SUZAN DEMİR
“İçeride bir bebek olduğunu bildiğin halde yine de o evi bombalıyor muydun?”
“Evet, çünkü bu benim görevimdi.”
Bu sözler, Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve yaklaşık 25 dakika ayakta alkışlanan Yuval Abraham ve Rachel Szor’un NAZA adlı belgeselinde geçen diyaloglardan yalnızca biri. İsrail ordusunda sivil kayıplar için kullanılan bir terimi başlığına taşıyan film, Gazze’de yürütülen savaşın ardındaki askeri ve istihbari mekanizmaları, bu mekanizmaların içinde yer alan 24 İsrailli asker ve istihbarat görevlisinin tanıklıkları üzerinden ortaya koyuyor.
Abraham ve Szor, Filistinli yönetmen Basel Adra ve Hamdan Ballal ile birlikte çektikleri No Other Land ile 2024 Berlin Film Festivali’nde ödül kazanmış, film sonrasında İsrail’de hedef gösterilmişlerdi. Şimdi ise NAZA ile yeniden İsrail devletinin tepkisini üzerlerine çekiyorlar. Belgeselin Venedik’teki gösteriminin ardından Başbakan Binyamin Netanyahu, filmde konuşan asker ve istihbarat görevlileri hakkında soruşturma açılmasını istedi. Yönetmenler de hükümet yetkililerinin hedef gösteren açıklamalarıyla karşı karşıya kaldı.
2023’ten 2025’e uzanan bir dönemde toplanan tanıklıklara dayanan NAZA, İsrail ordusunun Gazze’deki operasyonlarında sivillerin ölümünün nasıl hesaplandığını, hedef belirleme süreçlerinde yapay zekâ ve gözetleme teknolojilerinin nasıl kullanıldığını ve sivil kayıpların askeri kararların bir parçası haline nasıl getirildiğini anlatıyor. Filmde konuşan askerler, kimi operasyonlarda öldürülebilecek sivillerin sayısının önceden hesaplandığını, insanların ve ailelerinin teknolojik sistemler aracılığıyla takip edildiğini söylüyor. Böylece sivil ölümlerinin yalnızca savaşın kaçınılmaz bir sonucu olarak değil, askeri karar alma süreçlerinin içinde hesaplanan bir unsur olarak ele alındığını gösteriyor.
Öznenin sesi
NAZA, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımın teşhirinde, bu kez İsrail ordusunun ve istihbarat aygıtının içinden gelen tanıklıklara başvurması bakımından önemli bir yerde duruyor. Savaş suçlarına ilişkin anlatılar, bu suçları işleyen mekanizmanın parçası olmuş kişilerin ifadeleriyle karşı karşıya geliyor. Ancak belgesel, İsrail’de olduğu kadar Filistin davasını destekleyen çevrelerde ve anti-Siyonistler arasında da tartışmalara yol açtı. Filistinlilerin sesinin geri plana itilmesi ve kendi mücadelelerinin anlatısında ne ölçüde özne olabildikleri yönündeki eleştiriler, filmin politik anlamı üzerine daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getirdi.
Filistinlilerin sesinin kısılmasına, sözlerinin başkaları tarafından sahiplenilmesine yönelik eleştirileri elbette haklı buluyorum. Ancak bu eleştirinin, Filistinli olmayanların Filistinlilerin yaşadığı şiddeti anlatmasını ya da bu şiddeti teşhir etmesini de kapsayacak biçimde genişletilmesine itiraz ediyorum. Bir halkın sözünü bastırmakla o halkın uğradığı zulmü başka bir toplumsal konumdan hareketle görünür kılmak aynı şey değil. Nasıl bir Türk’ün Kürt sorununda barışı savunması, Kürtlerin sözünü gasp ettiği anlamına gelmiyorsa İsrailli bir yönetmenin Filistinlilere yönelik şiddeti teşhir etmesi de sırf kimliği nedeniyle değersizleştirilemez.
Burada belirleyici olan, anlatıyı kimin kurduğundan ibaret bir kimlik meselesi değil, anlatının nasıl bir politik işlev gördüğüdür. NAZA’da kameranın İsrailli askerlerin yanına yerleşmesi, öldürme pratiklerinin, insanların sayılardan ibaret hale getirilmesinin ve şiddetin olağanlaştırılmasının içeriden teşhir edilmesini sağlıyor. Bu, Filistinlilerin yerine konuşmaktan ziyade İsrail toplumunun içinden bir fail pratiğini görünür kılma çabası olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla filmin politik değerini yalnızca yönetmenin İsrailli oluşundan hareketle tartışmak, filmin neyi gösterdiğini ve hangi ilişkiyi teşhir ettiğini gözden kaçırma riski taşıyor.
