Elif Akgül
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 13 Ocak 2025’te düzenlenen “Aile Yılı Tanıtım Toplantısı”nda yaptığı konuşmayla 2025’i resmen “Aile Yılı” ilan etti.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ise bu yılı, “vatandaşların hayatına doğrudan dokunacak müjdeler”in verileceği, devletin tüm kurumlarıyla “ailenin yanında olacağı” bir dönem olarak tanımladı.
Peki 2025’te bu “müjde” gerçekleşti mi?
Bu yazı, 2025 Aile Yılı’nın karnesini; söz konusu politikanın kadınlar ve toplumsal yapı üzerindeki etkileri ile yılın başından bu yana hedef haline getirilen LGBTİ+’lara yönelik baskılar üzerinden ele alıyor.
Feminist hukukçu Sevda Çetinkaya, Aile Yılı’nın ani bir tercih değil, yaklaşık on yıllık bir siyasal ve ideolojik hattın sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Çetinkaya’ya göre bu hattın merkezinde, toplumu haklar ve özneler üzerinden değil, “aile” üzerinden tanımlayan bir iktidar anlayışı bulunuyor.
Sosyal politika, kadın politikası ve kültür politikasının giderek “ailenin korunması” başlığı altında eritildiğini belirten Çetinkaya, kadınların, çocukların ve gençlerin hak öznesi olmaktan çıkarılarak ailenin tamamlayıcı unsurları olarak yeniden kurgulandığını söylüyor. Bu süreçte kadın politikalarının eşitlik temelinden uzaklaştırıldığını, “tamamlayıcılık” ve “fıtrat” söylemiyle yeniden çerçevelendiğini vurguluyor:
“Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı resmi belgelerden ve eğitim politikalarından sistematik biçimde tasfiye edildi. Sosyal yardımlar, bakım emeğini kadınların üzerine yıkan ve onları eve bağımlı kılan bir biçimde düzenlendi.”
Diyanet’in genişleyen alanı
Bu ideolojik çerçevenin somutlaştığı alanlardan biri Diyanet İşleri Başkanlığı oldu. 14 Mayıs 2025’te TBMM’de kabul edilen torba kanunla Diyanet’in yetkileri genişletildi; kuruma okul, yurt ve hastanelerde “manevi danışmanlık” yapma, gençlik merkezleri açma ve internetteki “sakıncalı” yayınların engellenmesi için yargıya başvurma yetkisi verildi.
Türkiye Psikiyatri Derneği düzenlemeye, din görevlilerinin sağlık ve sosyal hizmet alanlarına dahil edilmesinin uluslararası standartlara aykırı olduğu gerekçesiyle tepki gösterdi. Buna rağmen Danıştay, Diyanet’in bu alandaki faaliyetlerine yasal dayanak oluşturan düzenlemenin iptalini reddetti.
2025 Aile Yılı’nda Diyanet hutbeleri de yoğun tartışmalara yol açtı. 1 Ağustos’ta ülke genelinde okutulan hutbede kısa ve şeffaf giysiler “haram” ilan edilerek, bu kıyafetler “ahlaka meydan okuma” olarak tanımlandı. Feminist yazar Beril Sönmez, hutbeye başörtüsünü çıkararak tepki gösterdi; Diyanet’in hutbelerinde yolsuzluklara, kadın cinayetlerine ya da çocuk istismarına dair bir itirazın yer almadığını vurguladı.
15 Ağustos tarihli hutbede ise bu kez kadınların miras hakkı hedef alındı. Kadın örgütleri her iki hutbe hakkında da suç duyurusunda bulundu. Suç duyurularında, hutbelerin erkek şiddetini meşrulaştırıcı etkisine dikkat çekildi.
Aile “kutsandı”, şüpheli kadın ölümleri kadın cinayetlerini geçti
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2025’in ilk on ayında en az 237 kadın öldürüldü, 247 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Bu, Türkiye’de ilk kez şüpheli kadın ölümlerinin kadın cinayetlerini geçtiği bir tabloya işaret ediyor.
Çetinkaya’ya göre “ailenin kutsanması”yla birlikte aile içi şiddet görünmezleşiyor, kamusal koruma mekanizmaları zayıflatılıyor.
