Kısa Dalga - Türk tiyatrosunun usta isimlerinden Zihni Göktay hayatını kaybetti. Rahatsızlanmasının ardından hastaneye kaldırılan Göktay’ın yoğun bakımda tedavi gördüğünü ilk olarak tiyatro sanatçısı Nedim Saban duyurdu. Kısa süre sonra İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Göktay’ın vefat haberini kamuoyuyla paylaştı.
Polat, Zihni Göktay’ı “geleneksel tiyatromuzun büyük temsilcisi” ve İBB Şehir Tiyatroları’nın “yaşayan anıtı” olarak andı. Göktay’ın ölüm nedenine ilişkin ailesi ya da yetkili kurumlar tarafından ayrıntılı bir resmi açıklama yapılmadı.
80 yaşında hayatını kaybeden Zihni Göktay, yalnızca sahnede canlandırdığı rollerle değil, anlattığı hikâyelerle de Türk tiyatrosunun belleği haline gelen isimlerdendi. Bir söyleşisinde kendi hayatını anlatırken, tiyatroya nasıl tutulduğunu çocukluğundan, babasının terzi dükkânından, Gülhane Parkı’ndan, İsmail Dümbüllü’nün elinden ve Ankara Garı’nda sabaha kadar ezberlediği bir rolden geçirerek aktarmıştı.
“O mikrobu orada kaptım”
Abdullah Zihni Göktay, 2 Aralık 1945’te İstanbul Fatih’te doğdu. Pertevniyal Lisesi’nden mezun oldu. Tiyatroya ilgisi henüz çocuk yaşlarda başladı. Babası Terzi İbrahim Bey, Bulgaristan göçmeni bir aileden geliyordu; gençliğinde amatör tiyatro yapmış, Reşat Nuri’nin “Taş Parçası” oyununda ve Kırım’ın kurtuluşunu anlatan bir oyunda sahneye çıkmıştı.
Zihni Göktay, tiyatro sevgisinin kaynağını anlatırken babasını özel bir yere koyuyordu. Babası onu Gülhane Parkı’ndaki Şark Kıraathanesi’ne götürür, İbiş’li kukla oyunlarını, Hacivat-Karagöz gösterilerini, İsmail Dümbüllü’nün oyunlarını izletirdi. Bir de Darülbedayi’nin, yani Şehir Tiyatrosu’nun çocuk bölümüne götürürdü.
Göktay, o günleri anlatırken “O mikrobu orada kaptım” diyordu. Ama bunu bir hastalık gibi değil, ömür boyu sürecek bir güzellik gibi söylüyordu: “O güzelliği orada kaptım.”
Çocukken babasının aldığı Hacivat-Karagöz tasvirleriyle evde kendi perdesini kurmaya çalıştı. Bir gün oyun oynatmak için yaktığı mum devrildi, perde tutuştu. Sunay Akın’ın sözleriyle, “Hacivat-Karagöz oynatmak için mum yakan ama o mum devrilince perdeleri tutuşturan çocuk”, yıllar sonra Türk tiyatrosunun en sevilen ustalarından biri olacaktı.
İsmail Dümbüllü’nün eli omzunda
Zihni Göktay’ın belleğinde taşıdığı en önemli anlardan biri, babasının terzi dükkânında İsmail Dümbüllü ile karşılaşmasıydı.
Okuldan döndüğü bir gün, Fatih’teki baba dükkânına uğradığında İsmail Dümbüllü ve onun pişekârı Tevfik İnce de oradaydı. Babası ütünün başından seslendi: “İsmail Hoca, bizim mahdum da tiyatroyla ilgileniyor, Eminönü Halkevi’ne devam ediyor.”
Dümbüllü onu yanına çağırdı: “Gel o zaman, öp elimi.” Göktay elini öptü. Dümbüllü de sırtını sıvazlayarak ona şöyle dedi: “Cenab-ı Hak benim gördüğüm umurları sana da nasip etsin.”
Göktay, bu anı yıllar sonra hâlâ duygulanarak anlatıyordu: “Bir nevi peştemal kuşandım. Hâlâ onun omzumdaki elini, sırtıma vuruşunu taşıyorum.”
Bu temas, onun için sanat hayatının ilk büyük ödülüydü. Daha sonra Dümbüllü adına verilen ödüller de aldı ama en büyüğü, kendi deyimiyle, ustanın omzuna dokunmasıydı.
Eminönü Halkevi’nden Ankara Meydan Sahnesi’ne
Zihni Göktay’ın amatörlük yılları 1960-1964 arasında İ.M.T.B. Gençlik Tiyatroları ve Eminönü Halkevi’nde geçti. Genç yaşta tiyatroya bağlandı; ailesinin bir bölümü onun bu tercihini kabullenmekte zorlandı. Kendisi de bunu mizahla anlatırdı. Dayılarının çocukları mühendis, mimar, eczacı olurken, kendisinin “müspet ilimlerin hepsinde sınıfta kaldığını” söylerdi.
