Kısa Dalga - İmralı Heyeti üyesi ve Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Faik Özgür Erol’un İstanbul’da bir grup gazeteciyle yaptığı toplantıda kullandığı ifadeler, çözüm sürecinde entelektüellerin rolüne ilişkin geniş bir tartışma başlattı.
Erol, ağır acılara yol açan bir çatışmayı sona erdirme girişiminin dünyada bu ölçüde az entelektüel destekle karşılaştığı örneklerin sınırlı olduğunu belirterek ortaya çıkan tablonun “gurur duyulacak” nitelikte olmadığını söyledi.
Sözler kısa sürede iki farklı biçimde yorumlandı. Bir kesim Erol’un çatışmanın sona ermesi gibi tarihsel bir gelişmenin düşünce dünyasında yeterince tartışılmadığına ilişkin yerinde bir tespit yaptığını savundu. Eleştirenler ise açıklamayı, sürece neden güvenmedikleri ve geçmişte barış talep ettikleri için hangi bedelleri ödedikleri dikkate alınmadan entelektüellere yöneltilmiş bir sitem olarak değerlendirdi.
Tartışma giderek “Entelektüeller barışı destekliyor mu?” sorusunun ötesine geçti; bilginin paylaşılmadığı bir sürece nasıl katkı sunulabileceği, eleştirinin de destek sayılıp sayılmayacağı ve bugünkü süreci yürüten iktidarın geçmişteki baskılarının yarattığı güvensizlik öne çıktı.
Barış Akademisyenleri yeniden gündemde
Erol’un sözlerine verilen yanıtların merkezinde 2016’da yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin imzacıları yer aldı.
Güneydoğu’daki çatışmaların ve hendek operasyonlarının durdurulması, müzakerelere geri dönülmesi çağrısıyla 11 Ocak 2016’da açıklanan bildiriye ilk aşamada 1128, daha sonra yaklaşık 2 bin akademisyen imza attı.
Barış İçin Akademisyenler’in verilerine göre imzacılardan 406’sı KHK’lerle kamu görevinden çıkarıldı. İhraç, işten çıkarma, istifa ve emekliliğe zorlama sonucunda görevinden ayrılmak zorunda kalanların sayısı 549’a ulaştı. Toplam 822 akademisyen hakkında “örgüt propagandası” suçlamasıyla dava açıldı; 70 kişi gözaltına alındı, dört akademisyen tutuklandı.
Bu geçmiş nedeniyle Erol’un sözleri, “Barış talep ettiklerinde cezalandırılanlardan bugün yeniden destek istenebilir mi?” sorusuna yol açtı.
Barış Akademisyeni Ayşen Uysal da imzacıların hâlâ “sakıncalı” damgasıyla ötekileştirildiğini belirterek mevcut koşullara dikkat çekti. Uysal’ın paylaşımı, geçmişteki yaptırımların yalnızca tarihsel bir hatıra olmadığını, akademisyenlerin önemli bölümü açısından sürdüğünü vurguluyordu.
Semih Gümüş ise sürecin Kürt siyasi hareketi tarafının entelektüellerle ilişki kurup kurmadığını, onları bilgilendirip bilgilendirmediğini ve Barış Akademisyenlerinin haklarının iadesini gündeme getirip getirmediğini sordu. Bu paylaşımda tartışmanın “destek eksikliği” kadar “katılım kanallarının eksikliği” üzerinden de yürütülmesi gerektiği savunuldu.
Çakır: Tespit büyük ölçüde doğru, ama haklı mı?
Gazeteci Ruşen Çakır, Erol’un gözleminin büyük ölçüde doğru olduğunu ancak eleştirisinin ne ölçüde haklı olduğunun tartışmalı bulunduğunu söyledi.
Sürecin yaklaşık iki yıl boyunca büyük ölçüde kapalı yürütüldüğünü belirten Çakır’a göre devlet de Kürt hareketi de entelektüelleri yeterince bilgilendirmedi. Aydınlardan sürece destek vermeleri beklenirken neyi ve nasıl savunacaklarının açıklanmadığını söyleyen Çakır, “Bize güvenin, gerisine karışmayın” yaklaşımıyla toplumsal desteğin sağlanamayacağını savundu.
Çakır, Barış Akademisyenlerinin başına gelenlerin bugünkü çağrıdan ayrı düşünülemeyeceğini belirterek aynı yönetimin önce akademisyenleri cezalandırdığını, şimdi ise onları barış sürecine katılmaya çağırdığını söyledi. Bununla birlikte Kürt hareketinin de Barış Akademisyenlerinin ortaya koyduğu iradeye hak ettiği değeri vermesi gerektiğini vurguladı.
Murat Sevinç: Destek mi bekleniyor, kayıtsız şartsız onay mı?
Barış Bildirisi’ni imzaladığı için 2017’de üniversiteden ihraç edilen ve 2024’te görevine dönen anayasa hukukçusu Murat Sevinç de Erol’un gözleminde haklılık payı bulunduğunu yazdı. Ancak Sevinç’e göre Türkiye’deki siyasal koşullar, bu sessizliğin nedenlerini açıklıyordu.
