Kısa Dalga - DEM Parti Meclis Grubu, 4 Kasım 2016'da aralarında eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın da bulunduğu milletvekillerinin tutuklanmasının 10. yılında "Siyasi tutsaklara özgürlük" pankartı ile Adalet Bakanlığı önünde açıklama yaptı.
DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, "4 Kasım darbesine giden yol dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla başlamıştı; bu, siyaseti vesayet altına almak isteyen bir anlayışın sonucuydu. Nitekim 4 Kasım 2016’da bu gözaltı süreciyle birlikte aslında Türkiye’de adalet ve yargı sisteminin çöküşünü hep birlikte yaşadık, izledik. O günden bugüne süre gelen bu anlayışın sonucunda bugün ülkenin her yerini adaletsizlik kaplamış durumda. İşte o yüzden buradayız ve buradan sesleniyoruz: Artık buna son vermenin zamanı gelmiştir. Adalet Bakanlığı'nın önümüzdeki döneme baktığında öncelikli işlevi bu adaletsizlikleri sona erdirmek olmalıdır. Mahkemelerin, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına yaklaşan bir yerden değil; tam tersine hukuksuzluk üreten bir yerden ortaya koymuş oldukları sonuçlar ülkeyi adeta bir çöküşe sürüklemiştir" dedi.
"Siyasi tutsaklığın olduğu bir ülkede yaşamak istemiyoruz"
Temelli, şöyle konuştu:
"Bugün Kobani kumpas davası belki de bu anlamıyla en önde gelen, bu kötülüğü en iyi açıklayan davadır. Bakın iddianamesine; iddianamenin içinde hiçbir delil yoktur, elle tutulur hiçbir tarafı yoktur. Ama bizim eş başkanlarımız ve arkadaşlarımız on yıldır cezaevinde tutsak edilmeye devam ediyor. Mahkemeler hukuk, Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını tanımıyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil ve bu tanımazlığın sonucunda adaletsizlik dalga dalga yayılıyor. Anayasa’yı tanımayan bir mahkeme olabilir mi?
Ben buradan Adalet Bakanlığı'na sesleniyorum: Siz aynı zamanda Hakimler ve Savcılar Kurulu Başkanısınız. Yargının etik kurallarının nasıl olması gerektiğine karar veren bir yerdesiniz. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımayan bir mahkemeye karşı böyle sessiz kalabilir misiniz? Bu ne anlama gelir? Bu artık hukuk devletinin yok sayıldığı anlamına gelir. Nitekim de öyle oluyor. Bugün hâlâ AİHM'nin kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş cezaevinde tutsaksa, Figen Yüksekdağ cezaevinde tutsaksa; arkadaşlarımız sadece Kobani kumpas davasında değil, Ayşe Gökkan ve Leyla Güven gibi tüm siyasetçiler bu çarkın içinde yok edilmeye çalışılıyorsa bunu kabul etmemiz mümkün değil. İşte bu nedenle buradayız.
Siyasi tutsaklığın olduğu bir ülkede yaşamak istemiyoruz, böyle bir adaletsizliğe katlanmak istemiyoruz. Eğer bir ülkede siyasi tutsaklar varsa orada siyasetin özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Bu anlayışa son verilmesi çağrısını bir kez daha Adalet Bakanlığı önünden yapıyoruz. Çünkü bu anlayışa son verilmediği sürece Türkiye’de siyasetin önünün açılması, yaşadığımız sorunların —özellikle de içinde bulunduğumuz sorunların— son bulması mümkün değildir."
"Öcalan’ın yaşam ve çalışma koşullarının özgürleştirilmesi gerekiyor"
"Türkiye tam 27 yıldır aslında bir İmralı tecrit düzeninin altında buralara geldi. 2016’daki siyasi darbenin de dayandığı referans buydu. İstisnai hukuk anlayışıyla buralara kadar geldik ama şimdi bir sürecin içinden geçiyoruz" diyen Temelli, şöyle devam etti:
"Dolayısıyla dünün ve geçmişin muhasebesini yapıp tüm bu sorunlardan kurtulmak için karşımızda çok önemli bir fırsat var. Bu fırsatı bir kez daha hatırlatmak, bu darbe mekaniğinden kurtulmak, siyasi tutsaklıkların son bulması ve kayyum anlayışından kurtulmak için Barış Anneleri bu hafta Ankara’daydı. Geldiler, Kurtuluş Parkı’nda nöbet tuttular; bütün siyasi partilerle görüşmeler gerçekleştirdiler, açıklamalar yaptılar. Meclis Başkanı, Adalet Bakanı ile görüştüler. Çok önemli şeyler dile getirdiler. Artık bu barışın bir an önce hayata geçmesi, tıkalı olan bütün yolların açılması için Ankara’dan büyük bir çağrıda bulundular: Biz artık 4 Kasım 2016’da başlayan bu darbe sürecine, bu darbe mekaniğine son vermek istiyoruz. Barış sürecinin önünün açılmasını istiyoruz. Adalet Bakanlığına geldiklerinde çok önemli bir mesaj verdiler; dediler ki: 'Biz İmralı’ya gitmek istiyoruz, Sayın Öcalan’la görüşmek istiyoruz.'
Biz de istiyoruz, içeride binlerce dilekçemiz var. İmralı’nın kapılarının artık tamamıyla açılmasını istiyoruz. Çünkü bu sürecin asıl aktörü, başmüzakerecisi ve baş muhatabı Sayın Öcalan’dır. Dolayısıyla ortada bir müzakere varsa bu müzakerenin bir an önce demokratikleştirilmesi gerekir. Sayın Öcalan’ın yaşam ve çalışma koşullarının özgürleştirilmesi gerekiyor. Ancak demokratik bir müzakere zemininde sürecin sağlıklı ilerleyebileceğine inanıyoruz. Eğer bu süreç sağlıklı ilerleyebilirse biraz önce bahsettiğimiz bütün sorunların ortadan kalkabileceğine inanıyoruz. Ama maalesef hâlâ dilekçelerimiz içeride tutulmaya devam ediliyor. Biz buradan Adalet Bakanlığı'na bir kez daha sesleniyoruz: Bu dilekçeleri işleme koyun; anneler İmralı’ya gitsin, siyasetçiler İmralı’ya gitsin, akademisyenler, gazeteciler ve toplumda bu meseleyle ilgilenen herkes bu müzakerenin bir parçası olsun. Bir parçası olsun ki Türkiye özlemini duyduğu barışa kavuşsun. Bir parçası olsun ki bu barışın üzerinde Türkiye demokratikleşsin. Türkiye demokratikleşebildiği ölçüde bir hukuk devletini var etmek, yargının bağımsız ve tarafsız olmasını sağlamak mümkün olacaktır. Nasıl ki adaletsizliğe dair her yol Adalet Bakanlığı'nın önünden geçiyorsa, demokrasiye ve barışa dair her yol da İmralı’dan geçiyor. O yüzden buradan bir kez daha sesleniyoruz: İmralı’nın kapılarını açın."