Zira kişilerin kimliklerinden önce içinde bulundukları toplumsal ilişkiler ve siyasal pratikleri üzerinde durmak gerekir. Elbette bu, temsil meselesini önemsizleştirmek ya da Filistinlilerin kendi mücadelelerinin öznesi olma hakkını görmezden gelmek anlamına gelmez. Tersine, Filistinlilerin sözünün gerçekten nerede bastırıldığını, kimin tarafından ikame edildiğini ve hangi anlatıların bu bastırmayı yeniden ürettiğini somut olarak incelemeyi gerektirir. Bir anlatının Filistinlilerin sesini çalıp çalmadığını belirleyen şey, anlatıcının kimliği kadar, hatta ondan daha fazla, Filistinlilerin tanıklığıyla ve mücadelesiyle kurduğu ilişkidir.
NAZA neyi nasıl anlatıyor?
Peki, dört bir yandan eleştiri alan NAZA ne anlatıyor ve bunu nasıl yapıyor? Filme yöneltilen eleştirilerden biri de “Soykırım devam ederken bunu estetize eden bir belgesel gerekli değil” şeklindeydi. Belgeseli izlemeyenlerin bunu peşinen söylemesi biraz ironik. Zira belgesel, bu anlamıyla yalnızca röportajlara dayanıyor. Aynı zamanda araştırmacı gazeteci olan Yuval Abraham, büyük ölçüde gazetecilik refleksleriyle hareket ediyor. Elbette belgeselin bize gösterdiği çok çarpıcı şeyler de var. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Bu belgesel, yüzlerini karanlıkta gördüğümüz İsrail askerleri ve istihbarat elemanlarının vicdanlarını aklama çabası değil. Bunu, konuşanların anlattıklarından da çok net bir şekilde görebiliyoruz.
Bir diğer eleştiri de kimliklerin gizlenmesine yönelikti. Gazetecilik pratiğini bilenler, gazeteciliğin bir kaynağa dayanmak zorunda olduğunu da bilir. Bu kaynak bazen kimliğini gizli tutar, bazen de açıklar. Haberin yapılma olanakları biraz da bu somut koşullar çerçevesinde şekillenir. Hatta Reuters’a dair Türkiye’de gazeteciler arasında espriye dönüşmüş bir kalıp bile vardır: “Adını vermek istemeyen Reuters’in ulaştığı bir kaynağa göre...”
Bu eleştirilerde de genellikle askerlerin ya da istihbarat elemanlarının yüzlerinin neden gizlendiği soruluyordu. Neden faillerin yüzü gizleniyor? Oysa burada faillerin yüzleri gizlenirken sorumlulukları da gizlenmiyor. Askerlerin yüzleri görünseydi bu kez de devletin sorumluluğunun bireylere yüklendiği yönünde bir eleştiri gelebilirdi. Oysa NAZA, tek tek kişilerin ötesinde, sorumluluğu üreten mekanizmayı oldukça iyi teşhir ediyor. Gazeteci ya da belgesel yönetmeni kaynağının kimliğini gizlemek zorunda kalsa da asıl hedefini ıskalamıyor. Yuval Abraham ve Rachel Szor da odağı yumuşatmadan, asıl karanlıkta kalması gerekeni aydınlığa çıkarmaktan vazgeçmeden, yalnızca anlatıcıların yüzlerini gölgede bırakıyor. Sözü değil, yüzleri gölgeliyor.
Burada konuşan askerlerin yaptıklarını onaylamadıklarını söylemek mümkün ama vicdanları tarafından yerden yere vurulduklarını da görmüyoruz. Bazıları yaptıklarının kötü olduğunu kabul ediyor. Ancak ne yaptıklarının farkında olduklarını söylerken bazen o anın coşkusuna kapıldıklarını da anlatıyorlar.
Askerlerin ve istihbarat elemanlarının anlatımları son derece sakin. Yaşananların korkunçluğunu düşündükçe bu sakinlik daha da rahatsız edici hale geliyor. Bazıları yaptıklarının kötülüğüyle yüzleşmiş olsa da büyük bir pişmanlık duyduklarını ya da kendilerini affedemediklerini söylemiyorlar. Tabii öte yandan yüzleri karartılmış olsa da böyle bir belgeselde konuşmayı kabul etmek elbette cesaret gerektiriyor. Ancak Yuval Abraham’ın da ara ara hatırlattığı gibi, burada konuşanlar yalnızca yaşananlara tanıklık eden kişiler değil, bunları yapanların arasındaydı.
