Hakikatin kırılgan hikayeleri: Eşitsizlik hafızasının inşası

YAĞMUR ÇELİK | “Göç” sadece bir ülkeyi değiştirmek değil, bazen bir hafızayı taşımak, bazen iki dünya arasında sıkışmak, bazen hiçbir yere tam ait olamamak… Hikayeler, yalnızca geçmişi anlatmaz; insanların görünmeyen köklerini birbirine bağlar, ortak bir hafıza kurar ve istatistikleri insan hikayelerine dönüştürür.

YAĞMUR ÇELİK

Dire Straits’in Brother Arms şarkısında şöyle bir cümle geçer: “Tek bir dünyada yaşıyoruz ancak hepimiz farklı hayatlar yasıyoruz.”

Tek bir dünyada her insan göç toplumunun bir parçası tıpkı hayvanlar gibi.. Örneğin; Afrika Antilopları.. Tanzaya’dan Kenya’ya doğru, upuzun düzlükler aşılan, zorlu rotaları vardır. Şiddetli yağmurlara karşı koymaları, Mara nehri’nin azgın sularıyla baş etmeleri, timsahlara ve yırtıcı kuşlara yem olmamak için sıkı durmaları gerekir. Ne yazık ki sürünün her üyesi başaramaz bunu. Dünya üzerinde farklı türlerde hayvanların bir arada gerçekleştirdikleri en büyük göç olan Büyük Afrika Göçü’ne katılan tüm canlıların hedefi ortaktır: Bereketli topraklara, taze bitkilere ulaşmak…

İnsanlar da daha iyi yaşam koşulları için bir yolculuğa çıkar. Bu çıktıkları yol boyunca yeni kırılganlıklar meydana gelir ve bu kırılganlıklardan yeni hikayeler oluşur ortaya çıkan bu deneyimler bir hafıza oluşturur ve düşünme biçimlerine yeni kökler ekler.

7 yaşına doğru geri sarıyorum zamanı…

90’lar, Türkiye ulusal televizyonlarında Flash TV’de Alman düğünleri gösteriliyor. Almanya’daki düğünlerin bizim gittiklerimizden daha iyi olması gerektiğini düşünüyorum. Düğün ortamı zihnime garip geliyor.

2015 yılına doğru ilerletiyorum zamanı… İzmir’den Yunanistan’a gitmeyi bekleyen Suriyeli vatandaşlar çimlerin üzerinde, gözlerinde kaygı ve korkuyla bakıyorlar. Şaşkınım, yola devam ediyorum.

2016 yılında Amsterdam’dayım. Şehrin büyülü yapıları ve her yana yayılan nehir ağı gözlerimi büyülerken bir döner dükkanıyla karşılaşıyorum. İçeri girip sohbet ederken şu cümlelerle karşılaşıyorum ve anlam veremiyorum:

“Siz Türkiye’de daha iyi şartlarda yaşıyorsunuz. Biz çocuklarımızı uyuşturucudan ve kötü alışkanlıklardan korumak için sürekli sıkmak, baskı kurmak zorunda kalıyoruz; onları özgür bırakamıyoruz.”

2018 yılına doğru ilerliyorum. İngiltere’nin Bournemouth kentindeyim. Şehir düzenli ve güzel, ancak bölgede uyuşturucu kullanım oranlarının yüksek olduğunu öğreniyorum. Ardından karşı sokakta Türkiye’den yemeklerin yer aldığı bir işletmeyi yöneten aileyle tanışıyorum. İlişkimiz derinleştikçe yaşıtlarımdan şu cümleyi duyuyorum:

“Siz Türkiye’de daha rahat yaşıyorsunuz; bizim ailelerimiz bizi özgür bırakmıyor.”

Şaşkınlığım devam ediyor. Londra’nın büyülü yapısının ardından Harringay’e gidiyorum ve çok şaşırıyorum. “Burası Londra mı?” diye soruyorum kendime.

