Alican Uludağ: 22 saat içinde kendimi cezaevinde buldum

Gözaltına alındığı akşamdan Silivri 9 Nolu Cezaevi'ne sevk edilene kadar geçen günlerde yaşadıklarını kaleme alan Alican Uludağ, bir yargı muhabiri olarak süreci hem tanıklık hem de mesleki gözlemleriyle anlattı.

Cumhurbaşkanına hakaret" suçlamasıyla tutuklanarak Silivri 9 Nolu Cezaevi'ne konulan DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, gözaltına alındığı ilk andan tutuklanmasına kadar geçen süreci ayrıntılarıyla anlattı. Avukatları aracılığı ile sorularımızı yanıtlayan Uludağ, hem Ankara hem de İstanbul'daki işlemleri sırasında yaşananları, savcılık ve hâkimlik aşamalarındaki dikkat çekici detayları ve cezaevindeki ilk günlerini aktardı.

Kendini 22 saat içinde cezaevinde bulduğunu belirten Uludağ bu süreçte karşılaştığı kişilere ve cezaevi koşullarına da gözlemleri ile birlikte yer verdi. Şu anda hakkındaki suçlamaların somutlaştırılması ve kendini savunmak için iddianame hazırlanmasını bekleyen Alican Uludağ'a yönelttiğimiz ilk soru ve yanıtı aşağıda:

DW Türkçe: Ankara'daki evinde gözaltına alınmandan Silivri 9 Nolu Cezaevi'ne getirilene kadar geçen süreci ayrıntılı olarak anlatabilir misin? Özellikle kara yoluyla İstanbul'a nakledilmen ve savcılık ile mahkeme sorguları sırasında yaşadıkların hakkında kamuoyunun bilmesini istediğin noktalar neler?

Alican Uludağ: "Aslında gözaltına alınmam geç kalınmış bir olaydı. Çünkü uzun süredir bunu bekliyordum. Türkiye'de -özellikle İstanbul özelinde- yaşanan yargı pratiklerine eleştirel yaklaşan bir yargı muhabirinin rahat bırakılması düşünülemezdi. Zaman zaman hakkımda açılan basit soruşturmalar bunun işaretiydi. Beni gözaltına almak için uzun süredir fırsat kolladıklarını, hata yapmamı beklediklerini arka kapılarda duyuyordum. Bu fırsatı vermediğim için 19 Şubat'ta resen açtıkları sosyal medya soruşturması ile zorlama bir şekilde hakkımda gözaltı kararı vermek zorunda kaldılar.

19 Şubat Perşembe günü polis kapımı çaldığında tutuklanacağımı biliyordum. Güvenlik şubeye bağlı beş polis kapıdaydı. Ellerindeki gözaltı kararını gösterdiklerinde saat 20.00'yi gösteriyordu. Hemen avukatım Tora Pekin'e haber verdim. Onun da önerisiyle küçük bir çantaya birkaç parça kıyafet koydum. Bu arada üzerimi değiştirmek istedim. İçeride pantolonumu ütülemeye çalışırken kapıdaki polis amiri sürekli acele etmem gerektiğini söylüyordu. Pantolonumu giydim ama gömleğimi ancak kapı önünde ilikleyebildim. Bu sırada 10 yaşındaki kızım arkamda ağlıyordu ki o da uzunca bir süredir babasının başına böyle bir şey geleceğinin endişesi taşıyordu. Kapıda polisleri görünce ne olduğunu anladı. Beş yaşındaki oğlum da kapıda endişeli bekliyordu. Eşim onu odasına götürdü. Polisler o kadar aceleciydi ki çıkarken çocuklarıma sarılamadım. Asansörle zemin kata indiğimizde polisler birden koluma girme gereği duydu. Apartmandan çıkarken kapıda polis kamerası çekim için hazırdı. Akşam karanlığı olduğu için bir polis de spot ışık açmayı ihmal etmemişti. İki kolumda iki polis binadan çıktık. Araca bindirildim ve önce hastaneye sağlık kontrolüne sonra da Ankara Emniyeti Güvenlik Şube'ye götürüldüm. Emniyet'e girerken yine kamera açıldı. Burada parmak izi, fotoğraf çekimi ve diğer işlemler yapıldı. Saat 23.00 sıralarında İstanbul'a gitmek üzere yola çıktık.