Ama tiyatro artık kanına işlemişti.
Profesyonel tiyatroya geçişinde ilginç bir dönemeç vardı. Gençlik tiyatrosunda “Yılanların Öcü”nde oynadığında seyirciler arasında Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt da vardı. Yaşar Kemal, 18 yaşındaki Göktay’ın yaşlı bir köy ihtiyarını canlandırmasını beğendi. Ona “Sen artık biraz profesyonel ol” dedi ve Gülriz Sururi-Engin Cezzar topluluğunda sahnelenecek “Teneke” için kart verdi.
Göktay, bu fırsatın heyecanıyla Galatasaray Postanesi’nin önünden geçerken Erdinç Üstün’e rastladı. Üstün ona “Vazgeç, gel Ankara’ya gideceğiz” dedi. Ankara Meydan Sahnesi’nin oyuncuya ihtiyacı vardı. Göktay o anda kararını değiştirdi. Kendi anlatımıyla, 10-15 saniyelik bir karşılaşma hayatının yönünü değiştirdi.
“Ankara Garı’nda üşürüm, ağlarım ama ayağımın üzerinde dururum” diyerek Ankara’ya gitti. Gidiş o gidişti; Ankara Meydan Sahnesi’nde 10 yıl kaldı.
Ankara Garı’nda ezberlenen rol
Göktay’ın Ankara Meydan Sahnesi yıllarına dair anlattığı en çarpıcı hikâyelerden biri Haldun Taner’in “Eşeğin Gölgesi” oyunuyla ilgiliydi.
1964-1965 sezonunda, Ankara’ya gidişinin üzerinden henüz 10 gün geçmişti. Oyunda birkaç küçük rolü vardı. Ancak genel prova gecesi başrol oyuncusu Teoman Özer, asker kaçağı olduğu gerekçesiyle inzibatlar tarafından götürüldü. Prömiyere iki gün kalmıştı. Çetin Köroğlu, genç Zihni Göktay’a döndü ve “Sen oynayacaksın” dedi.
Göktay, arkadaşları arasında çok hızlı ezber yaptığı için “Hafız” diye anılıyordu. Ama bu kocaman bir roldü.
O gece kaldığı otelin kapısına gittiğinde, 10 günlük borcunu ödemeden içeri alınmadı. Kasım soğuğunda Ankara sokaklarında kaldı. Elinde oyun metniyle Ankara Garı’na yürüdü. Bekleme salonunda bir süre oturdu; sonra salon temizleneceği için oradan da çıkarıldı. Peronda, havagazı lambalarının altında sabaha kadar yürüyerek rolünü ezberledi.
Sabah Meydan Sahnesi’ne gittiğinde ağlayarak yaşadıklarını anlattı. Tiyatro müdürü İhsan Sanıver ona “Oğlum sen benden avans isteseydin ya” dediğinde, Göktay’ın cevabı “Utandım” oldu.
İki gün sonra prömiyere çıktı. Salonda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mevhibe İnönü, İsmet İnönü ve dönemin önemli izleyicileri vardı. Ankara Garı’nda sabaha kadar üşüyerek çalışan genç oyuncu, o gece sahneye çıktı ve oyunu kurtardı.
Şehir Tiyatroları’nda “15+1”
Ankara Meydan Sahnesi’nin 1973’te kapanmasının ardından Zihni Göktay İstanbul’a döndü. Kendi sözleriyle, “Salı pazarında limon satacak hali yoktu”; 10 yıl tiyatro yapmış, önemli roller oynamıştı. İstanbul Şehir Tiyatrosu’na başvurdu.
O sırada genel sanat yönetmeni Vasfi Rıza Zobu’ydu. Kadro yoktu; ancak yevmiyeli figüranlık mümkündü. Göktay bunu kabul etti. Kısa süre sonra İstanbul’da belediye yönetimi değişti, Ahmet İsvan’ın başkanlığı döneminde Muhsin Ertuğrul yeniden Şehir Tiyatroları’nın başına getirildi.
Muhsin Ertuğrul’un kuruma dönüş şartlarından biri, yıllardır kadro bekleyen sanatçılar için kadro verilmesiydi. 15 kişilik bir liste vardı. Ancak Ertuğrul, Göktay’ı sahnede izlemişti. Onu Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun girişindeki masanın yanına çağırdı.
Göktay’ın anlattığına göre Ertuğrul, “Vasfi bana 15 kişilik liste bırakmış. Onların da hakkını yemeyelim ama seni de buraya yazıyorum” dedi. Elindeki kırmızı kalemle onun adını da listeye ekledi.
Göktay bunu yıllar sonra “15+1” diye anlatacaktı. Böylece İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yarım asrı aşacak yolculuğu başladı.
