Ines Eisele
Latin Amerika ülkelerinde son dönemde yapılan genel seçimleri aşırı sağcı adaylar kazandı. Kolombiya'da geçen hafta sonu yapılan devlet başkanlığı seçimlerini sol aday Iván Cepeda'yı az farkla geride bırakan aşırı sağcı Abelardo de la Espriella kazandı. De la Espriella seçim kampanyasını büyük ölçüde ülkenin güvenlik krizine odakladı.
Şili'de de Mart ayında aşırı sağcı José Antonio Kast sol hükümetten devlet başkanlığını devraldı. Kast, Şili'de General Augusto Pinochet'nin 1973-1990 yılları arasındaki askerî diktatörlük dönemine olumlu baktığını açıkça dile getiriyor. Eğitim ve sosyal harcamalarda radikal kesintileri savunurken şirketler için vergi indirimleri talep ediyor.
Arjantin'de ise Donald Trump hayranı, ekonomide devletin rolünü en aza indirmeyi savunan sağ liberteryen siyasetçi Javier Milei, 2023 sonundan bu yana ekonomik krizle mücadele eden ülkede sert tasarruf politikaları uyguluyor.
Latin Amerika'nın en büyük ülkesinde seçim yaklaşıyor
El Salvador, Ekvador, Bolivya, Kosta Rika, Panama, Peru, Paraguay ve Honduras'ta da sağ, muhafazakâr ya da ekonomik liberal yönetimler iktidarda bulunuyor. Buna karşılık Meksika, Guatemala, Nikaragua, Venezuela, Uruguay, Küba ve Brezilya'daki hükümetler ise merkez soldan radikal sola uzanan siyasi yelpazede yer alıyor.
Ancak Latin Amerika'nın nüfus ve yüzölçümü bakımından en büyük ülkesi Brezilya'da sonbaharda seçim yapılacak. Kamuoyu yoklamaları, İşçi Partili (PT) Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ile tutuklu eski aşırı sağcı Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun oğlu Flavio Bolsonaro arasında ikinci tur yaşanabileceğine işaret ediyor.
Eğilim açık, peki nedeni ne?
2023 başından bu yana Latin Amerika'da sekiz ülkede siyasi çoğunluk el değiştirdi. Bunların altısında yönetim soldan sağa, ikisinde ise sağdan sola geçti.
Hamburg merkezli German Institute of Global and Area Studies'in (GIGA) Geçici Başkanı ve Latin Amerika uzmanı Sabine Kurtenbach'a göre, sağın yükselişinin temelinde birbiriyle bağlantılı üç unsur bulunuyor: Derin sosyal eşitsizlik, yüksek suç oranları ve hukuk devletinin zayıflığı. Kurtenbach, bugüne kadarki hükümetlerin bu sorunlara yeterli çözüm üretemediğini belirtiyor.
Kolombiya'da Abelardo de la Espriella da seçim kampanyasını gerilla grupları ve uyuşturucu suçlarıyla sert mücadele söylemi üzerine kurdu. Kurtenbach bunu "cezalandırıcı popülizm" ya da "Bukele modeli" olarak tanımlıyor. El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele yaklaşık üç yıl önce olağanüstü hâl ilan etmiş, o tarihten bu yana çoğu usulüne uygun yargılama yapılmadan 75 binden fazla kişi tutuklanmıştı.
2000'li yılların "pembe dalgasına" tepki
Frankfurt Goethe Üniversitesi'nden siyaset bilimci Jonas Wolff da güvenlik sorunları ve seçmen memnuniyetsizliğini sağa yönelişin başlıca nedenleri arasında görüyor. Ona göre bu durum son yıllardaki siyasi eğilimin tersine dönmesi anlamına geliyor.
Latin Amerika'nın birçok ülkesi 1960'lı ve 1980'li yıllar arasında sağ askerî diktatörlüklerin baskısı altında kaldı. 1990'lı yıllarda demokratikleşme ve barış süreçleri başladı, sol partiler yeniden siyaset sahnesine döndü.
Wolff, şu değerlendirmeyi yapıyor:
"2000'li yılların başı ekonomik büyümeyle geçti. Birçok ülkede sol hükümetler iktidara geldi ve bu dönem 'pembe dalga' olarak adlandırıldı. Ancak en geç Covid-19 salgınıyla birlikte bu dönem sona erdi."
