Prof. Dr. GÜLEN ELMAS ARSLAN
2026 yazıyla birlikte CHP’ye mahkeme kararı ile butlan yönetimi geldi. Öte yandan yönetimden uzaklaştırılan Özel ve ekibi ise şu sıralar yeni bir parti kurma çalışmaları içerisindeler. Bu yazı bir parti emekçisi olarak geçmişteki bazı konulara ışık tutmak ve Özel yönetimine sahip çıkmak gereği üzerine kurgulanmıştır.
Öncelikle yazıma önemli bir tespit ile başlamak gerektiğini düşünüyorum. Emperyalizm bir ülkede kendi çıkarları doğrultusunda bir partiyi eğer iktidarda tutmak istiyorsa o ülkenin kurucu partisini de dizayn etmediğini düşünmek saflık olur. Butlan yönetimini de tamamen bu kapsamda ele almak gerekir.
Şimdi de bir CHP emekçisi olarak tecrübelerim üzerinden görüşlerimi paylaşmak istiyorum:
Baykal’ın genel başkan olduğu 2004 yılında doçentliği alır almaz CHP bilim kuruluna davet üzerine katıldım. Kılıçdaroğlu genel başkan olduğunda ise 2009 yerel seçimlerinin sağlıklı yapılmadığı ile ilgili derin kuşkularımız ve ulaştığımız kanıtlar nedenleriyle CHP bünyesinde Gazi Üniversitesinden bir iki akademisyen arkadaş “Seçim Koordinasyon Merkezi”ni kurma çalışmalarını başlattık. Merkezin iki ayrı amacı vardı: birincisi seçim akşamları tam oy sayımını gerçekleştirecek bir otomasyon sistemi kurmak, ikincisi de alan çalışması ile seçmene ulaşmak ve böylece tam sandık hakimiyeti ve propagandanın birlikte yürütülmesi ile seçimlerde “seçim sonuçları ve alan uyumsuzluğu varsa” ifşa edilmesini sağlamak. Akademisyen arkadaşım bu projenin otomasyon kısmıyla ilgiliydi. Bu çalışmanın alanda yapılacak olan “Sandık Temelli Örgütlenme Modeli” kurgusu ise tamamen bana aitti. Alan çalışmasını yapmazsak, sandıklarda tam hakimiyet sağlamazsak otomasyonun tek başına işe yaramayacağı ve kolay sabote edileceği açıktı. Bunu o dönem de çok vurguladım ancak sesimi kimseye duyuramadım. Zira “sandık temelli örgütlenme modelinin”; hem örgütün seçimden seçime değil kesintisiz daha etkin çalışmasını ve tabana ulaşmasını sağlamak, hem de tam sandık hakimiyetini başarmak gibi önemli sonuçlarının olmasının yanında, seçmem tabanının tam resmini çekme ve seçimin her aşamadaki hilelerin minimize edilmesini sağlama gibi çok amaçlı kurgusal bir yapısı vardı.
Çalışmalarımızı sürdürürken Mart 2010 tarihinde CHP’nin genel merkezdeki tüm birimlerinden temsilcilerin katıldığı bir toplantıda ben bu alan çalışması kurgusu konusunda kapsamlı ve oldukça başarılı bir sunum yaptım. Sonuç olarak başıma ne geldiyse bu sunumdan sonra geldi. Sandık temelli örgütlenme modelinin rafa kaldırılması ve benim bu çalışmalardan uzaklaşmamı sağlamak için önce Emrehan Halıcı, sonra proje yönetimine atanan ve ciddi üslup sorunu olan bir kişi tarafından, sonra da nihayetinde akademisyen arkadaşım tarafından önemli ölçüde yıpratıldım. O sıralarda Süheyl Batum seçim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı oldu ve onunla çalışmaya başladık. Süheyl Batum ile bir görüşmemizde arkadaşımın benim için “boş zamanlarında gelip bana yardım ediyor” demiş olduğunu da bir tesadüf eseri öğrenmiş bulundum. Tabi doğal olarak en çok arkadaşıma kırıldım. Ayrıca, o sıralar sandık temelli örgütlenme modelinin ilk pilot uygulamasını Ankara’da yapmak üzere Ankara İl Başkanlığında çalışmalara başlamıştım. O dönemde Ankara il başkanı olan Ali Yıldızlı uygulamaya samimi destek verdi. Çalışmalarda Ankara İl başkanlığındaki arkadaşlarla belli bir noktaya