Kısa Dalga - Yemen’deki İran destekli Husiler, 19 Eylül’de Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki “hassas noktaları” füze ve insansız hava araçlarıyla hedef aldıklarını açıkladı. Suudi Arabistan, Riyad’a yönelen balistik füzenin hava savunma sistemleri tarafından düşürüldüğünü, saldırıda can kaybı veya hasar meydana gelmediğini bildirdi.
Ancak saldırının önemi yarattığı fiziksel hasardan daha büyük. Husiler aynı dönemde Suudi Arabistan’ın petrol ihracatı açısından kritik önemdeki Yanbu’yu, Taif’i, Baysh’i ve Kızıldeniz’deki Farasan Adaları’nı hedef aldıklarını öne sürdü. Aramco tesislerinde büyük yangınlar çıktığı iddiası bağımsız kaynaklarca doğrulanmadı. BBC’nin aktardığı saldırı, çatışmanın yeniden Suudi Arabistan’ın merkezine taşındığını gösterdi.
Associated Press, Suudi Arabistan’ın elindeki önleyici füze stoklarının azaldığını ve Riyad’ın Fransa, İngiltere, Pakistan ve Mısır’dan hava savunma desteği istediğini bildirdi. AP’nin haberine göre, ABD istihbarat desteği sağlasa da doğrudan askerî müdahaleden uzak duruyor.
Bu tablo, Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan’la yaptığı savunma anlaşmasının neden kısa sürede hayati önem kazandığını da açıklıyor.
Hürmüz’den Babülmendep’e iki taraflı kuşatma
Husilerin Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki ilerleyişi, çatışmanın yalnızca Suudi Arabistan ile Yemen arasındaki sınır hattından ibaret olmadığını gösteriyor. Hürmüz Boğazı’ndaki ulaşım İran savaşı nedeniyle aksarken, Babülmendep Boğazı çevresindeki Husi varlığı Suudi petrolünün Kızıldeniz üzerinden dünyaya ulaştırıldığı alternatif güzergâhı da tehdit ediyor.
London School of Economics öğretim üyesi ve Ortadoğu uzmanı Fawaz Gerges, Husilerin Babülmendep yakınlarındaki stratejik adaları ele geçirmesini “oyun değiştirici” olarak nitelendirdi. Gerges’e göre bu durum Husilere Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, ABD ve dünya ticareti karşısında çok daha geniş bir jeopolitik ve ekonomik baskı gücü kazandırdı.
Middle East Institute uzmanı Alex Vatanka ise Körfez ülkelerinin önündeki temel sorunun artık İran’a güvenip güvenmemek olmadığını belirtti. Vatanka’ya göre bölge ülkeleri, ABD’nin kendilerini içinde bulundukları çıkmazdan çıkaramayacağını gördükçe “Washington’ın tepkisine bakmaksızın İran’la kendi anlaşmalarını yapmak zorunda kalabileceklerini” düşünüyor.
Eski ABD’li müzakereci Aaron David Miller da Husilerin klasik anlamda İran’ın emir-komuta zincirinde hareket eden bir vekil güç olmadığını vurguladı. Miller’a göre Husiler, coğrafi konumlarını kullanarak dünya ticaretini ve küresel petrol ekonomisini etkileyebilecek bağımsız bir kapasiteye sahip. Bu değerlendirmeler, “İran destekli” tanımının Husilerin bütün kararlarının Tahran tarafından alındığı anlamına gelmediğine işaret ediyor. Reuters’ın uzman görüşlerine yer verdiği analiz İran ve Husilerin iki kritik enerji güzergâhı üzerinde eş zamanlı baskı kurduğunu belirtiyor.
Fransız gazetesi Le Monde’un başyazısında da Babülmendep’ten dünya deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 9’unun geçtiği hatırlatıldı. Gazete, Husi ilerleyişinin ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın yarattığı bölgesel kargaşadan beslendiğini, İran’ın çatışmadaki doğrudan rolünü reddetmesine rağmen gelişmelerden stratejik olarak yararlandığını yazdı. Le Monde’un değerlendirmesine göre kriz, ABD’nin Körfez ülkelerine verdiği güvenlik garantilerinin zayıflığını da görünür hale getirdi.