Kurtenbach da son yıllardaki muhafazakâr ve sağ otoriter yönelişi, önceki sol hükümetlere yönelik bir tepki olarak değerlendiriyor. Ona göre seçmenler ekonomik durgunluk, yüksek suç oranları ve yolsuzluk sorunlarının yeterince çözülemediğini düşünüyor.
"Temel hakların sorgulanması yeni bir durum"
Würzburg Üniversitesi'nden siyaset bilimci Thomas Kestler ise bu gelişmeyi sağa doğru salınan bir sarkaç hareketi olarak değerlendiriyor. Kestler'e göre, toplum genelinde belirgin bir ideolojik sağ kayma bulunmuyor. Birçok ülkedeki çok yakın seçim sonuçları ise toplumların ne kadar kutuplaştığını gösteriyor.
Uzman Kestler şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Vaat edilen başarılar gerçekleşmezse bu sarkaç yakın gelecekte yeniden ters yöne hareket eder."
Kestler ayrıca birçok Latin Amerika ülkesinde devlet başkanlarının yeniden seçilememesi ya da görev süresinin tek dönemle sınırlı olmasının siyasi dengelerin düzenli olarak yeniden şekillenmesine yol açtığını hatırlatıyor.
Bununla birlikte sağa yönelimin, seçim vaatlerinin yerine getirilmesi halinde kalıcı da olabileceğine işaret eden Kestler, El Salvador'da Nayib Bukele'nin çete suçlarını büyük ölçüde azaltmış olması buna örnek gösteriyor.
Jonas Wolff ise şu uyarıyı yapıyor:
"Sağa yöneliş başlangıçta bir sarkaç hareketi gibi görünse de buna kaygı verici başka bir ilke eşlik ediyor. Sağ siyasi hareketlerin temel yurttaşlık ve insan haklarını açıkça sorgulaması yeni bir olgu."
Wolff'a göre feminist hareketlerin, yerli halkların, cinsel ve etnik azınlıkların son yıllarda elde ettiği kazanımların önemli bir bölümü bazı sağ hareketler tarafından geri çevrilmek isteniyor. Güvenlik politikalarında öne çıkan "Bukele modeli" de temel insan haklarının ihmal edilmesiyle birlikte anılıyor.
ABD sürece müdahale ediyor
Wolff'a göre, Amerika kıtasındaki sağ siyasi hareketler birbirleriyle iş birliği yapıyor ve karşılıklı olarak birbirlerini güçlendiriyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın da kendisine yakın sağ siyasi hareketleri desteklemeye çalıştığını belirten Wolff, Trump'ın geçen yıl Arjantin'deki kongre seçimleri öncesinde Javier Milei lehine açıklamalar yaptığını, enflasyonun düşürülmesine katkı sağlamak amacıyla milyarlarca dolarlık mali destek verdiğini ve Brezilya'da Bolsonaro ailesini açık biçimde desteklediğini hatırlatıyor.
Trump yönetimi, bunun yanında birçok çevre tarafından uluslararası hukuka aykırı görülen adımlar da attı. ABD yönetimi Küba yönetimini neredeyse tam kapsamlı petrol ambargosuyla ağır baskı altına aldı. Ocak 2026'da Venezuela'da askerî operasyon düzenlenmiş, sol otoriter Devlet Başkanı Nicolas Maduro yakalanmıştı. ABD daha önce de özellikle Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika ülkelerinin iç siyasetine zaman zaman sert biçimde müdahale etmişti.
Ancak sağa yöneliş yalnızca Latin Amerika'ya özgü bir gelişme değil. Dünyanın birçok yerinde devlet kurumları ve geleneksel siyasi aktörler vatandaşların beklentilerine yeterince yanıt veremediği için baskı altında bulunuyor. Sağdan ya da soldan popülist hareketler de sisteme yönelik bu hoşnutsuzluktan yararlanabiliyor.
Sabine Kurtenbach ise gelişmeler değerlendirilirken yalnızca "sağ" ve "sol" ayrımına odaklanılmaması gerektiğini vurguluyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Bazı hükümetler demokratik kurumların özerkliğini ve rolünü tanıyor, onları koruyor. Bazıları ise sağ ya da sol olmalarından bağımsız olarak bunu yapmıyor. Asıl belirleyici ayrım çizgisi de burada."