geldiğimizde önce planladığımız toplantılar sürpriz bir şekilde iptal edildi ve kısa süre sonra da Ankara İl Başkanlığı Yönetimi görevden alındı, ekibimiz de pilot çalışmamız da boşa düştü. Nihayetinde üç yıl süren seçim koordinasyon merkezindeki hummalı çalışmalarımız sonucunda benim şekillendirdiğim “Sandık Temelli Örgütlenme” kurgusunun pilot uygulaması da kendisi de yapılamadı, sadece seçim sonuçlarının tam sayımı ile ilgili otomasyon kısmına ağırlık verildi ve her seçim gecesi sadece otomasyon sisteminin çökmesi ile yaşanan hüsran ile baş başa kaldık. Bu konudaki üçüncü hüsrandan sonra neden bu çalışmaların en önemli ayağı olan “sandık temelli örgütlenme modelinin” uygulanmadığını genel başkan Kılıçdaroğlu ile bizzat görüşmek ve bu amaçla hazırladığım raporu aktarmak için 12. Kata çıktım. Raporu ve görüşme isteğimdeki nedeni özel kalemine aktardıktan sonra, “Kılıçdaroğlu’nun görüşme isteğimi geri çevirdiği ve raporu iade ettiği” tarafıma iletildi. O an anladım ki, aslında bizzat örgütün seçimden seçime değil, kesintisiz çalışmasını sağlayacak ve seçim hilelerini minimize edecek bu çalışmanın uygulanması en tepeden de destek görmüyordu ve benim partideki çalışmalarımı bırakmam için yıldırma çabaları da tahayyül ettiğimden çok daha giriftti. Akabinde yıllarca genel merkezde, sağlıklı seçimler yapmaya yönelik gerekli ön çalışmalar yerine getirilmiş gibi yapıldı sadece. Kılıçdaroğlu’nun bu çalışmalardan yaklaşık on sene sonra kendisinin Cumhurbaşkanı adayı olduğu seçimlere bir hafta kala televizyonda “gönüllü sandık görevlileri” çağrısı yapması ise oldukça manidardı.
Keşke susmak yerine mücadele etseydik
12. katı bu son ziyaretimde, genel merkezde çalışmalarımız için tahsis edilen odanın anahtarını, partiye giriş kartını özel kalemin masasının üstüne bıraktım ve artık kendi mesleki çalışmalarım ile yoğunlaşacağımı söyleyerek oradan ayrıldım. Ardından da Parti üyeliğinden istifa ettim. Zira Kılıçdaroğlu yönetimi ile partinin bu kritik dönemde Türkiye’nin hiçbir ihtiyacına ve halkın beklentilerine cevap veremeyeceği açıktı. Yıllar süren bu çalışmalarımın sonunda, Kılıçdaroğlu’na ilişkin gözlemlerim, tecrübelerim, yaptıkları, söyledikleri çok sorunlu olmasına rağmen Türkiye’nin kritik bu döneminde vazgeçilmez olan CHP’nin kurumsal kimliğine zarar vermemek adına pek çok kişi gibi ağzıma fermuar çekerek partiden uzaklaştım. Şimdi, “keşke susmak yerine mücadele etseydik” diyorum.
Değişim ile birlikte tekrar partiye döndüm. Değişimden sonra Parti üyeliğine döndüğümde neler mi oldu? Tekrar üyelikle birlikte partideki çalışmalarıma geri dönmek için üç senedir aralıksız tüm girişimlerime rağmen partinin yetkili organlarına ve karar mekanizmalarına asla ulaşamadım. Pek çoğu, “nezaket gösterip” randevu dahi vermedi. O nedenle Özel yönetimine yönelik dile getirmenin elzem olduğunu düşündüğüm bazı hususlar var:
Öncelikle Özel yönetimi şunu asla göz ardı etmemelidir. CHP seçmeni, Türkiye’nin içine düştüğü açmazlar ve gelecek endişesi nedenleriyle yıllardır kerhen oy kullanmaktadır. Türkiye’nin en bilinçli seçmenidir. Hatta kahır ekseriyeti aslında parti yönetimindeki aktif kadrolardan bile daha donanımlıdır. Kuşkusuz Özgür Özel’in çalışkanlığı, tutsak arkadaşlarına sahip çıkışı ve doğallığı ile CHP’nin donanımlı seçmeninin de gözünü doldurmaktadır. Ekrem İmamoğlu’nun lider özelliklerinin kuvvetli olması, belediyedeki icraatları