“Korunması gereken aile, kadınlar için çoğu zaman en tehlikeli mekan olmaya devam ediyor” diyen Çetinkaya, KADES uygulamasının milyonlarca kez indirilmiş olmasını da bu güvensizliğin göstergesi olarak değerlendiriyor.
Kültür, emek ve görünmeyen kadınlar
Aile Yılı’nın ideolojik çerçevesi kültür-sanat alanında da etkisini gösterdi. “Milli ve manevi değerler”, “genel ahlak” ve “ailenin korunması” gibi muğlak kavramlar, sansür ve denetim aracına dönüştü. Manifest grubuna açılan dava ve Kızılcık Şerbeti dizisine yönelik müdahaleler bu dönemin en görünür örnekleri oldu.
Feminist Gülsüm Kav’a göre Aile Yılı, yalnızca kültürel değil; derinleşen ekonomik kriz ve eriyen ücretler karşısında yapılan stratejik bir siyasal müdahale. Kav, erkek geçim sağlayıcı aile modelinin maddi olarak çöktüğünü, buna karşın bu modelin ideolojik olarak yeniden üretilmeye çalışıldığını söylüyor.
Refah devletinin geri çekildiği koşullarda bakım emeğinin aileye, özellikle de kadınlara yüklendiğini belirten Kav’a göre, kadınların fedakarlığı kutsanarak artan yoksulluk ve güvencesizlik bireysel bir kader gibi sunuluyor.
133 kadın işçi çalışırken hayatını kaybetti
Bu tablo kadın işçi cinayetlerinde de kendini gösteriyor. İşçi Sağlığı ve İş Cinayetleri Meclisi verilerine göre 2025’in ilk 11 ayında en az 133 kadın işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik yangınında yaşamını yitiren yedi işçiden altısının kadın olması, bu güvencesizliğin çarpıcı örneklerinden biri oldu.
Sevda Çetinkaya’ya göre tüm bu veriler, Aile Yılı’nın bir koruma rejimi değil; hakların daraltıldığı ve eşitsizliklerin norm haline getirildiği bir dönemi işaret ediyor. Gülsüm Kav ise bu tabloyu, “yapısal krizleri çözmek yerine kutsal aile söylemiyle üzerini örtme çabası” olarak özetliyor.
2025: Türkiye’nin “Aile Yılı” – Bir numaralı “hedef” LGBTİ+’lar
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Aile Yılı Tanıtım Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “LGBT’nin ‘koçbaşı’ olarak kullanıldığı cinsiyetsizleştirme politikalarının öncelikli hedefi ailedir” sözleriyle bu yılın asli hedefini açık biçimde işaret etti.
Cumhurbaşkanı, 23 Mayıs’ta da Uluslararası Aile Forumu’nda da “LGBT sapkınlığı faşizme dönüşmüştür” diyerek, bu politik hattı daha da sertleştirdi, LGBTİ+’lara karşı mücadelenin “özgürlük ve insanlığın istikbalini kurtarma mücadelesi” olduğunu savundu.
LGBTİ+’lara, örgütlenmelerine ve etkinliklerine yönelik baskılar 2016’dan bu yana sürerken, 2025 Aile Yılı bu baskının “aile yapısı” gerekçesiyle doğrudan varoluşa yöneldiği bir yıl oldu. Onur Yürüyüşleri bu yıl da yasaklandı; yasaklar polis müdahaleleriyle uygulandı.
Bu süreci değerlendiren Avrupa Konseyi Gençlik Delegesi Enes Hocaoğulları Aile Yılı’nı LGBTİ+’lara yönelik son on yılda artan düşmanlaştırmanın somutlaştığı bir eşik olarak tanımlıyor:
“Aile Yılı, LGBTİ+’lara karşı baskının, ayrımcılığın ve dışlanmanın sistematikleştiği bir epitom. Yepyeni bir düşmanla değil, ama hiç olmadığı kadar organize bir düşmanla karşı karşıyayız.”