Sürecin amacının başından itibaren “barış ve demokrasi” yerine “terörü sona erdirmek” olarak tanımlandığını belirten Sevinç, iktidar blokunun da DEM Parti çevresinin de süreci toplumsallaştırmak için yeterli çaba göstermediğini savundu.
Sevinç, toplumla paylaşılan ve toplumsal destek istenen açık bir müzakerenin bulunmadığını belirterek şu soruyu gündeme getirdi: Entelektüellerden görüşlerini açıklamaları mı, yoksa belirlenen çerçeveyi kayıtsız şartsız desteklemeleri mi bekleniyor?
Muhalif siyasetçilerin cezaevinde olduğu, düşünce ve ifade alanının daraltıldığı bir ortamda entelektüel desteğin zayıflığının şaşırtıcı olmadığını savunan Sevinç’in yazısı, tartışmayı “sessizlik”ten “konuşma imkânı”na taşıdı.
Akademisyen Mete Kaan Kaynar da bugünkü sessizliğin akademinin doğal tutumundan değil, yıllar içinde öğretilmiş bir davranıştan kaynaklanabileceğini yazdı. Kaynar, ihraçların, soruşturmaların ve davaların üniversitelere “konuşanın başına bunlar gelir” mesajı verdiğini belirterek, önce akademisyenlerin sesini kesip sonra neden konuşmadıklarını sormanın çelişkili olduğunu savundu.
Siyaset bilimci Sinan Birdal ise tartışmaya farklı bir kavramsal çerçeveden yaklaştı. Entelektüellerin de diğer toplumsal gruplar gibi düşüncelerinin etkili olabileceğine inandıklarında üretime ve eyleme geçtiklerini belirten Birdal, bu koşul oluşmadığında izleyici konumunda kalmalarının doğal olduğunu söyledi. Birdal’ın paylaşımı, “katkı sunma imkânı olmadan destek beklenebilir mi?” sorusunu öne çıkardı.
Gazeteci Bülent Mumay da entelektüel destek isteniyorsa aydınların katkı, eleştiri ve itirazlarına alan açılması gerektiğini söyledi. Mumay, demokratikleşmenin yalnızca İmralı merkezli kurulamayacağını; işçiler, siyasi tutuklular ve diğer toplumsal kesimlerin taleplerinin de sürecin parçası olması gerektiğini savundu. Mumay’ın değerlendirmesi sosyal medyada geniş biçimde paylaşıldı.
Erol: Tek tek entelektüelleri kastetmedim
Eleştirilerin ardından İlke TV’ye konuşan Faik Özgür Erol, sözlerinin Barış Akademisyenleri üzerinden tartışılmasını doğru bulmadığını söyledi.
Erol, tek tek entelektüellerin desteğini yetersiz bulduğunu söylemediğini; dikkat çekmek istediği konunun sürecin kuramsal boyutu, kavramsallaştırılması ve teorik çerçevesindeki genel eksiklik olduğunu belirtti.
Süreç hakkında hem eleştirel hem destekleyici çok sayıda değerli çalışma yapıldığını kabul eden Erol, buna rağmen sürecin tarifinin büyük ölçüde siyasete bırakıldığını ve tartışmanın karşıt kavramlarla oluşturulmuş cephelere sıkıştığını savundu.
Barış Akademisyenlerinin açıklamasında hiçbir şekilde hedef alınmadığını belirten Erol, imzacıların “haysiyetli ve onurlu” bir tutum ortaya koyduğunu ve bunun bedelini yıllarca ödediğini söyledi.
Erol’un gazetecilerle yaptığı ilk toplantıda, çerçeve yasanın kamudan ihraç edilen Barış Akademisyenleri, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin dönüşüne imkân sağlayacak sonraki düzenlemeler için bir “atıf kanunu” olabileceğini de söylediği ortaya çıktı.
Nazan Üstündağ: Sustuklarını görmedim
Tartışmanın genişlemesinde Barış Akademisyeni ve sosyolog Nazan Üstündağ’ın İlke TV’deki açıklamaları belirleyici oldu.
Üstündağ, Erol’un genellemesine katılmadığını belirterek, “Kürt meselesine bugüne kadar emek vermiş herhangi birinin ben sustuğunu görmedim” dedi.
Ancak Üstündağ, Barış Akademisyenlerinin ödediği bedelin bugünkü tartışmada sürece mesafe koymanın tek gerekçesi haline getirilmesine de karşı çıktı. “Biz bedel ödedik” demenin tek başına anlamlı bir siyasal duruş olmadığını söyleyen Üstündağ, insanların bedel ödedikçe eşitleneceğini savundu.
Üstündağ’ın açıklamalarının ikinci bölümü ise tartışmayı başka bir yöne taşıdı. Bazı entelektüellerin kendilerini merkeze yerleştirdiğini söyleyen Üstündağ, Kürt hareketinden kendilerine en doğru argümanlarla gelmesini ve onları ikna etmesini beklemelerini eleştirdi:
“Kendinizi o kadar merkeze koyuyorsunuz ki, Kürt hareketinin size en doğru argümanla gelip sizi ikna görevini ona biçiyorsunuz.”