Bu deneyimler yeni sorgulamaların peşine düşmeme neden oluyor. Kendi göç hikayemi de öğrenmeye, derinleştirmeye başlıyorum. Göç üzerine daha fazla gözlem, okuma ve izleme yapıyorum. Dalston, Tottenham bölgeleri, Londra’da zone kültürü… Ülkeler arasında dolaşırken, üçüncü dünya ülkelerindeki hava kirliliği ile Londra'nın Zone 6 bölgesindeki Dagenham üzerine düşüncelerim iç içe geçiyor. İlk bakışta birbirinden çok farklı görünen bu iki coğrafya, çevresel yüklerin toplumsal olarak eşitsiz dağılımı bakımından benzerlik taşıyordu. Dagenham'ın sanayi geçmişi, yoğun ulaşım ağları ve II. Dünya Savaşı sonrasında gelişen sosyal konut politikaları nedeniyle çevresel riskler büyük ölçüde düşük gelirli ve göçmen nüfusun yaşadığı mahallelerde yoğunlaşırken, birçok üçüncü dünya ülkesinde de hava kirliliği en ağır biçimde yoksul toplulukları etkiliyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan sosyal konut yapıları ve dezavantajlı, mülteci kategorisinde görülen göçmenlerin bu evlerde yoğunlaşması gibi olgularla bilgim çoğalıyor.

Bu süreçte YoldaTV isminde dijital haber platformu kuruyorum ve Youtube’da “Göçmenin bir hikâyesi varmış – Arada kalıyoruz” adlı hikaye serisine başlıyorum. Konuklarımdan biri Dursaliye Şahan. 35 yıldır Londra’da yaşıyor ve uzun yıllar Türkiye diasporası içinde gazetecilik ve yazarlık deneyimleriyle etnografik gözlemlerini yazılarıyla toplumla paylaşıyor. Bana Tottenham Çocukları romanını hediye ediyor. Satırları okumaya başlıyorum.

Bu hikaye ilhamını nereden aldı?

Roman, sınıfsal eşitsizliklerle yoğrulan bir çocuğun, doğduğu aileden, toplumdan bağımsızlaşamayarak istismara uğramasını, eğitim hayatından kopmasını ve İngiltere’de bir uyuşturucu çetesine sürüklenmek istenmesini konu alır. Tüm bunlara direnen karakter, sonunda intiharı seçmek zorunda kalır ve roman onun ölümüyle sonlanır.

Dursaliye Şahan’a soruyorum: Bu hikaye ilhamını nereden aldı?

Şu şekilde cevap veriyor:

“Gazeteye gelen intihar istihbaratına gitmek istemedim. Yeniden bir çocuğun üzerinden haber yapıp tabutuna son çiviyi çakıyormuş gibi hissettim. Sonra intihar nedeni olarak çeşitli şaibeler kulağıma geldi. Çocuğa yasa dışı iş yaptırmak isteyenler çocuk yapmak istemeyince annesi ile tehdit etmişler. Çocuk annesini kurtarmak için intihar ediyor. Faslı arkadaşı da çok sevdiği arkadaşını suça sürükleyenlerle tanıştırdığı için intihar ediyor. İki çocuğun düştükleri çaresizlik çukurundaki çıkışları ölüm oluyor. Ölümün de ötesi yok elbette.”

Bunları dinleyince, ‘Bu haberi yapmayacağım ama bir gün mutlaka bu çocukların hikâyesini yazacağım,’ demiştim. O güne kadar birçok göçmen hikâyesi yazmıştım. Ancak bu çocukların hikayesini yazmaya başladığımda, tek bir hikaye’ye, romana ya da filme sığmayacak kadar büyük olduklarını fark ettim.

Suça sürüklenmiş, hayatla başa çıkamamış çocuklardı. İntiharların büyük çoğunluğu doğruydu; fakat intihar süsü verilmiş cinayetlerin de olduğunu düşünüyorum. Keko’nun hikayesini yazmaya başladığımda, Londra’daki hayatından önceki yaşamının da çok yaralı olduğunu fark ettim. Önce orayı yazmak gerekiyordu. Bir çocuğun elinden eğitim hakkının alınması, ‘Sen sadece makarna yiyebilirsin, diğer yiyecekler sana yasak’ demek gibidir. Şiddetin en acımasızı sessiz şiddettir: psikolojik baskı, mahrum bırakma, yollara engel koyma, manipülasyon… Daha onlarcası sayılabilir. Keko o çocuklardan sadece biriydi.”

Geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kurmak istemişti Şahan, gözlemlediği deneyimlerle.

