MÜGE YAMANYILMAZ
“İdeal anne” algısı, son yıllarda annelik deneyimi üzerindeki toplumsal baskının artmasına neden oluyor. Uzmanlar, annelere yöneltilen yüksek beklentiler ile kadınların gündelik yaşam deneyimleri arasında belirgin bir çelişki oluştuğuna dikkat çekiyor. Özellikle sosyal medya içerikleri, uzman görüşleri ve tüketim odaklı öneriler, anneliğin giderek performans odaklı bir alana dönüşmesine yol açıyor.
Pedagoji yayınlarından bağlanma uzmanlarına, uyku eğitmenlerinden emzirme danışmanlarına kadar genişleyen uzmanlık alanları, çocuk bakımına ilişkin çok sayıda kural ve öneriyi beraberinde getiriyor. Doğru araba koltuğu, doğru oyuncak, doğru okul ve beslenme tercihleri gibi konular, annelerin sürekli “doğru karar verme” baskısıyla karşı karşıya kalmasına neden oluyor.
Sosyal medyada yaygınlaşan kusursuz ev, bakımlı anne ve mutlu çocuk görüntülerinin de bu baskıyı artırdığı belirtiliyor. Araştırmacılar, idealize edilen annelik temsillerinin, kadınların kendi deneyimlerini yetersiz görmelerine yol açabildiğini ifade ediyor.
Uzmanlara göre performans baskısı yalnızca toplumsal düzeyde kalmıyor; annelerin gündelik yaşamına ve duygusal süreçlerine de doğrudan yansıyor. Sürekli değerlendirilme hissi, birçok kadında kaygı, suçluluk ve yetersizlik duygularını artırabiliyor. “Uzmanlar, anneliğin giderek ölçülmesi ve optimize edilmesi gereken bir sorumluluk alanı olarak görüldüğünü belirtiyor.”
Peki anneliğin deneyimden çıkıp bir sınava dönüşmesi nasıl oldu? Sınavı kim hazırladı, hangi cevapların doğru olduğuna kim karar veriyor?
‘İdeal annelik sürdürülemez’
8 aylık bebek annesi, sivil toplum çalışanı Gizem Bülbüller, kadınların geleneksel ile modern arasında sıkışıp her ikisinin beklentilerini aynı anda karşılamaya zorlandığını söylüyor. "Teoride harika, pratikte karşılığı olmayan uzmanlık bilgileri, belki iyi niyetli ama toplumsal gerçekliği bilmeyen ya da değiştirmeye çaba göstermeyen kişiler tarafından üretildikçe ben daha fazla yük hissediyorum. Hem bol tüketim istiyorlar, hem uzmanların söylediklerine uymamızı istiyorlar. Bırakın bunları uygulamayı, -mış gibi yapmak için dahi yeterli koşullara sahip değilim. Sürekli bir tüketim önerisi yapılıyor. Ancak bunu herkes yapamaz. Kaynaklarımız sınırlı.”
Anneliğin uhrevi bir fiziksel, mental ve duygusal kapasiteyle özdeşleştirildiğini ifade eden Bülbüller, “Ama bu gerçek değil. Zaten sürdürülemez. İdealize edilen anneliğin işlevsiz olduğunu düşünüyorum. Bu anneliğimizi de kötü etkiliyor. Uzun vadede iyi annelik yapacak kapasiteden yoksun bırakıyor. Sonuçta başka bir sosyal politika ya da kültürde başka bir annelikten bahsedecektik” diyor.
9 yaşında çocuk annesi, yalnız ebeveyn Berna Gürpınar da benzer bir gerilimi hissediyor: "Bilgi bombardımanı içinde iç sesimi duymakta zorlanıyorum" diyor. "Sosyal medya, uzman yayınları elbette bilgilendirici ama bu yoğunlukta hangi bilgiyi nerede kullanacağımı bulmak başlı başına bir yük. 'Doğru'yu yapmaya çabalarken çocuğumla gerçek bağım odaktan çıkıyor. Ekonomik koşulların ağırlığı zaten geçimi zorlaştırıyor. Bakım emeği ise bu geçim zorluğuna çok boyutlu, geçmek bilmeyen bir yorgunluk olarak ekleniyor. Sahte dünyalar yaratılıyor, sanki her gün üzerimize yığılmış sorumluluklar yetmezmiş gibi. İdeal anne kisvesi altında tanımlanan tüm roller ile var olmak imkansız. Gerçekçi değil, sadece dinlenmiş olarak uyanmak için bile gerçekçi değil.”
