Kısa Dalga- Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Türkiye’deki soruşturma ve tutuklama süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ile Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen’i tanıdığını belirten Arınç, iki ismin de “mükemmel, ahlaklı, temiz, çalışkan ve işini iyi yapan insanlar” olduğunu söyledi.
Çalık’ın hastanede tedavi gördüğü sırada ailesiyle görüştüğünü anlatan Arınç, annesinin oğlunun böyle bir şey yapmayacağına inandığını söyledi. Arınç, Çalık’ın annesine “Mutlaka çıkacaktır, merak etmeyin, hak yerini bulacaktır” dediğini aktardı.
Özmen’le de bir toplantı vesilesiyle tanıştığını belirten Arınç, Özmen’in belediye başkanlığı teklifini almadan önce annesine danıştığını ve birlikte Eyüp Sultan’ı ziyaret ettiklerini anlattı. Arınç, “Böyle güzel bir insanın günün birinde suçlanacağı, hatta Ankara’daki bir bağlantı sebebiyle suçlanacağı hiç aklıma gelmezdi” dedi.
Arınç, iki belediye başkanının da cezaevinde olduğunu belirterek ülkede benzer durumda onlarca insan bulunduğunu söyledi. “Aylardır haklarında iddianame yazılmıyor, cezaevinden çıkacakları günü bekliyorlar; anneler ağlıyor, babalar ağlıyor, çocuklar ağlıyor, eşler ağlıyor” diyen Arınç, soruşturmalarda hukuki olduğu kadar insani ve vicdani ölçütlerin de gözetilmesi gerektiğini vurguladı.
“Tayfun Kahraman kararını bir kez daha okuyun”
Hukukçu olduğunu belirten Arınç, Anayasa Mahkemesi’nin ikinci kez verdiği Tayfun Kahraman kararına dikkat çekti. Arınç, “Hukuku ve adaleti önceleyenler, Anayasa Mahkemesi’nin ikinci defa verdiği Tayfun Kahraman kararını bir kez daha okusunlar ve adli yargılamada hak ihlalinin ne olduğunu görsünler” ifadelerini kullandı.
Arınç, herhangi bir konuda suç şüphesi ve kuvvetli delil bulunması halinde soruşturma yapılmasına karşı olmadığını ancak soruşturmaların Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki usullere uygun yürütülmesi gerektiğini söyledi.
Arınç, şöyle dedi:
“İnsanları rencide edecek, toplum içinde küçük düşürecek, eşinin ve çocuklarının karşısında mahcup edecek bir suçlamayı ellerinde hiçbir delil olmadan –veya ‘yoksa bunları daha sonra temin ederiz’ inancıyla– yapmak ve süreci sadece itirafçı, etkin pişmanlık veya şu ya da bu sıfatları taşıyan insanların iddialarından ibaret kılmak kabul edilemez.”
Sabaha karşı evlerinden gece kıyafetleriyle gözaltına alınanlara da değinen Arınç, “İşinin başındayken, hatta belediyeler birliği başkanıyken ve şu ana kadar hakkında hiçbir suç iddia edilmemiş bir insan hakkında maalesef insanları rencide edecek birtakım tavırların içerisindeyiz” dedi.
"Ne olur gözyaşları dinsin, ızdıraplar dinsin"
Hâlâ 8-9 aydır haklarında dava açılmasını bekleyen insanlar olduğunu belirten Arınç, Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı’nın bu konularda hassasiyet gösterdiğine inandığını ancak kolluk kuvvetleri ve bazı savcıların daha dikkatli olması gerektiğini söyledi.
Arınç, açıklamasının sonunda ise “gayretullah” vurgusu yaptı. Yaşananların bir drama dönüşmesinden korktuğunu söyleyen Arınç, şöyle dedi:
“Eğer bu gözyaşları gayretullaha dokunursa, Türkiye’de biz felah bulamayız, bundan korkuyorum. Ne olur gözyaşları dinsin, ızdıraplar dinsin.”
Arınç, açıklamasını Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün “Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” sözünü hatırlatarak tamamladı.
Bülent Arınç'ın yaptığı paylaşımın tamamı şöyle:
"Gayretullaha Dokunmasın…
Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık'la ilgili şöyle bir olay yaşamıştım: Bundan yaklaşık iki yıl önce Murat Çalık'ın danışmanı ziyaretime geldi ve "Efendim, başkanım sizinle tanışmak istiyor" dedi. "Ben kendisini tanımıyorum" dedim. O da kendisinden çok iyi bir insan olarak bahsetti, hatta iki tane erkek evladı olduğunu ve onların dini bilgiler alması için özel bir hoca tuttuğunu söyledi. "İyi, buyursun gelsin" dedim. Ankara'da ziyaretime geldi. Çok iyi bir insan, oldukça da güzel konuştu. Kendisini tanıttı ve "Ben sadece Beylikdüzü'ne hizmet etmek istiyorum." dedi. Kendisini uğurladım ama yaklaşık bir yıl sonra hakkında gözaltı ve tutuklama oldu. Çok üzülmüştüm, çünkü aynı zamanda ciddi bir hastalığın pençesindeydi ve her an nüksetme tehlikesi vardı. İzmir'e gittim, Şehir Hastanesi'nde tedavi altındaydı. Başında polisler, jandarmalar, epey bir kalabalık vardı. O zaman dışarıda annesi, eşi ve iki oğlu bekliyorlardı. Onlarla görüştüm. Annesi gözyaşları içindeydi, oğlunun böyle bir şey yapmayacağına inanıyordu, eşi de hâkeza öyle. Ben de onları teselli ettim. "Mutlaka çıkacaktır, merak etmeyin, hak yerini bulacaktır" dedim. Fakat sonra olmadı, bütün talepleri reddedildi ve annesi, hastanedeyken hastane önünde, şimdi Silivri'deyken de her duruşmasına giderek oğlunun bir gün tahliye olacağını bekliyor. Ben kendisini teselli ederken Çayelili olduğunu söylemişlerdi. Dedim ki: "Anneciğim, inşallah oğlunuz tahliye olur, hep beraber seviniriz, siz de bize bir Çayeli fasulyesi yaparsınız." sevincinden ağlamaya başladı bu sefer, gözyaşlarıyla onu bıraktım.