“Lüküs Hayat”ın unutulmaz Rıza’sı
Zihni Göktay’ın adı, Şehir Tiyatroları tarihinin en uzun soluklu ve en sevilen yapımlarından “Lüküs Hayat” ile özdeşleşti. 1984-1985 sezonunda Rıza rolünü üstlendi. Ama bu rol onun zihninde çok daha önce başlamıştı.
Göktay, “Lüküs Hayat”ı 1962’de Muammer Karaca’dan izlemişti. O gün kendi içinde bir dilek tutmuştu: Bir gün Rıza’yı oynamak istiyordu. Yıllar sonra oyunun Şehir Tiyatroları’nda sahneleneceğini duyunca, hayatında hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Rol istedi.
Gencay Gürün, Haldun Dormen ve yönetim kurulu üyelerinin bulunduğu toplantıya randevusuz girdi. “Ben bu oyunu, Rıza rolünü çok istiyorum. Sizi mahcup etmeyeceğime yemin ederim” dedi. Hatta rol verilmezse içinde ukde kalacağını şu sözlerle anlattı: “Ben ölürsem, benim mezarımın üzerinden duman tüter.”
Rol ona verildi. Göktay’ın Rıza’sı, yalnızca bir karakter değil, sahne üstünde yaşayan bir hafıza oldu. Kendisi “Lüküs Hayat”ı yalnızca hafif bir müzikal olarak değil, sınıfsal bir çatışmanın sahneye taşınmış hali olarak görüyordu. Rıza’yı da “tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyen, menfaati için arkadaşlarını satabilen ama kızamadığınız şirin bir adam” diye tarif ediyordu.
Tuluat ustalığı: Sahneye giren kediyi oyuna almak
Zihni Göktay’ın oyunculuğunu özel kılan yanlardan biri tuluat, yani sahne üstünde doğaçlama refleksiydi. Bunu anlatırken, sahnede beklenmedik bir olayla karşılaşmayı “türbülansa yakalanmış bir uçağı en yakın havaalanına sağ salim indirmeye” benzetirdi.
“Lüküs Hayat” oynanırken bir gün sahneye bir kedi girdi. Seyirci gülmeye başladı. Göktay önce arkadaşlarının sahne arkasında bir şaka yaptığını sandı; sonra kediyi gördü. Kedi, ışıklardan ürkmüş halde perdenin kenarında duruyordu.
Göktay hemen oyunu bozmadı, kediyi oyuna kattı. Eğilip ona şöyle dedi: “Arkadaş, sen yanlış yerdesin. Sen Broadway’de Cats müzikalinde oynuyorsun. Biz burada Lüküs Hayat oynuyoruz. Sen git, ben oyuna devam edeceğim.”
Salonda alkış koptu. Bu an, onun tuluat ustalığının en sevilen örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı.
Sinema, televizyon ve seslendirme
Zihni Göktay, tiyatronun yanı sıra sinema, televizyon ve seslendirme alanında da geniş bir izleyici kitlesinin tanıdığı bir isim oldu. “Tosun Paşa”da Tellioğlu Ruhi, “Meraklı Köfteci”de Zühtü ve akıl hastanesindeki deli, “Atla Gel Şaban”da at yarışı meraklısı Halil, “Fahriye Abla”da Fahriye’nin dayısı, “Hababam Sınıfı Merhaba”da edebiyat hocası Üçbuçuk Yusuf rolleriyle hatırlandı.
Televizyonda “Bizimkiler”de Muvaffak Bey, “Koçum Benim”de okul müdürü İsmail Bey, “Kuruntu Ailesi”nde Bayram Efendi, “Zaman Mekan Makinesi”nde Mucit karakterleriyle izleyici karşısına çıktı. İstanbul Radyosu’nda da uzun yıllar radyo tiyatrosu alanında yönetmen ve oyuncu olarak çalıştı.
“Perdesi tutuşan çocuk”tan sahnenin yaşayan hafızasına
Zihni Göktay’ın sanat yaşamı, bir çocuğun Gülhane Parkı’nda İbiş’i izlemesiyle, evde Hacivat-Karagöz oynatırken perdeyi tutuşturmasıyla başladı. Babasının terzi dükkânında İsmail Dümbüllü’nün elini öpmesiyle yönünü buldu. Ankara Garı’nda sabaha kadar rol ezberleyerek sınandı. Muhsin Ertuğrul’un “15+1” listesiyle Darülbedayi’ye bağlandı. “Lüküs Hayat”la kuşakların hafızasına yerleşti.
Göktay, geleneksel tiyatronun yalnızca biçimini değil, ruhunu da taşıyan sanatçılardandı. Ustasından aldığı eli sahneye, sahneden seyirciye aktardı. Onu izleyenler için Zihni Göktay, yalnızca çok sevilen bir oyuncu değil; eski İstanbul’un, Darülbedayi disiplininin, tuluat zekâsının ve halkla bağını hiç koparmayan tiyatro anlayışının yaşayan hafızasıydı.