Fidan’ın iki kritik cümlesi
Türkiye açısından tartışmanın merkezinde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları bulunuyor.
Fidan, Husilerin saldırıları sonrasında Türkiye’nin Suudi Arabistan’a destek verip vermeyeceği sorusunu yanıtlarken şunları söyledi:
“Bizim anlaşmamıza baktığımız zaman ülkelerin birbirlerine karşı bir müttefiklik sorumluluğu var. Cumhurbaşkanımız da sözünün eri olan bir lider. Devlet olarak imza attığımız bir konu var.”
Fidan ardından desteğin kapsamı konusunda şu ifadeyi kullandı:
“Bu noktada askerî ihtiyaçları, özellikle belli teknik konularda olabilir. Bunu da karşılama yönünde bir sıkıntımız olmaz.”
Fidan’ın açıklamasında iki mesaj öne çıkıyor. Birincisi, hükümetin Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı siyasi bir niyet beyanı değil, Türkiye’ye “müttefiklik sorumluluğu” yükleyen bir düzenleme olarak gördüğü. İkincisi ise bu sorumluluğun şimdilik “belli teknik konular” ile sınırlandırılmaya çalışılması.
Ancak “teknik ihtiyaçlar” radar ve erken uyarı desteğinden önleyici füze ve mühimmat sağlanmasına, istihbarat paylaşımından Türk askerî uzmanlarının Suudi Arabistan’da görevlendirilmesine kadar oldukça geniş bir alanı kapsayabilir.
Hava savunma sistemini çalıştıran Türk personelinin bir Husi füzesini düşürmesi veya Türk radarlarının Yemen’deki hedeflere karşı kullanılması halinde “teknik destek” ile “savaşa katılma” arasındaki çizgi bulanıklaşabilir.
Fidan’ın “kamuoyuna yansımayan görüşmeler” yapıldığını söylemesi ve Mekke İttifakı’nı “çok oyun değiştirici bir platform” olarak tanımlaması da Ankara’nın meseleyi geçici bir dayanışma mekanizmasından daha ileri bir noktada gördüğüne işaret ediyor. Fidan’ın açıklamasının tamamı ittifakın başka ülkelere genişletilmesinin planlandığını da gösteriyor.
Uzmanlar: Üç ülkenin ortak düşmanı yok
Anlaşmayı değerlendiren uzmanlar, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın askerî kapasitelerinin birbirini tamamlamasının tek başına işleyen bir ittifak kurmaya yetmeyeceğine dikkat çekiyor.
Jeopolitik araştırmacı Sankalp Gurjar, LinkedIn’de paylaştığı analizinde anlaşmayı “kısa vadeli çıkar evliliği” olarak nitelendirdi. Gurjar, üç ülkenin ortak değerlere, ortak çıkarlara ve aynı tehdit algısına sahip olmadığını belirterek “Üç ülkenin ortak bir düşmanı yok. Bu anlaşmayı bir arada ne tutacak?” sorusunu yöneltti. Gurjar’ın sosyal medya değerlendirmesi, ittifakın bugün karşı karşıya kaldığı sorunu özetliyor.
Suudi Arabistan İran’ı ve Husileri doğrudan güvenlik tehdidi olarak görüyor. Pakistan, Suudi Arabistan’a ekonomik ve askerî bakımdan bağımlı olmakla birlikte İran’la uzun bir sınırı paylaşıyor; ülke içindeki Şii nüfus nedeniyle mezhep geriliminin büyümesinden endişe ediyor. Türkiye ise İran’la rekabet etmesine rağmen komşuluk, enerji, ticaret, Irak, Suriye ve Kürt meselesi gibi başlıklarda Tahran’la ilişkilerini bütünüyle koparamıyor.