Ne gözaltına alınırken ne İstanbul'a götürülürken ne de adliyeye çıkarılırken kelepçe takılmadı. İstanbul'a götüren ekip bana genel olarak iyi davrandı. Ne zaman istesem mola verebileceklerini söylediler. Ancak 'emanetlerini' bir an önce İstanbul'a teslim etmedeki aceleci halleri dikkat çekiyordu. Hatta İstanbul ekibinin yol boyunca sık sık arayıp konumumuzu sormaları, ona göre avukatıma haber vereceklerini söylemeleri dikkat çekiciydi. Bu acele nedendi?

Ankara polisleri bir yemek siparişini soğutmadan teslim etmeye çalışan kargocu gibi; İstanbul ekibi ise iştahla yemeğini bekleyen müşteri gibiydi. Polisler beni yetiştirmek için Doblo aracın sınırlarını zorluyordu.

İstanbul'a geldiğimizde Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyeti Güvenlik Şube'ye çıkarıldık. Devir teslim işleminden sonra bir süre orada bekletildim. Sonra avukatlarım Tora Pekin ve Abbas Yalçın geldi. Sarıldık. Tora abi 'Seni İstanbul'da böyle ağırlamak istemezdik' dedi. Tora abi tecrübeli; 'Emniyet'te ifade verirsen savcı yüzü görmeden doğrudan tutuklamaya sevk edilirsin' dedi. Kısa bir avukat görüşmesinden sonra Emniyet'te ifade vermeme kararı aldık. Kararı tutanağa geçirdik.

Emniyetteki kalabalıktan adliyedeki yalnızlığa

Sonra Organize Şube'nin eksi 1'deki nezarethanesine konuldum. Demir parmaklıklarla kaplı koridor boyunca uzanan hücreler doluydu. Konulduğum hücrede iki sünger yatak vardı. Birinde genç bir şüpheli yatıyordu. Dört gündür oradaymış. Merakla neden alındığımı sordu. Cumhurbaşkanına hakaret deyince söylenip tekrar battaniyesini başına kapattı. Gözaltı hücresi oldukça pis görünüyordu. Nezarethaneye konulurken su, sandviç ve battaniye verildi. Yol boyunca uyumadığım için biraz uzanıp uyumaya çalıştım.

Sabah 6.00 gibi yanımdaki genci adliyeye sevk için aldılar. Yan hücrelerden de bir grup çıkarıldı. Yerlerine hemen o sabah yapılan yeni operasyonlarda alınanlar konuldu. Hücreden hücreye seslenerek konuşuyorlardı. Tek suçlarının İbrahim adındaki birini tanımak olduğunu söylüyorlardı. Biri berber, biri fırıncı, biri taksiciydi. Derken tek kaldığım hücreye futbolda bahis operasyonundan alınan Malatyaspor'un eski yöneticisi konuldu. Sabah evinden alınmanın şokunu halen yaşıyordu.

Gün ağarınca polisler beni alıp Çağlayan adliyesine götürdü. Adliyenin eksi yedinci katından girdik. Yedinci kattaki Örgütlü Suçlar Savcılığına çıkarıldık. Adliyeye sokulurken de savcılıkta bekletilirken de sulh cezaya sevk edilirken de polisler ısrarla beni kimseye, özellikle destek için gelen gazeteci arkadaşlarıma göstermemek için yoğun çaba içindeydi. Adliyenin güvenlik müdürü mesaisini yarım bırakıp buna yoğunlaşmıştı.

Savcılıkta ilk soru: Furkan Karabay paylaşımı

Bir süre sonra ifade için avukatlarımla beraber savcı odasına alındık. Sicil numarasından da görüntüsünden de savcının genç olduğu belliydi. Savcı, suçlandığım 22 tweetin çıktısını alıp 'kolaylık olsun diye' bize verdi. İlk sorduğu gazeteci Furkan Karabay'ın iddianamesinin 78 günde halen hazırlanmaması üzerine attığım eleştirel tweetim oldu. Bunu açıklamak isterken söz alıp o dosyanın savcısı olduğunu belirterek kendisini savunmaya çalıştı. Özellikle bir paylaşımımdaki 'devlet içindeki derebeylikleri' sözlerini sordu. Ancak bunu soruşturma için değil bu sözlerden dolayı beni suçlamak için sordu.