Evlat edinen bir anne olan Ela Demir de, sosyal medyada parlatılan annelik hallerinden başka bir annelik yaşadığını söylüyor. “Doğum yapmadan anne olmak, bebeğimin en temel ihtiyacı olarak sunulan anne sütünü verememek… İlk zamanlarda bana hep aynı soruyu sordurdu: 'Eksik bir anne miyim?' Yaşadığım yetersizlik duygusunun nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Benden mi? Yoksa anneliği tanımlayanlardan mı?” Zamanla çocuğunun farklı ihtiyaçlarını karşıladıkça bu duygunun geçtiğini belirten Demir, yine de ideal annelik sınavından kurtulamadığını söylüyor: “DEHB’li oğlumla ilişkim dışarıdan farklı görünüyor. Sınır çizemeyen, sözünü geçiremeyen ya da çok geniş bir anne olarak algılandığımı, yargılandığımı hissediyorum. Bu en çok sosyal ortamlarda beni zorluyor."
Devletin çizdiği annelik
İdeal annelik baskısı sadece sosyal medya ya da toplumsal çevreyle sınırlı değil. Devletin kendi formüle ettiği bir tür anneliği zorunlu kılmak istediğine dönük eleştiriler yüksek. İki engelli kız çocuğunun koruyucu annesi, kamu çalışanı Hande Yılmaz, "Hiçbir zaman çocuk doğurmak istemedim ama evladım olsun istedim" diyor. "Onlar hanemin bir üyesi, yol arkadaşlarım oldu." Ancak bu süreçte çok sayıda zorlukla karşı karşıya kaldı. Yılmaz’ın iddiası şu yönde: “Hafta sonu çocuklar benim yanımda oluyorlar. Sevgi Evi’ne her döndüklerinde sorguya çekiliyorlar. Aslında benim anneliğim sorgulanıyor. Benim nasıl giyindiğim, içki içip içmediğim, konuşmalarım, her şey çocuklara soruluyor. Ben çocuklara da anlattıkları için kızmıyorum. Onlar da orayla bir denge kuruyorlar. Ama örneğin çocuklarla ana dillerinde, yani Kürtçe konuşmam problem oldu. Kurum benim şort giymemi bile sorun olarak gördü. Hakkımda rapor yazıldı ve soruşturma açıldı, bu nedenle çocuklarımı bir süre göremedim.”
Dr. Özge Yaka: Feminist arkadaşım ‘Ebru Şallı'nın sütü var da benim niye yok?’ diye ağladı
Yaka’ya göre bu tablo tesadüf değil: "Anneliği toplumsal cinsiyet ilişkileri içinde kadınların üstlendiği, 'içgüdü'yle de meşrulaştırılan bir sosyal role indirgemek ve kadınları o rolü nasıl daha iyi oynayabileceklerine dair girdilerle meşgul etmek, kapitalist ve patriyarkal işleyiş açısından son derece işlevsel." Kamusal alanda dolaşan "ideal anne" temsilleri de bu işlevselliğin bir parçası: Belirli bir yaşam standardını, zamanı ve maddi imkânı varsayan bu temsillerin dışında kalan anneler, nöroçeşitli ya da engeli olan çocuklara bakanlar, yoksullukla boğuşanlar, yalnız ebeveynler çoğu zaman "kayıtsız annelik"le suçlanıyor.
Psikolog Ece Yeşilırmak-Çakıroğlu: İdeal anne anlatısı kaygı ve tükenmişliğe neden oluyor
“İçsel diyalog daha talepkar ve eleştirel bir hal alabilir; kişi kendi sınırlarını zorlamayı, ihtiyaçlarını ertelemeyi ya da görmezden gelmeyi “iyi anneliğin” bir parçası gibi algılayabilir. Aynı anda hem çocuksuz hayatın kaybıyla baş etmeye hem de ideal anne olmaya çalışmak, belirgin bir içsel gerilim yaratır. Bu gerilim, suçluluk, yetersizlik ve tükenmişlik duygularını besleyebilir. Dolayısıyla “iyi anne” baskısının içselleştirilmesi, yalnızca annelik pratiklerini değil, annenin kendine yönelik şefkatini, sınırlarını ve öz-değer algısını da doğrudan etkileyen bir sürece dönüşür. Bu noktada daha gerçekçi, esnek ve insani bir annelik tanımına alan açmak; hem annenin kendisiyle kurduğu ilişkiyi onarıcı bir yönde destekler hem de daha sürdürülebilir bir ebeveynlik deneyimi sağlar.”