Indian Express’te yayımlanan analizde, Ortadoğu araştırmacısı Sabine Ameer, Mekke Anlaşması’nın NATO’ya benzetilmesinin yanıltıcı olduğunu yazdı. Ameer’e göre NATO’nun yerleşik komuta düzeni, askerî planlaması ve kurumsal bürokrasisi bulunurken Mekke İttifakı henüz bunların hiçbirine sahip değil. Daha önemlisi anlaşma üç ülkede de iç hukuk onay süreçlerini tamamlamadı ve karşılıklı savunma hükümleri henüz hukuken bağlayıcı hale gelmedi. Ameer’in analizine göre ittifak siyasi olarak ilan edilmiş olsa da askerî bakımdan henüz operasyonel değil.
Türkiye Millî Savunma Bakanlığı ise sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada anlaşmanın NATO’ya alternatif veya rakip olmadığını, bölgesel güvenliğe katkı sağlamayı hedeflediğini savundu. Bakanlık; hava savunması, insansız sistemler, elektronik harp, ortak üretim ve askerî tatbikat alanlarında işbirliği planlandığını açıkladı. Bakanlığın paylaşımı, ittifakın yalnızca siyasi dayanışmadan ibaret olmadığını ortaya koyuyor.
Pakistan’da da “savaşa sürüklenme” kaygısı
Türkiye’deki tartışmanın benzeri Pakistan’da da yaşanıyor. King’s College London’dan savunma uzmanı Ayesha Siddiqa, Pakistan yönetiminin anlaşma yapılırken bölgesel tehditleri ve kısa süre içinde asker gönderme baskısıyla karşılaşma ihtimalini yeterince hesaplamadığını söyledi.
Siddiqa’ya göre Pakistan’ın Husilere karşı savaşa katılması İran’la ilişkileri bozmanın yanında ülke içindeki Şii toplulukların tepkisine, Belucistan’daki çatışmaların büyümesine ve Afganistan sınırındaki güvenlik sorunlarının ağırlaşmasına yol açabilir.
İslamabad merkezli Pak Institute for Peace Studies Direktörü Muhammed Amir Rana ise Pakistan’ın Yemen topraklarındaki bir operasyona katılmamak için elinden geleni yapacağı görüşünde. Pakistanlı yetkililer de şimdiye kadar Mekke Anlaşması çerçevesinde askerî bir karşılık üzerinde görüşülmediğini, ancak “zamanı geldiğinde” yükümlülüklerin yerine getirileceğini açıklıyor. Guardian’ın uzman görüşlerine yer verdiği analiz, İslamabad’ın ekonomik bağımlılığı ile İran’la çatışmama isteği arasında sıkıştığını gösteriyor.
Pakistan’daki bu kaygılar Türkiye açısından da anlamlı. Anlaşmanın üyelerinden biri savaşa katılmadan yalnızca diplomatik destek verirken diğerinin askerî sorumluluk üstlenmesi, ortak savunma ilkesini daha başlangıçta tartışmalı hale getirebilir.
Anlaşma var; metni ve onayı yok
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı 7 Ağustos 2026’da imzaladığı açıklandı. Kamuoyuna duyurulan en önemli hükme göre ülkelerden birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye birden yapılmış sayılacak.
Dışişleri Bakanlığı 30 Ağustos’ta anlaşma kapsamında kurulan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi’nin ilk toplantısının İstanbul’da yapılacağını duyurdu. Toplantıya dışişleri ve savunma bakanlarıyla genelkurmay başkanlarının katılması, yapının diplomatik istişare mekanizmasının ötesine geçmesinin planlandığını gösterdi. Dışişleri Bakanlığının açıklaması anlaşmayı resmen “imzalanmış” olarak tanımlıyor.
Buna karşılık anlaşmanın tam metni, “silahlı saldırı”nın tanımı, müdahalenin otomatik olup olmadığı, her ülkenin kendi anayasal karar süreçlerinin korunup korunmadığı ve anlaşmadan çekilme koşulları açıklanmadı.
İYİ Parti Grup Başkanvekili Turhan Çömez de anlaşmanın açıklanmasının ardından sosyal medya hesabından “Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalamışız. Bizim de yeni haberimiz oldu” diyerek TBMM’nin bilgilendirilmemesine tepki gösterdi. Çömez’in paylaşımı, anlaşmanın içeriği kadar hangi usulle yapıldığına ilişkin tartışmayı da gündeme getirdi.