ve özellikle de haksız olduğu halkın kahır ekseriyeti tarafından da bilinen adli süreçlerdeki dik duruşu ile göz doldurduğu da açıktır. Ancak Türkiye’yi bu girdaptan kurtarma görevi, bir iki kişi sırtında taşınabilecek bir iş değildir. Böyle bir beklenti bu kişilere de haksızlıktır. Türkiye’nin ihtiyacı olan başarı; partinin yönetim ve karar verme mekanizmalarındaki hiç kimsenin zayıf halka olmamasını gerektirir. Biz CHP seçmenlerinin bile, bulunduğu koltuğu hakkıyla temsil edeceğine tereddüt ile baktığımız kadrolar yönetimde var iken, diğer seçmenlerden oy verme davranışının değişmesi nasıl beklenir? İstisnaları tenzih ederek vurgulamak isterim ki, yönetim kadrosundaki çoğu simanın neden, nasıl ve niçin o görevlerde bulundukları izahtan uzaktır. Zira ideolojik bilinçten yoksun, derinliği olmayan, kendi seçmenlerinden daha vasat, basamakları çalışarak çıkmamış ve kendilerine partiye geldiklerinde koltuk ikram edilerek partide tutulmaya çalışılan (ki son dönemde bu koltuk ikramıyla partide tutulanların koltukları riske girdiğinde, partiye nasıl ihanet ettiklerine sık sık tanık olduk) bir dizi hırs küpü kadın ve erkekten ibaret bir kadronun yönetimde ağırlıkta olduğunu biz parti emekçilerinin göremediğini düşünmüyorlardır sanırım. Hiç kuşkusuz bizlerin gördüğünü seçmen de görmektedir. Umarım Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık döneminde olduğu gibi biz parti emekçilerini çantada keklik gibi görmüyorlardır. Umarım “tıpış tıpış gelecek, oy verecek” demiyorlardır. CHP Kılıçdaroğlu döneminde partiye gelenlerin bir ayını bile doldurmadan yönetime getirilip, parti emekçisi milletvekili aday adaylarının kapılarında sıraya dizilerek mülakata tabi tutuldukları günleri de gördü. Demem o ki; hayatın içerisinde çok ağır bedeller ödemesine rağmen, vatan sevgisiyle partisine her koşulda sahip çıkan, partisinin çizgisinden vaz geçmeyen parti emekçilerinin artık bu özensiz ve çantada keklik muamelesine tahammülleri yoktur. Şu sıralarda Özel’in karar mekanizmalarında yer alan kadrolardaki kişilerin kendilerine paye çıkartır şekilde “halk bizi destekliyor, bizi istiyor” söylemlerini sık sık duyar olduk. Bu ilizyondan vaz geçilmelidir. İktidara giden yolda Seçmen, CHP’nin tüm kadrolarında güvenilir, çalışkan ve dürüst aktörlerin yer aldığından emin olarak birlikte yürümek istemektedir. Kısacası kadrolarda da değişim ve güçlendirme şarttır ve CHP bünyesinde bu potansiyel ziyadesiyle vardır. Sonuç olarak; 25 yıllık travmatik, nobran ve kötü yönetimi yaşamış olmasına rağmen hala kararsız seçmenin bu kadar yüksek olmasında CHP’deki kadroların oluşturulmasındaki yöntem hataları ve kadro zafiyetlerinin payı olabileceği dikkate alınmakta mıdır? Özgür Özel iş yoğunluğunun, gezi ve mitinglerinin arasında dönüp partinin kadrolarını da kesinlikle kuvvetlendirmelidir. Dönem olağanüstü bir dönemdir. Birileri gelecekte önemli görevler için lanse ediliyor ise, o birileri tüm kişilik özellikleri ve donanımlarıyla tüm seçmen gözünde “bu kadın/erkek bu işi yapar” dedirtmelidir. Süreç içinde kadrolar oluşturulurken; söz verilen ön seçimler mutlaka yapmalı, son 25 senedir kirletilen siyasetin yansımalarından azade parti içi demokrasinin de sağlıklı şekilde işletilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca partiyi gençleştirme adına partinin hafızasının, tecrübe ve donanımının bu boyutta ihmali de doğru olmamıştır.