Annelerin neye ihtiyacı var?
Kadınlar bu ideal annelik ve performans baskısı karşısında zorlansalar da alternatif arayışını da elden bırakmış değiller. Ela Demir anneliğin hem en sevdiği hem de en çok zorlandığı yanının "anneliğin ta kendisi" olduğunu samimiyetle itiraf ediyor. Gizem, bir bebeğin annesine olan muhtaçlığının getirdiği o ağır yük ile o muhtaçlıktan doğan güçlü bağ arasındaki ince çizgide yürüyor. “Beni ben yapan şeyleri de yapmaya ihtiyacım var" diyor; çiçek yetiştirmeye, mesleğini yapmaya, sevdiği blogu okumaya. Hande ise bunu çok daha yalın bir cümleyle söylüyor: "Dünyadaki her şey hepimizin, o halde bakımını birlikte yapmalıyız.” Psikolog Yeşilırmak-Çakıroğlu daha gerçekçi, esnek ve insani bir annelik tanımına alan açmak gerektiğini savunuyor. “Bu, annenin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de onarıyor.”
Kendi deneyimlerini aktaran kadınlar idealize edilmiş anneliğin pek de gerçek olmadığını, farklı koşullar ve kültürlerle şekillenmiş farklı anneliklerin olabileceğini anlatıyor. "Dürüst annelik" ya da "sessizliği bozan annelik" gibi deneyimi öne çıkaran yaklaşımlar bu performans baskısına karşı bir alan açıyor. Ancak Sosyolog Dr. Özge Yaka’ya göre bu da riskten muaf değil. "Annelik maskesinin yırtılması anlamında bir işlev görse de bir süre sonra tekrara düşme, hatta tersine bir fetiş yaratma riski taşıyor." Bu yüzden Yaka, anneliği yalnızca bir deneyim olarak değil bir ilişki olarak tartışıyor. Çocukla kurulan bu ilişkinin içselliği, zorluğu ve dönüştürücü potansiyeliyle asıl meselenin merkezine alınması gerektiğini savunuyor. Kitabının alt başlığındaki "deneyim, sadakat, dönüşüm" sıralaması da buradan geliyor.
Peki bu dönüşüm bireysel çabayla mı mümkün? Psikolog Yeşilırmak-Çakıroğlu, bireysel düzeyde öz bakımın, sınır koyabilmenin ve gerçekçi beklentiler geliştirmenin önemli olduğunu söylüyor. Anneliği kusursuzluk üzerinden değil "yeterince iyi" olabilme üzerinden değerlendirmek, sosyal medya maruziyetini sınırlamak, destek gruplarına katılmak koruyucu olabilir. Ancak ekliyor: "Bu kadar yapısal bir meselede bireysel çözümler tek başına yeterli değil." Erişilebilir bakım hizmetleri, babaların da dahil edildiği eşitlikçi ebeveyn izni politikaları, iş-özel yaşam dengesini gözeten çalışma koşulları; bunlar olmadan bireysel dayanıklılık değişken ve sınırlı kalıyor.
* Deneyimlerini aktaran bazı kadınların talepleri üzerine isimleri değiştirilmiştir.
Müge Yamanyılmaz: Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. Ege Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yapmaktadır. 15 yılı aşkın süredir toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk koruma, göç ve mültecilik ile adalete erişim alanlarında projelere katkı sunmaktadır. Çeşitli yaş ve özellikteki gruplara yönelik toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk güvenliği ve çocuk koruma eğitimleri veren Yamanyılmaz, farklı grupların bu alanda yürüttüğü kampanyalara danışmanlık yapmıştır. Ayrıca çeşitli yayın kuruluşları için dönemsel olarak saha odaklı haberler üretmektedir.