Bunları düşünürken, bunların nedenlerini öğrenmek sosyolojik yapının, suç kavramında derinliğine inmeyi gerektiriyordu... Popüler anlatılarda bu olgu sıklıkla kullanılıyor. Netflix’de yayınlanan Top Boys bunlardan biri… Jamaika’dan Kuzey Londra’ya Dalston bölgesine uyuşturucu ticareti…

J. Baudrillard, Batı'nın o şaşaalı yapılarının birer simülasyon olduğunu ileri sürer. Hatta, "Disneyland'dan Paris'i anlayamazsınız; onu ancak banliyölerinden anlayabilirsiniz." diyerek bu düşüncenin altını çizer. Sri Lanka'daki yolculuğum sırasında sahil kesiminde Batılı şirketlerin işlettiği görkemli tesisleri gözlemlerken, bu tesislerin hemen arkasındaki banliyölerde elektrik bağlantısı bile olmayan gecekondularla karşılaştım. Aslında bu manzara, dünyanın birçok yerinde aşina olduğumuz yapısal eşitsizliğin farklı bir tezahüründen başka bir şey değildi.

Peki sistemdeki bu kırılganlıkların bu şekilde oluşturulan hafızanın nedeni neydi?

Robert K. Merton’un gerilim teorisi, bu tür anlatıları anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. Merton’a göre modern toplumlar, bireylere başarı, refah ve statü gibi ortak hedefler sunar; ancak bu hedeflere ulaşmak için gerekli araçlara erişim eşit değildir. Bu dengesizlik, bireyleri meşru olmayan yollarla hedeflere ulaşmaya yöneltebilir.

Tottenham Çocuklarında anlatılan hikaye bu teorik çerçeveyle örtüşüyor. Roman karakterleri içinde seçimleri bir tercih değil, sınırlı seçenekler olarak olay örgüsünde karşımıza çıkar. Bu perspektiften baktığımızda, İkinci Dünya Savaşı sonrası Britanya’da inşa edilen council housing başlangıçta işçi sınıfı için geniş kapsamlı bir refah politikası olarak tasarlanmış olsa da aynı dönemde gerçekleşen göç hareketleri ve özel konut piyasasındaki ayrımcı uygulamalar, göçmen toplulukların bu konutlarda yoğunlaşmasına neden olmuştur. Zamanla, neoliberal politikalar ve kamu yatırımlarındaki azalma bu bölgelerin ekonomik olarak marjinalleşmesini derinleştirmiştir.

Günümüz Britanya kentlerinde mekansal eşitsizlikler yalnızca gelir dağılımında, konut koşullarında veya hizmetlere erişimde değil, aynı zamanda "posta kodu piyangosu" (bir kişinin yaşadığı mahallenin posta kodunun eğitim, sağlık ve kamu hizmetlerine erişim gibi yaşam fırsatlarını belirlemesi) gibi kavramlar aracılığıyla günlük dile de yerleşmiştir. Bu terim, Birleşik Krallık’ta özellikle sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlere erişimin yaşanılan yere göre değiştiğini ifade eder. Ancak bu kavram yalnızca tanımlayıcı değildir; aynı zamanda eşitsizliği coğrafi bir tesadüf gibi göstererek politik ve ekonomik süreçleri görünmez kılabilmektedir. Totenham Çocukları hikayesindeki anlatılanlarda bize “posta kodu piyangosu” kavramını düşündürür, göç yolculuğu kurgusuyla başlayıp Türkiye’de taşra’dan şehir’e ardından Londra’nın kuzeyine doğru gelişen olaylar ve karakterler…

“Göç” sadece bir ülkeyi değiştirmek değil,

Bazen bir hafızayı taşımak,

Bazen iki dünya arasında sıkışmak,

Bazen hiçbir yere tam ait olamamak…

Hikayeler, yalnızca geçmişi anlatmaz; insanların görünmeyen köklerini birbirine bağlar, ortak bir hafıza kurar ve istatistikleri insan hikayelerine dönüştürür.

Tek bir dünyada yaşıyoruz.

Bilmediğimiz ya da bilmek istemediğimiz milyonlarca hikaye var…

Ve bu nedenle, Muriel Rukeyser’ın söylediği gibi:

“Evren atomlardan değil, hikayelerden oluşur.” Ve anlatılar yüzyıllar boyunca devam eder…

Konuk Yazar Haberleri