Anayasa’nın 90. maddesine göre yabancı devletlerle yapılan anlaşmaların onaylanması kural olarak TBMM’nin bunu bir kanunla uygun bulmasına bağlı. Karşılıklı askerî yardım yükümlülüğü getiren bir savunma anlaşmasının ekonomik veya teknik nitelikteki anlaşmalara tanınan istisnalar içinde değerlendirilmesi güç.
Dolayısıyla siyasi olarak imzalanmış bir metnin bulunması, bu metnin uluslararası düzeyde yürürlüğe girmesi ve Türkiye’nin iç hukukunda bağlayıcı hale gelmesi aynı şey değil.
Türkiye hangi aşamada savaşın tarafı olur?
Anayasa’nın 92. maddesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisini TBMM’ye veriyor. Bunun istisnası, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası anlaşmaların gerektirdiği durumlar.
Mekke Anlaşması Meclis tarafından uygun bulunmadıysa, anlaşmaya dayanılarak Türk askerinin Suudi Arabistan’a veya Yemen çevresine gönderilmesi anayasal tartışma yaratır. Buna karşılık hükümet, ilk aşamada asker gönderme tezkeresi çıkarmadan silah ve mühimmat teslimatı, radar sağlanması, istihbarat paylaşımı, bakım hizmeti ve özel şirket personeli görevlendirilmesi gibi yöntemlere başvurabilir.
Riskin yükseldiği eşikler şöyle sıralanabilir:
- Türkiye’nin Suudi Arabistan’a silah ve önleyici füze satması,
- Türk personelinin sistemleri kullanmak üzere Suudi Arabistan’a gönderilmesi,
- Türk radar ve istihbaratının Husi hedeflerinin vurulmasında kullanılması,
- Türk savaş uçakları veya gemilerinin operasyonlara katılması,
- Türkiye’deki üslerin İran veya İran bağlantılı güçlere karşı kullanılması.
İlk aşama savunma ve ticaret ilişkisi olarak sunulabilir. Son iki aşama ise Türkiye’yi fiilen savaşın tarafına dönüştürür.
Türkiye İran karşıtı cepheye mi çekiliyor?
Fidan, anlaşmanın İran’a karşı olmadığını söylese de ittifakın ilk somut sınavı İran destekli Husilerin saldırıları oldu. Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın savunmasına doğrudan katılması, Tahran tarafından kendi bölgesel caydırıcılığına karşı kurulmuş bir cephe olarak okunabilir.
İran’ın ilk tepkisinin Türkiye’ye doğrudan füze saldırısından çok diplomatik baskı, siber operasyonlar, istihbarat faaliyetleri ve bölgedeki bağlantılı gruplar üzerinden tehdit biçiminde olması daha muhtemel.
Ancak Türk askerlerinin Husi hedeflerine saldırması veya Türkiye’deki üslerin İran’a yönelik harekâtta kullanılması halinde risk seviyesi değişir. İran veya İran bağlantılı güçler bölgedeki Türk üslerini, gemilerini, askerlerini, şirketlerini ve enerji hatlarını hedef listesine alabilir.
Türkiye topraklarına doğrudan İran füzesi atılması düşük olasılıklı fakat sonuçları son derece ağır bir senaryo. Türkiye’nin NATO üyeliği nedeniyle böyle bir saldırı bölgesel savaşı çok daha geniş bir çatışmaya dönüştürebilir.
Bir Husi füzesinin Türk askerlerini veya Türk sistemlerini vurması da Ankara’da “saldırının arkasında İran var” söylemini güçlendirebilir. Ancak İran’ın Husilere silah ve teknoloji sağlaması, her Husi saldırısının hukuken İran devletine isnat edilmesi için tek başına yeterli değil. Buna rağmen savaş ortamında sorumluluğun istihbarat değerlendirmeleri üzerinden hızla İran’a yüklenmesi, daha geniş bir harekâtın siyasi gerekçesine dönüşebilir.
ABD’nin planı mı?
Trump yönetiminin Suudi Arabistan’ın Husilere karşı doğrudan askerî destek talebini geri çevirdiği bildiriliyor. ABD’nin kendi gemileri hedef alınmadıkça yeni bir Yemen cephesi açmak istemediği ve Husilerle görüşmeyi tercih ettiği belirtiliyor.