Türkiye’de siyasetin dizaynı
Şimdi, bu yazının başında söz ettiğim “Türkiye’de siyasetin dizaynı konusuna” gelirsek;
Butlan yönetimi başa geldiğinde MYK da görev alanlardan iki kişi, beni özellikle hayretlere düşürdü. Bunlardan ilki Necdet Saraç’tır. Sayın Saraç ile Murat Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğu yerel seçim kampanyasında tanışmıştık. Kampanya süresince birlikte pek çok işe imza attık. Sonraki dönemlerde de televizyondaki yorum programlarında takip ettiğim kadarıyla en aklı başında değerlendirme, tespit ve yorumlara sahip olan nadir birkaç kişiden biriydi. AKP yönetiminin sergilediği demokrasi dışı yönetim anlayışının bir sonucu olarak CHP yönetimine yapılanların bir aktörü olmasını bu nedenle anlamam mümkün değil. Özel yönetimine yukarıda yaptığım uyarıları biraz da bu tür münferit durumları anlamayı kolaylaştırmak için yaptım. Ama inanın bu münferit durum yalnızca genelin bir tezahürüdür. Pek çok siyasal hayat içinde verimli olacağını düşünen, potansiyeli yüksek CHP üyesi, Parti tarafından hiçe sayılmasının kızgınlığı ve kırgınlığı içerisindedir. Birlikte çalıştığımız o seçimden sonra Necdet Saraç ve eşi aktif siyasette oldular ve CHP’de görev almak için çok çalıştılar, ama görünmez bariyerleri bir türlü aşamadılar. Oysa ikisinin de çok verimli ve yaratıcı olduklarına bizzat tanığım. Sonucu doğru bulmamakla birlikte bu tercihte yukarıda anlatmaya çalıştığım yanlışların bir payı olabilir mi? Bu soru, butlan yönetiminde yer alanlar açısından yanlışı düzeltmez, ama acaba CHP’nin geleceği açısından bazı hataları sorgulanabilir hale getirir mi?
İkinci olarak büyük hayretle karşıladığım kişi Butlan yönetiminin MYK’sında yer alan Semra Dinçer’dir. Semra Dinçer CHP’deki milletvekilleri içerisinde ayağı yere basan, mütevazi, aktardığın bir soruna duyarsız kalmayan, ilgileniyormuş gibi yapıp geçiştirmeyen, çalışkan nadir kadın millet vekillerinden birisiydi. Onun, yanlışlığı bu kadar bariz olan bir süreç içinde yer almasını anlamak gerçekten mümkün değil. Bunun da yukarıda değindiğim sorunlar ile bir ilgisi var mıdır acaba?
Diğer MYK üyelerini tanımam, ama inanın Kılıçdaroğlu’nun bu görevi üstlenmesi beni hiç şaşırtmadı. Kısacası geçmişte de “görevini” en iyi şekilde yapıyordu, şimdi de yapıyor.
Butlan yönetimine şunu söylemek isterim: İktidardaki çizginin Türkiye’yi nereye sürüklediği, hukuku nasıl işlettiği açıktır. Başta 15,5 milyon seçmenin Cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istediği Ekrem İmamoğlu olmak üzere, tutsak olan yol arkadaşlarına sahip çıkmaları bir namus borcudur, demokrasiye sahip çıkmaları ise bir tarihi sorumluluktur.
Son olarak vurgulamak isterim ki; CHP’nin içine düştüğü bu girdapta arafta kalmak zaman kaybıdır ve bu zaman kaybı baskın bir seçim halinde hazırlıksız yakalanma gibi büyük bir risk taşımaktadır. Butlan görevini kabul edenlerin geçmişteki uygulamaları geleceğe yeterince ışık tutmaktadır. Biz CHP emekçileri olarak Özgür Özel’den beklentimiz zaman kaybetmeksizin önüne bakmasıdır.
Son söz; yolu açık olsun.
Gülen Elmas Arslan, 1964 Sivas doğumludur. Köy Enstitülü bir babanın dört çocuğundan üçüncüsüdür. Babası Aziz Elmas, 1989 seçimlerinde SHP Ankara İl Meclis üyeliği yapmıştır. Arslan 1986 yılında Gazi Üniversitesi, İktisat Bölümünde asistan olmuştur. Yüksek Lisansını Hacettepe Üniversitesi İktisat, doktorasını Gazi Üniversitesi, İktisat Bölümünde tamamlamıştır. 2004 yılında “Gelişme İktisadı ve Uluslararası İktisat” alanında doçent, 2010 yılında da Profesör olmuştur. Akademik hayatı boyunca yurtdışı ve yurtiçinde akademik faaliyetlerde bulunmuş, çok sayıda yurtdışı ve yurtiçi yayına imza atmıştır.
Çalışmaları “GAP ve Bölgesel Kalkınma” alanlarında yoğunlaşmaktadır. Gazi Üniversitesinde kalkınma alanında “Araştırma Merkezi Müdürlüğü”, Çorum Hitit Üniversitesinde “Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü” ve “İİBF Dekanlığı”, Tunceli Munzur Üniversitesinde “İİBF Dekanlığı” ve Ankara Ufuk Üniversitesinde “İİBF Dekanlığı” görevlerinde bulunmuştur. Kendisi 2004 yılından beri gerek kendi ihtisas alanında ve gerekse seçim güvenliği konusunda CHP bünyesinde çeşitli çalışma ve projelere destek vermiş ve vermeye devam etmektedir.