Semra Pelek
Kırmızı halının parıltısı bir anda söndü. 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin (Berlinale) açılış günü düzenlenen basın toplantısında, bir gazeteci Filistin’le ilgili bir soru sorduğunda masada oturan yedi jüri üyesinin donup kaldığı ekrandan bile hissediliyordu. En fazla rahatsızlık yaratan, jüri başkanı Wim Wenders’ın verdiği yanıttı. Bu yanıt aslında son üç yıldır biriken tartışmaların özünü kristalize ediyordu: Alman devletinin ana finansörü olduğu Berlinale, İsrail’in Gazze’deki saldırıları ve soykırım tartışmalarıyla yüz yüze geldiğinde ifade özgürlüğüne kamusal alan açmak yerine alan daraltmayı tercih eden kurumsal refleks gösteriyordu.
Soruyu soran isim, YouTube’da bağımsız video haberciliği yapan Jung & Naiv kanalından gazeteci ve podcaster Tilo Jung’du. Jung, 12 Şubat’ta X hesabında sorusunu şu ifadelerle paylaştı:
"Berlinale’de Filistin hakkında soru sormayın! İşte film festivalinin İran ve Ukrayna’daki insanlarla gösterdiği dayanışmanın Filistinlilere kıyasla seçici olmasına dair jüriye yönelttiğim sorum. Wim Wenders (Jüri Başkanı) gerçekten de ‘Siyasetin dışında kalmalıyız’ dedi."
Jung, basın toplantısında Berlinale’nin İran ve Ukrayna konusunda açık dayanışma mesajları verirken, Filistin söz konusu olduğunda aynı açıklığı göstermediğini söylemişti. Sorunun bağlamı, Alman hükümetinin Gazze’ye ilişkin politikaları ve festivalin ana finansörlerinden biri olması gerçeğine dayanıyordu. Jung, bu çerçevede jürinin “insan haklarına yönelik bu seçici muameleyi” destekleyip desteklemediğini sordu.
Wenders siyasetin dışında kalmak istiyor
Wenders yanıtı tek cümleyle özetlenebilir: “Siyasetin dışında kalmalıyız.” Oysa Wenders, 2024’te bunun tam tersini savunmuş ve “Berlinale geleneksel olarak her zaman büyük festivallerin en politiği olmuştur, şimdi de kenarda durmuyor ve gelecekte de durmayacaktır” demişti. Bu sözler, o yıl Berlinale’nin Almanya’nın aşırı sağcı partisi AfD’li siyasetçileri önce davet edip ardından daveti geri çekmesine atıfla söylenmişti. “En politik festival” vurgusu ise Berlinale’nin sinema festivalleri arasında kendini ayrıştırdığı konumu, yani siyasi müdahillik iddiasını ima ediyordu.
Ayrıca Jung, yeni bir X paylaşımında sorusunun sorulduğu anda basın toplantısının canlı yayınının kesildiğini belirtti. Festival yönetimi ise kesintiyi “teknik arıza” olarak açıkladı ve sansür iddialarını reddetti. Fakat kesintinin tam da Filistin sorusu sırasında olması sansür kuşkularını artırdı.
“Aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey”
Ertesi günlerde benzer bir gerilim, bu kez Berlinale’ye katılan oyuncular ve yönetmenlerle yapılan söyleşilerde ortaya çıktı. ABD’li oyuncu Neil Patrick Harris, “her zaman apolitik işler yapmakla ilgilendiğini” söylerken, oyuncu Michelle Yeoh, ABD siyaseti hakkında konuşacak konumda olmadığını belirterek odağı sinemaya kaydırmaya çalıştı. Oyuncu Rupert Grint ise faşizmin yükselişi hakkında sorulan bir soruyu, “Elbette, buna karşıyım. Ama ne zaman konuşacağıma kendim karar veriyorum” diyerek yanıtladı. Yarışmada yer alan Alman-Türk yönetmen İlker Çatak ise Berlinale’nin sanatçılara ne söyleyeceklerini dikte etmediğini vurguladı ama festival boykotlarının “sorgulanabilir” olduğunu da söyledi. Bir not: Berlinale iki yıldır boykot listelerinde yer alıyor.
Dikkat çekici olan bu isimlerin hepsinin sorulara net bir politik pozisyonla karşılık vermek yerine ya apolitiklik vurgusu yapması ya da konuşmanın zamanı ve zeminini tartışmaya açmasıydı. Sanatçılar siyaset yapmalı ve yapmamalı ikileminin karşısına bu yıl ilk kez “apolitiklik” iddiası konuldu.
