; inşaat merkezli sermaye birikimi anlayışını, iktidarla iltisaklı inşaat çetelerinin bütünleşik yapısını, türedi zenginlerin, siyasilerin, bürokratların çıkarlarının kamusal çıkarlarla yer değiştirdiğini gösteriyor.
Yani meselenin otoriter ağızların ürünü olan “yüzyılın felaketi” veya “kader planı” değil, sermayenin olduğu anlaşılıyor.
Burada yaşanan her şeyi incelediğinizde “kapitalizmin tarihsel dinamiğinin coğrafi bağlamlarda nasıl dışavurulduğunu daha net” görebilirsiniz.

İşte yaratılan tüm bu tahrifat, kentsel, toplumsal hafızada kopuşlar yaratıyor. Yani yok olan ve yok edilecek olan oldukça bütünlüklü burada da…Binlerce yıllık insanlık hafızası, mirası, bir varoluş serüveni yok olacak iktidar ve iltisaklı inşaat çeteleri marifetiyle.

Sadece son 14 yılda İmar Yasası 164 kez değişti.
Ortalama her 2,5 yılda bir, toplamda da 8 imar affı çıkartıldı.
6 Şubat olmasa 31 Mart seçimleri öncesinde bir yenisinin eli kulağındaydı.

Tüm bunlardan sonra bugün vardığımız yer; 6 Şubat…
TÜİK'in 2021 yılı Bina ve Konut Nitelikleri Araştırmasına göre, 6 Şubat depremlerinde en çok etkilen 10 kentte 1981-2000 arasında inşa edilen binaların oranı %26,1. 2001 ve sonrası inşa edilen binaların oranı ise %51,8.

Bugün Türkiye’deki 10 milyon yapının %60’ının riskli olduğu uzmanlar tarafından söyleniyor. Bu 6 milyon yapıyı tespit etmemek, bu yapılarda güçlendirme, yenileme, dönüşüm çalışmaları yapmamak daha büyük yıkım ve kayıplara neden oluyor.


TBMM’nin 6 Şubat Depremleri sonrası raporunda söylendiği üzere 2012 yılından bu yana tüm ülkede sadece 238 bin riskli yapıda “Kentsel Dönüşüm” adı altında yenilenme gerçekleşti.
Bu, 12 yılda yenilenme yapılan, riskli olduğu düşünülen yapı miktarının sadece %3’ü demek.
Bu oran bile gelecekten korkmamız için yeterli.
Kaldı ki yapılan kentsel dönüşüm uygulamalarının esasen bir mülksüzleştirme ve servet transferi amaçladığı da su götürmez bir gerçek.

6 şubat platformu diyor ki: “Binlerce yıllık tarihiyle kadim kentimiz enkaz altında. Kentsel ve arkeolojik sit alanlarında Antakya'nın kültür varlıklarına depremin vermediği zararı iktidar vermiş durumda. Kentin tarihi yapıları 'moloz' muamelesi görmüş ve birçok yapı kepçelerle kaldırılmıştır. Antakyalılar olarak kadim kentimizin geleceğinden kaygılıyız. Binlerce yıldır farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış, farklı dil, din ve mezhepten insanların yaşadığı tarihi kentimiz tehdit altındadır. Bizler her yıkıldığında bu çoğulcu yapısıyla yeniden ayağa kalkan tarihi kentimize sahip çıkıyoruz. Antakya'nın tarihi yapılarıyla aslına uygun bir şekilde yeniden ayağa kaldırılmasını talep ediyoruz.”

Talebi duyan var mı bilinmez ama olan rezerv alan yasası ve insanların bu yasayla da ne kadar mağdur edileceği…


Bugün deprem dirençli kentler oluşturmak zor ve maliyetli süreç kuşkusuz ama imkansız değil, yapılamaz değil. Bir tercihten ibaret…
Ya sermayeden yana ya da halktan ve adaletten yana bir tercihten ibaret…
Ya siyasi ikbalden yana ya da hayattan ve hakikatten yana bir tercihten ibaret…
6 Şubat’ın yıktığı bölgelerde toplam 305.102 kaçak binaya 2018 tarihli son imar affı kapsamında yapı kayıt belgesi verilmesi, bir siyasi ikbal ve sermayeden yana tercih olarak ibretliktir.

Şehir plancısı Buğra Gökçe 'ye göre 2018 seçimlerinden önce depremden etkilenen 10 ilde 294.165 ülke çapında da 3,1 milyon yapıya imar affı verilmiş. 2 milyar dolar kâr elde edilmiş. Ne kadar korkunç bir cümle farkında mısınız? Amaç depremin etkilerini azaltmak değil, kasaya para koymak.

Evet depremler, tabiatın varoluşundan bu yana insanlık için en büyük tehditlerden biri oldu. Ama Şensi’den Lizbon’a, Şili’den Haiti’ye, Halep’ten Damghan’a ,Tohuku’dan Sumatra’ya aklın ve bilimin yolunda giden hiçbir siyasal iktidar hiçbir zaman bunları “asrın felaketi” ve ya “kader planı” diye ifadelendirmedi.

Halkının yanında ve ondan yana tercih kullanan hiçbir iktidar OHAL uygulamalarıyla onları hayattan tecrit etmedi, inşaat çetelerine servet transferi için depremleri kullanmadı, mülksüzleştirmeyle hayatlarını sömürmeye yeltenmedi. Halkını daha da yoksullaştırarak malına, mülküne çökmedi.

Nerden mi biliyoruz? Tarihin gördüğü büyük depremlerden birinden sonra yeniden inşa edilen Lizbon bugün kamusal şehir planlacılığının öncülü sayılıyor.
Öyle ki Jean Jacques Rousseau’nun Voltaire’e yazdığı mektupta söylediği söz bugün hala doğru:
"Yaşadığımız acıların nedeni sadece jeolojik değildir. İnsanları deprem değil, yoksulluk öldürüyor" diyerek sorunun özünü dile getirdi.

İşte tespiti de tercihi de doğru yapmak önemli.
Sermayeden ve ranttan uzaklaşmak, halka ve adalete yakınlaşmak gerekiyor; siyasi ikbalden ve ihtiyaçtan uzaklaşmak, hayata ve hakikate yakınlaşmak gerekiyor.

Ezcümle; depremden korunmak için “teolojik izahattan uzaklaşılması, jeolojik izahata yakınlaşması gerekiyor.

Aksi taktirde izleyeceğimiz şey yine yıkım, ölüm ve yok oluş olacak.

Bitirirken Erdoğan'ın Hatay 'da rejimin kurumsal diliyle ve niyetiyle söylediği "Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay'a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, mahzun kaldı" sözlerine Nesimi Çimen’in cevabı Hataylıların duygusu olarak şurada dursun:
“Nesimiyem vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın”

Konuk Yazar Haberleri