Cezaevindeki gazeteci Yıldız Tar yazdı: Kınayı getir aney!

YILDIZ TAR | Son 1 yıl şahit olduklarım birçok şey öğretti bana. Yargı paketleri adı altında LGBTİ+’ları topyekûn hapse atmak isteyen girişimleri püskürtmek üzere LGBTİ+ hareketinin bir araya gelişinden onur ve haysiyeti öğrendim. LGBTİ+ hareketini yalnız bırakmayan feminist hareketten, kadın hareketinden, sosyalistlerden, hak savunucularından, sayıları az da olsa milletvekillerinden, sanatçılardan, yazarlardan, gazetecilerden ise insan olmanın, toplum olmanın hâlâ savunulacak yanları olduğunu.

YILDIZ TAR

Sincan Notları 1:

Sincan’da beş kişi kaldığımız üç kişilik koğuşta mutfak dolaplarını temizlerken radyoda birdenbire yanık bir kadın sesi yükseldi. Elimdeki işi bırakıp sesi açtım, bir de sigara yaktım. “Bu gece misafirem, kınanı da getir aney” dedikçe benim de ciğerim yandı. Bu türküyü dinleyen diğer koğuş arkadaşlarımın da ciğeri yanıyordur diye düşünürken hiç de öyle olmadığını fark etmek şaşırttı. Sonra erkek hapishanesinde olduğumu, koğuş arkadaşlarımın da erkek olduğunu hatırladım. Bütün dünyanın, hem maddi koşullar hem de zihinsel ve tinsel düzlemde cinsiyete dayalı bir hiyerarşi ve sömürü ilişkisi ile inşa edildiğini düşünürsek; hangi şarkının, türkünün kimleri, nasıl hislendireceği ya da hüzlendirmeyeceği de bu illetten, yani patriyarkadan nasibini alıyor elbette.

Herhangi bir sanat eseri, o esere maruz kalan kişilerde kabataslak üç tepki yaratıyor. Ya o eseri dile getirenle, o eserle ya da o eserde dile gelenle özdeşlik kuruyoruz; ya karşıtlık ilişkisi geliştiriyoruz ya da o eser bize geçmiyor ve tepkimiz hissizlik oluyor. Tabii bunlardan daha farklı, daha karmaşık, daha nüanslı tepkiler vermemiz ve hatta bu tepkileri yeniden programlamamız, yani sistemin pedagojisinden başka bir pedagojiyle kendimizi eğitmemiz de mümkün.

Haliyle genç bir kadının, hatta belki bir kız çocuğunun evlendirilmesini onun dilinden anlatan, son bir kez anasının koynunda yatma isteğini dile getiren, doğup büyüdüğü evde artık misafir olduğu gerçeğiyle yüzleşmesi ve götürüleceği evde başına neler geleceğini bilememenin endişesinin hâkim olduğu bu türkünün ortalama erkek aklında hiçbir his yaratmamasına şaşırmamak lazım. Bir türküde hislenmek için elbette illa sizi anlatması gerekmez; ancak cinsiyete göre kalın, kutsal çizgilerle ikiye bölünmüş bir dünyada maalesef bu hislerin çoğu da, bu hisleri kimin, ne zaman, nerede, nasıl ve neden hissedeceği, bunu dışa vurup vuramayacağı da patriyarkanın 5N1K'sı ile belirleniyor.

Peki bana ne oluyordu da duygulanıyordum ki? Evlenme ihtimalim, eşit evlilik hakkı sağlanmadığı sürece yok gibi bir şey. Olur da o günleri görürsek de benim evliliğimin, bir kurban gibi bir evden diğerine götürülmek biçiminde olmayacağı aşikâr.

Malum, cezaevinde en bol şey vakit. Bu yüzden ben de uzun uzun düşündüm neden bu türküde duygulandığımı. Başkasının acısıyla dertlenme ihtimalini çok hızlı eledim. Böyle bir şey değildi yaşadığım. İçeri girdiğimizden beri dertlenebilecek çok acı işitmiş, okumuş, görmüştüm zaten. Başka bir şey olmalıydı beni dertlendiren…

Derken “kurban” kavramını evirip çevirmeye başladım. Türküdeki kadını “kurban gibi” diye nitelemenin aslında rastlantı olmadığını fark ettim. Çünkü kınayı hep kurban ettiklerimize de yakarız bu coğrafyada. Kurbanlık kuzular kınalı kuzudur.

Silah tüccarlarının cepleri dolsun diye çıkarılan savaşlara yollanan genç erkeklere kına yakılır. Ve bir de evlendirilen genç kızlar kınalanır. Hepsinde de kına, sembolik ya da fiziksel olarak kurban edilen canlıların tertemiz, püripak olduklarının nişanesidir. Kuzu saflıktır, eti hoştur. Öldüğünde şehit olacak asker, vatanın tertemiz evladıdır. Evlendirilen kız çocukları ya da kadınlar ise el değmemiştir, bakiredir.