Üstündağ, böyle bir beklentinin kabul edilemeyeceğini savundu.
Bu sözler sosyal medyada iki farklı tepki yarattı. Üstündağ’ı destekleyenler, Kürtlerin yaşadıklarını ve barış taleplerini her defasında yeniden kanıtlamak ya da başkalarını ikna etmek zorunda bırakılamayacağını savundu. Eleştirenler ise bu yaklaşımın, süreç hakkında bilgi ve güvence isteyenleri küçümsediğini ve eleştirel düşüncenin yerine inanç talep ettiğini ileri sürdü.
Akademisyen Bülent Küçük de tartışmada Kürt akademisyen ve entelektüellerin çalışmalarının gözden kaçırıldığına, ayrıca “bütünleşme” ve benzeri kavramların taşıdığı olumsuz çağrışımların yeterince tartışılmadığına dikkat çekti. Küçük’ün değerlendirmesi, “Entelektüeller sessiz” tespitinin hangi entelektüel çevreleri kapsadığı sorusunu gündeme getirdi.
“Mesele yalnızca Barış Akademisyenleri değil”
Gazeteci Yıldıray Oğur ise Erol’un sözlerini entelektüellere yöneltilmiş bir destek talebinden çok durum tespiti olarak yorumladı. Oğur’a göre devlet ile silahlı hareket çatışmayı sona erdirme konusunda ilerlerken, yıllarca Kürt hareketiyle dayanışma gösteren bazı muhalif çevrelerin masadaki Kürt aktörlere aynı desteği vermemesi sorgulanmalıydı.
Oğur, Barış Akademisyenlerinin itirazlarını haklı bulduğunu ancak Erol’un aynı konuşmada onların göreve dönüşünü sağlayacak düzenlemeleri savunduğunu hatırlattı. Buna karşılık eleştirel çevrelerin sürecin yeterince şeffaf olmadığı yönündeki görüşlerini de reddetti.
Yeni Yaşam’da yazan Özgür Amed de Erol’un tespitinin bütünüyle haksız sayılamayacağını savundu. Barış Akademisyenlerinin ödediği bedellerin hesaba katılması gerektiğini belirten yazar, tartışmanın yalnızca bu örnekle sınırlandırılmaması gerektiğini söyledi. Ona göre düşünce dünyasındaki mesafenin bir başka nedeni de Abdullah Öcalan’ın siyasal etkisinin kabul edilmesine karşın fikirlerinin entelektüel bir muhatap olarak ele alınmamasıydı.
Mithat Sancar: Barış Akademisyenlerini önemsizleştiren bir söz bizden çıkamaz
İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar da tartışmaya ilişkin açıklamasında Erol’un sözlerinin “Entelektüeller süreci desteklemiyor” biçiminde yorumlanmasının doğru olmadığını söyledi.
Barış Akademisyenleri'nin en zor dönemde ortaya koyduğu iradeyi hatırlatan Sancar, bu tutumu yok sayan veya önemsizleştiren bir sözün heyetten çıkmasının mümkün olmadığını belirtti. Sancar’a göre ihtiyaç duyulan, herhangi bir kesimi hedef göstermek değil; sürece ilişkin daha fazla kavramsal ve kuramsal çalışma yapılmasıydı.
Tartışmanın düğümlendiği yer: “Destek” ne demek?
Tartışmada tarafların bütünüyle karşıt noktalarda bulunmadığı görülüyor. Erol’u eleştiren isimlerin önemli bölümü, silahlı çatışmanın sona ermesini desteklediklerini ve entelektüel katkının zayıf kaldığı tespitinde belirli bir doğruluk payı bulunduğunu kabul ediyor. Erol ve Sancar da Barış Akademisyenlerinin mücadelesini teslim ederek sözlerinin onları hedef almadığını söylüyor.
Asıl ayrım, “entelektüel destek” kavramının nasıl tanımlanacağında ortaya çıkıyor.
Bir yaklaşım, silahların bırakılması ve çatışmanın sona ermesi gibi tarihsel bir gelişmenin siyasal çekincelerden bağımsız olarak daha güçlü biçimde desteklenmesi gerektiğini savunuyor. Diğer yaklaşım ise mevcut sürece destek ile barış ilkesine destek arasında ayrım yapıyor; bilgilendirme, katılım ve eleştiri kanalları açılmadan entelektüellerden meşruiyet üretmelerinin beklenemeyeceğini söylüyor.
Bu nedenle Erol’un birkaç cümlesiyle başlayan tartışma, Türkiye’de barış fikrine karşı çıkılıp çıkılmadığından çok daha geniş bir sorunu görünür hale getirdi: Geçmişte barış istedikleri için cezalandırılanlar, bugün hangi koşullarda ve hangi imkânlarla yeni sürecin öznesi olabilecek?