Aslında neden gözaltına alındığımı, meselenin tweetler olmadığını dosyayı okuyan herkes anlar. Ancak yine de karşımda hukuka bağlı bir cumhuriyet savcısı varmış gibi 22 tweeti genel itibarıyla açıklayarak bu paylaşımların neden Cumhurbaşkanına hakaret olmadığını, eleştiri olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu sırada bir ara savcının telefonuna baktığını, gelen mesaja güldüğünü gördüm. İfademi bitirirken neden kaçma şüphem olmadığını da somut olarak belirttim.

Yargının bu kadar hızlı işlediğine hiç tanık olmadım

Ardından koridora alındık ve sürpriz olmadı: Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla sulh ceza hakimliğine sevk edildim. Yine kimseye gösterilmeden sulh ceza hakimliğinin koridoruna götürüldüm. Hakimlikte sırada başka dosyalar olmasına rağmen görevliler hakimin isteğiyle beni sıra beklemeden hızlıca içeri aldı. Hatta o sırada adliye içinde olan avukatlarımın bir an önce gelmesi için hakim sürekli görevlileri uyarıyordu. Sorgu öncesi savcının sevk yazısı bize hakimlikte verildi.

Yirmi dakika önce neden kaçmayacağımı anlattığım savcı benim "kolluk marifetiyle yakalandığımı, bu nedenle kaçabileceğimi" gerekçe göstermiş. Oysa dosyada evimde gözaltına alındığıma ilişkin polis tutanağı vardı.

Sorgu sırasında hakim yüzüme sadece üç kez baktı. Sorgudan sonra verilen kısa aranın ardından yeniden içeriye alındık. Kadın hakim yalnızca "tutuklanmasına karar verdim" dedi ve gitti. Gerekçeyi sonradan aldığımız tutanaktan öğrendik: 'Kuvvetli suç şüphesi' ve 'kaçma ve delil karartma ihtimali.' Oysa biraz önce bu gerekçelerin neden olamayacağını somut olarak anlatmıştık. Suya yazı yazmak gibi ne dediğimizin önemi yokmuş.

Bir yargı muhabiri olarak yargının bu kadar hızlı işlediğine hiç tanık olmadım. Ankara'daki evimden gözaltına alınıp İstanbul'a getirildiğim ve tutuklandığım sürecin sonunda 22 saat içinde kendimi Metris Cezaevi'nde buldum.

Sağlıksız koşullarda dünyadan habersiz üç gün

Gözaltına alınmadan önce son yemeğimi 19 Şubat akşamı evde yemiştim. 20 Şubat saat 18.00 gibi Metris Cezaevi'ndeki tek kişilik odada önüme ilk kez yemek kondu. O da kurumuş bir pilav ile tatsız kuru fasulye. Çağlayan'a çıkarıldığımda polislerin ve savcının gözaltına alınan bir şüpheliye yemek verilmesi gerektiği akıllarına gelmemiş olabilir.

Metris'teki tek kişilik odaya bir yatak, bir dolap ve bir masa ancak sığıyordu. Yatak eski ve sapsarıydı. Yerler ve özellikle tuvalet-banyo pisti. Cezaevi görevlileri temiz bir çarşaf, nevresim takımı ile bir pet şişede sıvı sabun getirdi. Çantamdan getirdiğim bir tişörtü çıkardım ve ıslatıp yerleri az da olsa temizlemeye, tuvaleti ve banyoyu yıkamaya çalıştım. 24 saattir uyumadığım için ilk fırsatta uyudum.

23 Şubat Pazartesi günü öğlen saatlerine kadar üç gün bu odada kaldım. Hafta sonu olduğu için su dışında hiçbir kişisel hijyen malzemesi satın alamadım. Sıvı sabunu kullanarak duş almaya çalıştım. Temiz atletimi havlu niyetine kullandım. Bu üç gün boyunca ne televizyon ne de gazete vardı. Dünyadan bir haber Silivri'ye sevk edilmeyi bekledim.