Bu durum, çatışmanın ABD açısından sorunsuz ilerleyen bir plan değil, İran’a karşı başlatılan savaşın denetlenemeyen sonucu olabileceğini düşündürüyor. Le Monde da ABD–İsrail harekâtının İran’ı teslim almak yerine Hürmüz ve Babülmendep’te yeni baskı alanları yarattığı görüşünde.
Bununla birlikte ortaya çıkan güvenlik düzeni Washington’ın bazı çıkarlarıyla örtüşüyor:
- İran ve müttefikleri üzerindeki baskı sürüyor.
- Suudi Arabistan’ın savunma yükünü ABD yerine bölgesel ortaklar üstleniyor.
- Türkiye ve Pakistan İran karşısında daha belirgin bir konuma itiliyor.
- ABD doğrudan askerî maliyet üstlenmeden bölgesel yük paylaşımından yararlanıyor.
Bu nedenle eldeki verilere dayanarak ABD’nin önceden kurduğu bir plandan çok, Washington’ın başlattığı savaşın yarattığı güvenlik boşluğunu Türkiye ve Pakistan’a doldurtabilecek bir sonuçtan söz etmek daha doğru.
Savaş seçimleri ertelemenin gerekçesi olabilir mi?
Türkiye’nin çatışmaya dâhil olması seçim takvimiyle çakışırsa başka bir tartışma da gündeme gelebilir.
Anayasa’nın 78. maddesine göre savaş nedeniyle seçimlerin yapılmasına imkân görülmezse TBMM seçimleri bir yıl erteleyebilir. Erteleme sebebi devam ederse karar aynı usulle tekrarlanabilir.
Ancak kararı Cumhurbaşkanı tek başına veremez. Her sınır ötesi operasyon veya güvenlik krizi de otomatik erteleme gerekçesi oluşturmaz. Savaşın seçimlerin yapılmasını gerçekten imkânsız hale getirdiğinin ileri sürülmesi gerekir.
Suudi Arabistan’a teknik destek verilmesi bu şartları tek başına oluşturmaz. Türkiye’nin saldırıya uğradığı veya doğrudan savaşın tarafı haline geldiği bir durumda ise iktidar Anayasa’nın 78. maddesini gündeme taşıyabilir.
Buradaki risk, hukuki şartlar oluşmadan önce “ülke savaşta”, “millî güvenlik tehdidi var” veya “seçim güvenliği sağlanamaz” söyleminin siyasi zemininin hazırlanması. Bunun iktidara yarayıp yaramayacağı ise kesin değil. Ekonomik krizin üzerine eklenecek asker kayıpları, yüksek enerji fiyatları ve bütçe yükü, iktidarın etrafında kenetlenme yaratabileceği gibi güçlü bir toplumsal tepkiye de dönüşebilir.
Asıl tehlike: Küçük adımlarla savaşın içine girmek
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın ilk gerçek sınavı imzalanmasından birkaç hafta sonra geldi. Uzman değerlendirmeleri, anlaşmanın ortak tehdit tanımı, hukuki bağlayıcılık ve askerî komuta bakımından ciddi boşluklar taşıdığını gösteriyor.
Buna karşılık Fidan’ın “müttefiklik sorumluluğu”, “kamuoyuna yansımayan görüşmeler” ve “askerî ihtiyaçları karşılarız” sözleri, Türkiye’nin katılım ihtimalinin artık teorik olmadığını ortaya koyuyor.
Hükümetin anlaşmanın tam metnini, TBMM ve Resmî Gazete sürecini, Suudi Arabistan’ın hangi yardımları istediğini ve Türk personelinin bölgede görevlendirilip görevlendirilmeyeceğini açıklaması gerekiyor.
Türkiye açısından temel tehlike, tek bir kararla savaşa girmekten çok, her biri “teknik destek”, “dayanışma” veya “savunma tedbiri” olarak sunulan küçük adımlarla çatışmanın içine çekilmesi. Böyle bir süreçte savaşın başladığı anı tespit etmek, çoğu zaman savaştan çıkmaktan bile daha zor olabilir.