Taslaklar, fiili uygulamalar
Nisan ayında HÜDA-PAR, LGBTİ+’lara yönelik cezalandırma öngören bir kanun teklifini Meclis’e sundu. Teklif, eşcinsel ilişki ve LGBTİ+ görünürlüğünü “suç” sayan, medya ve kültür alanını RTÜK denetimine açan maddeler içeriyordu. Tepkiler üzerine tasarı yasalaşmadı.
Ancak Hocaoğulları’na göre taslağın yasalaşmaması, fiili uygulamaların önüne geçmedi:
“Beni asıl tedirgin eden, Yeni Türkiye’de uygulamanın yasadan önce gelmesi. Hukukun işleyişi fiilen tersine çevrilmiş durumda.”
Bu yaklaşımın bir örneği de Sağlık Bakanlığı’nın 25 Haziran’da yayımladığı yazıyla cinsiyet uyum sürecinde kullanılan hormonların 21 yaş altına reçete edilmesinin engellenmesi oldu. Hocaoğulları, bu düzenlemenin özellikle transları doğrudan hedef aldığını vurguluyor.
Kaos GL ve örgütlenmelere yönelik baskılar
2025 yazı boyunca LGBTİ+ örgütleri ve medya organları da hedef alındı. Kaos GL’nin X, internet sitesi ve Instagram hesapları “milli güvenlik” gerekçesiyle erişime engellendi. Bu süreçte Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar tutuklandı; trans aktivist Janset Kalan’a, kendi paylaşmadığı bir fotoğraf üzerinden ceza verildi. Hacettepe Queer Deer kapatıldı, Genç LGBTİ+ Derneği hakkında fesih kararı alındı.
2025 Trans Onur Yürüyüşü ve İstanbul Onur Yürüyüşü polis müdahalesiyle engellendi. İstanbul’da gözaltına alınan 46 kişiden üçü tutuklandı; tutuklamalar bir ay sonra kaldırıldı.
Üniversitelerde Aile Yılı
Aile Yılı politikaları üniversitelere de yansıdı. Sivil Alan Araştırmaları Direktörü Berna Akkızal, kampüslerde ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkının ciddi biçimde daraldığını söylüyor. Akkızal’a göre üniversite yönetimleri, Aile Yılı’nı meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanarak kadın ve LGBTİ+ çalışmalarını hedef alıyor.
Kadın ve LGBTİ+ düşmanı etkinliklere salon verilirken, 25 Kasım gibi günlerde yapılmak istenen etkinliklerin fiilen engellendiğini belirten Akkızal, kampüslerde güvenlik sorununun da derinleştiğini vurguluyor.
Kültür-sanat ve yargı tehdidi
Kültür-sanat alanı da LGBTİ+ karşıtı politikalardan nasibini aldı. Mabel Matiz’in Perperişan şarkısı hakkında erişim engeli talep edildi; sanatçı hakkında müstehcenlik suçlamasıyla dava açıldı. TRT’nin dijital platformu tabii’nin tanıtımında ise LGBTİ+’lar “sapkın ideoloji” olarak hedef gösterildi.
11. Yargı Paketi’ne sızdırılan taslak, LGBTİ+’lar açısından en büyük tehditlerden biri oldu. Taslakta transların cinsiyet uyum sürecine ağır sınırlamalar getirilmesi, LGBTİ+ görünürlüğünün hapis cezasıyla cezalandırılması ve dijital platformlara yaptırımlar öngörülüyordu. Tepkiler üzerine söz konusu maddeler paketten çıkarıldı.
Hocaoğulları, bu sürecin yarattığı iklimi şöyle özetliyor:
“Bu korku rejiminin mikro çıktıları arasında, sosyal medyadaki paylaşımlarını silen gençler ve ameliyatlarını erkene çeken translar var.”
Ancak Hocaoğulları’na göre iktidarın insan hakları hareketlerini bölme politikası sonuç vermedi. LGBTİ+ örgütleri, kadın hareketi ve farklı sivil toplum yapıları ortak bir mücadele hattı kurdu.
“Biz çok şey kaybettik ama korkumuzu da kaybettik. Bu coğrafyada yaşayan lubunyalar olarak kaybetmekten korkacağımız tek şey, birbirimiziz.”