Çakarlı araç, T.C. vatandaşlığı ve spor planı

Metris'te ilginç anlar da yaşadım. Hemen yan hücrede iki buçuk yıl önce Bodrum'da uluslararası uyuşturucu baronu olduğu iddiasıyla gözaltına alınan Arnavut asıllı Flamur S. yatıyordu. Günde bir saat çıkabildiğim havalandırma avlusu koğuş pencerelerine bakıyordu. Cama yaklaşıp tanıştım; gazeteci olduğumu, neden tutuklandığımı anlattım. İki buçuk yıldır hiçbir dosyası olmadan içeride olduğunu, Arnavutluk'a iade edilmeyi kabul etmediği için cezaevinde tutulduğunu, 26 Şubat'ta Belçika'ya deport edileceğini anlattı. Bir yandan da kızgındı. İş insanı olduğunu, Süleyman Soylu döneminde T.C. vatandaşlığı aldığını, kendisine çakarlı araç ve silah ruhsatı verildiğini ancak sonradan bunların iptal edildiğini ifade etti.

Türkiye'de yatırımlarının bulunduğunu, Osmanlı torunu olduğunu da ısrarla vurguluyordu. Türkiye'de Sinan adını alan Arnavut, 'tecrübeli' bir mahpus. Bana "Brother burada zihnini güçlü tut, spor yap, kitap oku" deyip beş litrelik su bidonlarıyla nasıl spor yapılacağını göstermeyi de ihmal etmedi. Dediğine göre Silivri 9 Nolu'da Ahmet Özer'e bile spor planı yapmış.

23 Şubat Pazartesi günü saat 13.00'te bir grup hükümlüyle birlikte jandarma aracına bindirildik. Ellerimiz tek tek kelepçelendi. İkisi IŞİD'e finansman sağlamaktan, yanıma oturan Tolga ise benim gibi Cumhurbaşkanına hakaretten alınmış. Tolga'nın cezası onanmış, bir ay kapalıda yatacak. Anlattığına göre trafik polisleriyle tartışırken 'Cumhurbaşkanına hakaret etti' denilerek tutulan bir tutanak sonucu cezaevinde. Hakaret etmedim, diyor. Yaşadığı görme kaybı nedeniyle yüzde 71 engelli olduğunu belirtiyor.

Geçici koğuşta tahta kurularıyla fazladan iki gün

Metris'teki üç günden sonra Silivri 1 Nolu L Tipi Cezaevi'ne getirildik. İşlemlerin ardından kalabalık bir grupla birlikte 1 Nolu'da geçici koğuşa konulduğumda saat 20.00 olmuştu. Koğuşta 10 kişinin yatabileceği beş ranza vardı. Ancak içeride 24 kişiydik. 14 kişi üst üste istiflenen yataklardan alıp yerde yatacaktı. Geç geldiğimiz için yerde yatacak şanslılar biz olduk. Geçici koğuşta temizlik malzemesi yoktu. Tuvaletler yine pis, koğuş sigara içildiği için duman altındaydı.

Ancak en önemli sorun tahta kurularıydı. Uyuyan herkes gece yarısı uyanıp vücudunu ısıran tahta kurularıyla mücadele ediyordu. İlk gecemde pencerenin önünde yere attığım yatakta uyumaya çalıştım. Yemek ve su kısıtlıydı. Bardak olmadığı için suyu tabakla içiyorduk. 23 Şubat'tan 25 Şubat akşamına kadar geçici koğuşta bu şartlarda kaldım. Aslında benimle birlikte buraya alınanların hepsi ilk gün asıl koğuşlarına sevk edilirken beni fazladan iki gün daha burada tuttular.

IBAN mağduru gençlerin durumu kaygı verici

Bu süreçte en çok dikkatimi çeken tutuklu ve hükümlülerin çoğunluğunun dolandırıcılık suçundan girmiş olmasıydı. Zaten L1'e genelde bu suçtan alınanlar giriyormuş. Bunlar içinde de IBAN mağduru olarak adlandırılan ve banka hesabını bir tanıdığına kullandırdığı için ceza alanlar dikkat çekiyordu.