İkincisi, Eyüp Sultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen... Bir toplantı vesilesiyle tanışmıştık, geldi kendini takdim etti. Daha önce İGDAŞ'ta çalıştığından bahsetti; çok iyi bir eğitim almış, özel sektörde çalışmış, kendini o işlere vakfetmiş. Günün birinde teklif almış: “Seni beğendik, yaptığın işlere baktık, seni Eyüp Sultan Belediye Başkanı yapacağız" demişler. Şaşırmış. "Ben buna hemen karar veremem, bizim evde en dindarımız annemizdir, gece gündüz ibadet eder, ona bir sormam lazım. 'Anneciğim, böyle bir teklif aldım, ne dersin?' deyince beni hemen Eyüp Sultan'a götür dedi" demiş. Eyüp Sultan Hazretleri'ni ziyaret etmişler, saatlerce orada kalmış, gözyaşlarıyla dualar etmiş. Annesi, "Oğlum, Allah nasip ettiyse buraya hizmet etmen mukadderse aday ol" demiş. Onun üzerine "Ben aday oldum" dedi. Şimdi böyle güzel bir insanın günün birinde suçlanacağı, hatta Ankara'daki bir bağlantı sebebiyle suçlanacağı hiç aklıma gelmezdi.
Gördüğüm kadarıyla her ikisi de mükemmel, ahlaklı, temiz, çalışkan ve işini iyi yapan insanlardı. Şimdi bunların ikisi de cezaevinde. Onları tanıdığım için bu misalleri verdim ama bunların dışında da onlarca insan her gün bir şekilde cezaevine giriyor. Aylardır haklarında iddianame yazılmıyor, cezaevinden çıkacakları günü bekliyorlar; anneler ağlıyor, babalar ağlıyor, çocuklar ağlıyor, eşler ağlıyor. Maalesef böyle bir ortam içindeyiz.
Ben hukukçuyum. Hukuku ve adaleti önceleyenler, Anayasa Mahkemesi’nin ikinci defa verdiği Tayfun Kahraman kararınını birkez daha okusunlar ve adli yargılama da hak ihlalinin ne olduğunu görsünler.
Herhangi bir konu hakkında bir suç şüphesi ve kuvvetli delil bulunursa soruşturmalar yapılır, bunlara karşı değiliz. Ama soruşturmalar konusunda da hem Ceza Muhakemesi Kanunu'ndaki usullere riayet edilmeli hem de işin insani, vicdani ve hukuki boyutu hiçbir zaman ihmal edilmemelidir.
Son zamanlarda sabaha karşı evlerinden gece kıyafetleriyle alınanlar, götürülenler... İşinin başındayken, hatta belediyeler birliği başkanıyken ve şu ana kadar hakkında hiçbir suç iddia edilmemiş bir insan hakkında maalesef insanları rencide edecek birtakım tavırların içerisindeyiz. Bütün bunların hukuki bir zeminde olması lazım. Yani işin başında yapılması gerekenler, elbette hukukçularımızın bildiği işlerdir. Burada insanların taşıdığı kimlikler, toplum içerisindeki değerleri, yaptığı işlerle ilgisi ve bağlantısı ayrıca soruşturulabilir. Bunlar için usulde de hükümler vardır. İnsanları rencide edecek, toplum içinde küçük düşürecek, eşinin ve çocuklarının karşısında mahcup edecek bir suçlamayı ellerinde hiçbir delil olmadan –veya "yoksa bunları daha sonra temin ederiz" inancıyla– yapmak ve süreci sadece itirafçı, etkin pişmanlık veya şu ya da bu sıfatları taşıyan insanların iddialarından ibaret kılmak kabul edilemez. Soruşturmalarda çok daha ciddi, hukuki ve insani hareket etmemiz lazım. Hâlâ hakkında 8, 9 aydır dava açılmasını bekleyen insanlar olduğunu biliyorum. Adalet Bakanımızın da İçişleri Bakanımızın da bu konularda hassasiyet gösterdiğine inanıyorum; ancak hem kolluk kuvvetlerimizin hem de bazı savcılarımızın bu işlerde daha dikkatli olmaları gerektiğine inanıyorum.
Tüm bunlardan dolayı bir dram yaşanıyorsa, ben bundan korkuyorum. Dindar insanlar şu sözden korkarlar: "Bu yaptığımız iş gayretullaha dokunur mu?"
Bu kelimeyi belki yeni yetişen gençlerimiz veya bu işten uzak olan insanlar bilmeyebilir. Ama bu bizi derinden korkutan, endişelendiren bir konudur. Eğer bu gözyaşları gayretullaha dokunursa, Türkiye'de biz felah bulamayız, bundan korkuyorum. Ne olur gözyaşları dinsin, ızdıraplar dinsin. "Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun." Değerli dostum Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ün bu sözü gerçekten hepimiz için ortak bir inançtır."