Pencerelerden dikizlediğimiz İsrail halkı
Filmin büyük bölümünde yüzü karanlıkta kalan bir istihbarat elemanını ya da askeri dinlerken, daha aydınlıkta gördüğümüz Yuval Abraham’ı da izliyoruz. Bazen onları izlerken pencerelerinden İsrail halkını da dikizliyoruz. Filmin başlarında pencerelerinden izlediğimiz İsrail halkının televizyonda takip ettiği haberler zaman zaman sesli olarak da duyuluyor. Belgesel ilerledikçe bu insanların haber kanallarını izlemeyi sürdürdüğünü görüyoruz. Ancak bu kez fonda haber sunucularının sesi değil, askerlerin ya da o sırada Yuval Abraham’ın karşısında oturan kişinin sesi var. Çünkü İsrail halkı, birbirine benzer şeyler söyleyen haberleri izlemekle meşgul.
Öte yandan pencerelerinden dikizlediğimiz insanlar gündelik hayatlarına devam ediyor. Bazen uzanarak, bazen oturarak, bazen sevdiklerine sarılarak, bazen de köpekleriyle ilgilenerek televizyon izliyorlar. Belgesel bütün İsrail toplumunun gündelik hayatını göstermiyor elbette. Ancak araya giren bu görüntüler, savaşı televizyon ekranından izleyen insanların rutinlerine tanıklık etmemizi sağlıyor. Üstelik bu görüntülerin neredeyse tamamının gece çekilmiş olması, pencerelerinden izlediğimiz insanları dikizlediğimiz hissini daha da güçlendiriyor. Bir yanda televizyondan savaşı izleyen insanlar, diğer yanda onların evlerinin pencerelerinden içeri süzülen kameranın eşlik ettiği asker tanıklıkları... Savaş, birilerinin gündelik hayatının fonunda akıp giderken başka birilerinin hayatını ortadan kaldırıyor.
Gelelim askerlerin tanıklıklarına. Dediğim gibi, hepsi yaptıklarının farkında. Bazıları bunu çok açık bir şekilde ifade ediyor. “Biz ne yaptığımızın farkındaydık” diyenler var. Bazen oyun oynar gibi hissettiklerini anlatanlar da... Ancak en çarpıcı itiraflardan biri, yaşananların bir soykırım olduğunu kabul eden askerlerden birine ait: “Yaşananlar bir soykırım mıydı? Evet, kesinlikle. Peki, sen bunun bir parçası mıydın? Evet.”
Bir başka asker, terk edilmiş evlerde yaptıklarını anlatıyor: “Her şeyi yakıyorduk. Artık ev yakma konusunda ustalaşmıştık. Sekiz dakikada bir evi yakabiliyorduk.” Ellerine bazen fotoğraf albümlerinin geçtiğini, geride kalan izleri de sildiklerini söylüyor. Böylece bir halkı ve yalnızca onların yaşam alanlarını değil, geçmişini ve o topraklardaki varlığının izlerini de yok ediyorlardı. Evet, bu da soykırımın nasıl gerçekleştirildiğini anlatan başka bir fail tanıklığıydı.
"Ülkemize döneceğiz"
Türkiye’de ilk olarak Filmekimi’nde izlediğimiz NAZA, 16 Ekim’de ülkemizde de gösterime girdi. Birçok tartışmayı beraberinde getiren belgesel, devam eden bir soykırımı teşhir etmesi bakımından göz ardı edilemeyecek bir nitelik taşıyor. Yuval Abraham ve Rachel Szor, politik görüşleri ne olursa olsun, kendi ülkelerinden bir soykırımı teşhir etmenin önemli sorumluluğunu üstleniyor. Evet, Filistinlilerin yaşadıklarını yaşamıyorlar. Ancak bütün hedef göstermelere rağmen bu şiddeti görünür kılmaktan vazgeçmemeleri önemli. Yuval Abraham’ın “Ülkemize döneceğiz” demesi de bu açıdan anlamlıydı.
Ben NAZA’yı Filmekimi gösteriminde izledim. Film bittiğinde insanlar koltuklarından kalkarken salonlarda alışık olduğumuz uğultu bu kez yoktu. Herkes öylesine sessiz ve sarsılmıştı ki salon adeta sessizce boşaldı. Bu duyguyu daha önce yalnızca bir kez, Joshua Oppenheimer’ın The Act of Killing filminin devamı niteliğindeki Sessizliğin Bakışı (The Look of Silence) filmini !f İstanbul’da izlediğimde yaşamıştım. O belgeselin ardından da kalabalık tıpkı böyle sessizce dağılmıştı.
Yazıya filmden bir diyalogla başlamıştım. Diyalogları filmde hatırladığım kadarıyla aktardığımı, kelimelerin birebir aynı olmayabileceğini de belirtmek isterim. Son olarak yine askerlerden birinin sözleriyle bitirmek istiyorum: “Yıllar önce Polonya’ya gitmiştim. Almanların Holokost’tan sonra nasıl hayatlarına devam edebildiklerini bir türlü anlayamıyordum. Naziler benim için canavardı. Peki ya şimdi ben neyim?”