Çoğunluğu genç. İçlerinde üniversite öğrencileri de fazla. L1'in kapasitesi 1500 iken mevcudu 3 bin 500 olmuş. Bu kişilerin en büyük beklentisi ise 12. Yargı Paketi kapsamında uzlaştırma imkanı. Gençler, biraz konuşunca 'IBAN meselesi yüzünden bir kuşak cezaevinde kayıp' diyor. Bu kişilerin dolandırıcılık suçunu gerçekten işleyenlerle birlikte kalması ileride suça meyletmeleri açısından kaygı verici.

Çocuklarımı altı gün sonra görebildim

CHP lideri Özgür Özel'in ziyaretinden sonra 25 Şubat akşamı L1'deki geçici koğuştan C-5 koğuşuna sevk edildim. Burası 48 kişilik. Ancak kimse yerde yatmıyor. Herkese yetecek kadar ranza var. L1'in görece en temiz ve düzenli koğuşu. Kara paradan veya yasa dışı bahisten alınan kişiler burada. 18. yaşında genç bir futbolcu, 16 yaşındayken oynadığı 50 TL'lik bahis nedeniyle tutuklu olduğunu söylüyor. Çoğunun en temel eleştirisi dört aydan fazla zaman geçmesine rağmen iddianamelerinin hazırlanmamış olması. Kimisi de patronları serbest bırakılmasına rağmen çalışanları olarak tutuklu kalmalarını eleştiriyor.

Altı gün sonra ilk kez televizyondan haberleri izleyebildim. Gazete okuyabildim. Altı gün boyunca bir gazeteci olarak tam bir karartma altındaydım. Hiçbir gelişmeden haberim yoktu. C-5'te bir gece kaldım. 26 Şubat Perşembe akşama doğru infaz koruma memuru geldi, 'Sevk olacaksın' dedi. O gün ilk kez telefon hakkımı kullanabildim.

Görüntülü olarak 17.30 gibi eşimi aradım. Kızım ve oğlumu ilk kez o zaman görebildim, onlar da beni. Oğlum uzaktan durgun bakıyordu. Kızım çok özlediğini söylüyordu. İnfaz koruma memuru nereye sevk edileceğimi söylemedi. 'Ankara olabilir mi?' diye sordum; 'Olabilir' dedi. Sevk öncesi hastaneden yol raporu alınması gerektiğini ifade etti. Bu nedenle eşime Ankara'ya sevk olabileceğimi söyledim.

9 Nolu Türkiye'nin güncel siyasi tarihi gibi

Hastaneden rapor aldıktan sonra beni Silivri 9 Nolu'ya getirdiler. Burada boyası yeni yapılmış, banyosu yenilenmiş temiz bir odaya konuldum. Tek kişilik oda yalnızca bana ait olan bir avluya açılıyor. Havalandırma altı adıma yedi adım boyutunda. Metris'te ve L1'deki koğuşa göre daha temiz. Ancak mevsim nedeniyle güneş avluya ulaşamıyor; duvarın yarısına kadar inebiliyor, başımın üzerine ancak değebiliyor.

Burada avukat görüşünde Ekrem İmamoğlu, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, İnan Güney, Buğra Gökçe, Resul Emrah Şahan, Aykut Erdoğdu ve Enver Aysever gibi isimleri gördüm. Hepsi geçmiş olsun dileklerini iletti. Düne kadar bu isimlerin dosyalarını yazarken bugün onlarla birlikte içerideyim. 9 Nolu Türkiye'nin güncel siyasi tarihi gibi.

L1'de haftada 60 dakika görüntülü görüşme hakkı varken 9 Nolu'da haftada 10 dakika telefon hakkı var, o da görüntülü değil. Ayrıca bu hakkı tek seferde kullanmak zorundayım. Açık görüş şartları ise aynı, ayda bir kez. 3 Mart'ta ilk kez ailemle açık görüş yapabildim. Çocuklarıma 12 gün sonra ilk kez sarılabildim. Beş yaşındaki oğlum sarılırken kimse duymasın diye başını boynuma soktu, sessizce 'Baba birlikte eve gidelim, sen de gel' dedi."

DW / PÜ,HS

Gündem Haberleri