Devrinin Adamı... Kimin kurtuluşu?

SUZAN DEMİR | Emmanuel Marre’ın Devrinin Adamı filmi, Vichy Fransası’nda hem kendi geleceğini hem de ülkesinin geleceğini kurtarmaya çalışan bir bürokratı izliyor. Henri ne tam bir kötü ne de bir kahraman. İktidar değişse de varlığını koruyan, her devrin adamlarından biri.

SUZAN DEMİR

Emmanuel Marre’ın Türkiye’de Devrinin Adamı adıyla gösterilen Notre salut filmi, yönetmenin büyük dedesinin mektuplarından esinleniyor. Ancak bunu klasik bir biyografi anlatısı olarak tanımlamak doğru olmaz. Marre, bu mektuplardan yola çıkarak hem İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Vichy rejimine ve Nazi işbirlikçiliğine geniş bir bakış sunuyor hem de bugünün dünyasına uzanan bir anlatı kuruyor. 79. Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan filmin başrolünde Swann Arlaud yer alıyor.

Film, 1940’larda Vichy hükümetine bağlı bir bürokrat olan Henri Marre’ı izliyor. Henri, kendi kurtuluşunu ve Fransa’yı eski görkemine kavuşturacak kurtuluşu tasarladığı kitabıyla, yani Notre salut (Kurtuluşumuz) ile savaş ortamında kendine bir yer açmaya çalışıyor. İlk bölümlerde elinde kitabıyla kapı kapı dolaşıp bürokratlarla uzun görüşmeler yaptığını, kendini yeni rejime kabul ettirmeye uğraştığını görüyoruz. Ailesi ondan uzakta ve geçim sıkıntısı içinde. Henri bir yandan Fransa’nın kurtuluşunu, bir yandan da ailesini geçindirebileceği bir işi arıyor.

Henri arayışını sürdürürken eşi Paulette’le mektuplaşmaları da filmin fonunda akıyor. Bu mektuplarda bazen Paulette’in sitemlerine, ona eski yaşamlarını yeniden sağlayıp sağlayamayacağına dönük iğneleyici sözlerine, bazen de Henri’ye olan desteğine tanık oluyoruz. Mektuplar yalnızca savaşın yarattığı koşulları değil Henri ile Paulette arasındaki gerilimi de görünür kılıyor. Henri iş bulma çabası, Fransa’yı eski görkemine kavuşturma arzusu ve eşiyle yaşadığı çatışma arasında sıkışan bir adam izlenimi veriyor.

Henri sonunda sistem içinde kendine bir yer buluyor ve Çalışma Bakanlığı’nda yeni bir iş gücü oluşturmayı hedefleyen bir projede görev alıyor. Rejimin ilk icraatlarından biri bir sendika binasına el koymak oluyor. Emek ve sosyalizmle ilgili duvar afişleri kapatılırken yerlerine güçlü devlet ve ulusal yeniden doğuş fikrini yücelten sloganlar asılıyor. Henri de bu düzenin içinde çalışmaya başlıyor. Bakanlık çevresinde yürütülen tartışmaların bir bölümü bugün de güncelliğini koruyor. Göçmen işçiler, mülteciler ve emek politikaları etrafındaki gerilimler farklı biçimlerde sürüyor. Dünya savaşları sona ermiş olsa da sonrasındaki savaşlar, işgaller ve soykırımlar bu meseleleri yeniden üretmeye devam ediyor.

Görev bilinci ve Naziler

Filmin devrine dönersek Vichy hükümeti Almanya’yla yalnızca baskı altında değil kendi iradesiyle de işbirliği yaptı. Haziran 1940 ateşkesinin ardından kurulan rejim, Montoire görüşmesiyle işbirliği siyasetini resmen benimsedi. İşgal masraflarını ödedi, ekonomisini Alman savaş ekonomisine açtı. Sendikaları dağıtarak emeği devlet denetimine aldı. 1943’ten itibaren uygulanan zorunlu çalışma sistemiyle yüz binlerce Fransız işçi Almanya’ya gönderildi. Almanlar talep etmeden çıkarılan Yahudi Statüsü de bu sürecin bir parçasıydı. Yahudilerin tutuklanmasında ve sınır dışı edilmesinde Fransız polisi ile jandarması aktif rol oynadı. Bu düzen tam da Henri gibi görev bilinciyle çalışan bürokratlar sayesinde işledi. Dosya hazırlayan, kararları uygulayan ve mekanizmayı işleten insanlar işbirliğinin gündelik yüzü oldu.

Fransız sineması da bu döneme daha önce birçok kez döndü. Aklıma ilk gelen örnek Louis Malle’in Lacombe Lucien filmi olsa da Nazi işbirlikçiliğini ve sıradan insanların bu süreçteki rollerini ele alan başka birçok yapım bulunuyor.

Fakat film ilerledikçe Henri’ye ilişkin çizgiler karmaşıklaşıyor. İşçiler arasında saklanan bir Yahudiye yardım eden kişi de o, seçkin bir bürokratken işçi statüsündekilerle vakit geçiren de. Bu nedenle Henri ilk bakışta gri bir karakter gibi görünüyor. Ancak filmin asıl meselesi onun vicdani gelgitlerinden çok sistemle kurduğu ilişki. Henri, özellikle merkez sağın zayıfladığı ve aşırı sağın yeniden güç kazandığı günümüz dünyasında sayısız örneğini görebileceğimiz bir figür. Naziler kadar fanatik ya da acımasız olmayabilir fakat bulunduğu sistem içinde kendisine alan açmayı başarabilen biri.

Henri’nin güncelliği de burada ortaya çıkıyor. Pek çok ülkede merkez siyasetin temsilcileri ile otoriter ya da aşırı sağ yönetimler arasındaki ilişki çoğu zaman açık bir çatışmadan çok uyum ve çıkar ortaklığı üzerinden ilerliyor. Söylemsel düzeyde kurulan mesafe, ekonomik ve siyasal işbirliklerini her zaman ortadan kaldırmıyor. Henri de benzer biçimde ideolojik bir öncüden çok, şartlara uyum sağlayan ve sistem içinde yer edinmeye çalışan bir karakter.

Sonuç olarak Notre salut ilk bakışta gri bir adamın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de aslında devrin gereklerini yerine getiren bir insanı merkeze alıyor. Henri, 1940’larda yaptığı tercihleri bugün de yapabilecek biri. Yakın zamanda yazdığım NAZA belgeselindeki asker anlatılarında da benzer biçimde görev bilinci vurgusu öne çıkıyordu. Bu tür olaylarda insanlar sorumluluklarını üstlenmek yerine görev ve sürü psikolojisine sığınıyor. “Emri uyguladım” ya da “Herkes böyle davranıyordu” diyen kişi kendi payını görünmez kılıyor. Henri de tam bu mekanizmanın içinde duruyor.

Öte yandan film yalnızca tarihsel bir anlatı kurmuyor. 1970’lere ve 1980’lere sıçrayan müzik ve dans sahneleri tarihsel gerçeklik duygusunu kırarak anlatıya farklı bir katman ekliyor. Başrolde Swann Arlaud ise son derece etkileyici bir performans sergiliyor. Bu nedenle Notre salut, yalnızca Vichy Fransası üzerine değil, tarihin farklı dönemlerinde yeniden üretilen itaat mekanizmaları üzerine de düşündüren bir film olarak öne çıkıyor.

Özel Haber Haberleri