Kurban bile değilim

Bu denklemde beni neyin hüzünlendirdiğini keşfetmem zor olmadı. Bu coğrafyada yaşayan bir eşcinsel olarak ben kurban bile değildim. Kimse benim kınamı yakıp, beni kurban etmeye değer bile görmeyecekti diğer LGBTİ+’lardan başka. Patriyarkanın 5N1K'sı erkeklere efendi, kadınlara köle olarak da olsa bir hikâye veriyordu. Bu hikâye büyüyüp bir türküye dönüşüyor ve kadınların kendilerine biçilen hikâyeyi yırtıp atabilecekleri bir zemin oluşturuyordu. Ancak ben, bu zeminden de yoksundum. Bu sebeple bir nevi homo sacer’e, yani kurban dahi edilmesi münasip olmayan o insana dönüşüyordum. Ve dertlenmem, kınamı yakacak bir toplum düzeni olmayışınaydı biraz…

İnsan hiç kurban olmaya özenir mi, diye düşünenleriniz olabilir. Ancak diğer seçenek hiçbir şey olmaksa, özenebiliyor işte. Bilinç düzeyinde, politika düzeyinde olmasa da gönül düzeyinde kristal bir çay bardağı gibi kırılıyor bir şeyler.

“Doğmuş olduğun yerde doğmanın ve yüz yüze geldiğin gelecekle karşılaşmanın siyah olman dışında hiçbir nedeni yok” diye yazıyor James Baldwin, “Bundan Sonrası Ateş” başlığıyla yayımlanan mektubunda. Doğmuş olduğumuz yerde doğmak kısmı — köle ticaretine maruz kalmadığımız ve cinsel yönelim, cinsiyet kimliği soyla aktarılan bir özellik olmadığı için — dışında aynı cümleyi bu coğrafyadaki LGBTİ+’lar açısından da kurmamız mümkün. Benim cezaevinde kendi hikâyemi anlamlandırabilmek için ırk meselesi üzerine bir alıntıya başvurmak zorunda kalmam bile — paradoksal şekilde — bunun ispatı.

Bu yazdıklarımdan derin bir hüzne kapıldığım sonucunun çıkmasını istemem. Çünkü gerçek değil. Bu hüzün, kendimden çok mensubu olduğum, aidiyet hissettiğim LGBTİ+ toplumunun hüznü. Bense bu hüznü yok saymamaya ama bu hüzünlü tabloyu değiştirmeye çalışanlardan biriyim sadece.

Son bir yıldır yaşananlar

Bu hüzünlü tabloyu değiştirme işinin de yine LGBTİ+’lara kalması ayrı bir hüzün yaratsa da, son bir yıl boyunca şahit olduklarım birçok şey öğretti bana. Yargı paketleri adı altında LGBTİ+’ları topyekûn hapse atmak isteyen girişimleri püskürtmek üzere LGBTİ+ hareketinin bir araya gelişinden onur ve haysiyeti öğrendim. LGBTİ+ hareketini yalnız bırakmayan feminist hareketten, kadın hareketinden, sosyalistlerden, hak savunucularından, sayıları az da olsa iradeleri güçlü olan milletvekillerinden, sanatçılardan, yazarlardan, meslektaşlarım olan gazetecilerden ise insan olmanın, toplum olmanın hâlâ savunulacak yanları olduğunu.

Fotoğraf: ODTÜ Onur Yürüyüşü, 11 Mayıs 2018, Yıldız Tar / Kaos GL

Bu iki derse karşılık bir de kötü bir ders öğrendim. O da, biz bir araya gelmeye çalışırken — adeta yasa geçirircesine — iktidarın görünür LGBTİ+ fenomenleri tutuklamasını, şarkıları yasaklamasını, sansürü, polis şiddetini önleyemediğimizi… Önleyemediğimiz her saldırının bir başkasını meşru kıldığını. Tam da bu yüzden abuk bir “Aile Yılı” sorusu üzerine “silahlı terör örgütü üyesi olma” iddiasıyla tutuklandım. Kısmen de olsa “kurban” dahi sayılmadığım için de bu tutuklamanın başka tutuklamalara yol açabileceği endişesini bu derslere borçluyum.

Ama bir şey daha öğrendim. İktidarın bu saldırganlığı LGBTİ+’ları ne kadar hedef alırsa alsın, bir yerlerde bazı LGBTİ+’lar kendi hikâyelerini yazabilmek, hayatlarına sahip çıkabilmek, kaderlerine hükmedebilmek için altında, arkasında, yanında hiçbir zemin, güç, itibar olmasa da mücadeleye devam edecek. Ve yine bazıları da bu mücadeleye ortak olmaktan onur duyacak.

Bir sonraki yargı paketi atağında içeride mi olurum, dışarıda mı bilmiyorum. Ama içim rahat. Çünkü yine Baldwin’den söylersek; onların, yani LGBTİ+’lara savaş açanların yaptıklarının, ettiklerinin kendisinin kurban dahi edilemeyecek kadar değersiz olmasıyla ilgisi olmadığını; onların kendi insanlık dışı acımasızlıklarıyla ilgisi olduğunu unutmayan LGBTİ+’lar var. İyi ki de var!

Yıldız Tar
Sincan 1 No.lu F Tipi Cezaevi
B1 Blok 3/43

Konuk Yazar Haberleri