Wenders ve bazı jüri üyeleri, “Bu soruları bize sormak adil değil” türünden yanıtlar verirken, eleştirilerle aralarına yüksek bir duvar çektiler. Koca koca isimlerin, “Aman ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza Bey” sinikliğiyle geri çekilmesi ve kamusal tartışmaya katılmak yerine “işimize bakalım” demeye getirmeleri elbette tepki çekti. Çünkü tüm bu isimler “burası yeri değil” diyerek tartışmayı ustaca kişisel vicdan alanına sıkıştırırken, kurumsal ve kamusal sorumluluk belirsizleşiyordu.
No Other Land ve ilk kırılma
Oysa mesele dar alana sıkışmayacak, kişilerin vicdanına bırakılmayacak ve apolitizm siperinin arkasına saklanmayacak kadar kadar büyük.
Berlinale’de bu yıl bolca magazin sosu nedeniyle çok daha görünür olan kriz, aslında 2024’te patlayan ve 2025’te biçim değiştirerek süren sürecin devamı. Kırılma anı 2024’te, Filistin-İsrail ortak yapımı No Other Land (Gidecek Yer Yok) filminin ödül töreninde yaşandı. Film, Gazze’de savaşın dördüncü ayına girildiği, sivil ölümlerin on binlerle ifade edildiği bir dönemde Berlinale’de ödüllendirildi.
Filmin İsrailli yönetmenlerinden Yuval Abraham, ödül konuşmasında İsrail’in politikalarını “apartheid” olarak nitelendirdi ve ateşkes çağrısı yaptı. Filistinli yönetmen Basel Adra ise Batı Şeria’daki yıkımları ve Filistinlilerin günlük hayatında süren şiddeti anlatarak, uluslararası toplumun bu gerçekliği görmesi gerektiğini söyledi. Adra, yaşadıkları köylerin “haritadan silinmek istendiğini” ve bu yıkımın normalleştirilmesine karşı ses çıkarmanın zorunlu olduğunu vurguladı.
Bu sözler Almanya’da yalnızca bir festival tartışması olarak değil, ülkenin İsrail’e desteğini “Staatsräson” (devlet aklı) doktrini çerçevesinde tanımlayan siyasal yaklaşım bağlamında okundu. Abraham’ın konuşması Berlinale’yi hızla “antisemitizm” suçlamalarının merkezine çekti. Dönemin Almanya Kültür Bakanı Claudia Roth’un törende tartışma yaratan konuşmayı alkışladığı görüntüler, “devlet konuşmayı destekliyor” diye yorumlandı. Yapılan resmi açıklamada Roth’un yalnızca İsrailli yönetmeni alkışladığı belirtildi. Devlet aklı, yönetmenlerin alkışlanmasına bile izin vermemiş, kimin alkışlanıp kimin alkışlanamayacağına dair hatlar sert bir şekilde çekilmişti.
No Other Land belgeselinin yönetmenleri Alman politikacılar tarafından da ‘İsrail karşıtlığı’ ve ‘antisemitizm’le suçlandı ve Bundestag (Almanya Federal Meclisi) “bu olayı” son yılların “en büyük antisemitizm skandallarından biri” olarak nitelendirdi.
Abraham’a gösterilen tepki o kadar büyüktü ki sonunda İsrailli yönetmen, “sağcı bir İsrail çetesi” tarafından ölüm tehditleri aldığını, ailesinin başka kente sığınmak zorunda kaldığını ve tehditler nedeniyle evine dönemediğini açıkladı. Bunun İsrail medyası ve Alman politikacıları tarafından 'antisemitik' olarak nitelendirmesinin sonucu olduğunu söyleyen Abraham, “Bu kelimenin Almanlar tarafından sadece İsrail'i eleştiren Filistinlileri susturmak için değil, aynı zamanda Gazze'deki ölümleri sona erdirecek ve İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacak bir ateşkesi destekleyen benim gibi İsraillileri susturmak için dehşet verici bir şekilde kötüye kullanılması, antisemitizm kelimesinin içini boşaltıyor ve tüm dünyadaki Yahudileri tehlikeye atıyor” açıklaması yaptı.
O yıl kriz dijital alana da sıçradı. Berlinale Panorama’nın Instagram hesabında Gazze’ye ilişkin “soykırım” ifadesinin geçtiği paylaşımlar yayımlandı ama peşinden hızla silindi. Festival yönetimi hesabın hacklendiğini, içeriğin festivali temsil etmediğini, paylaşımların “antisemitik olduğunu” ve suç duyurusunda bulunulacağını açıkladı. Böylece festival yönetimi bu suç duyurusuyla meseleyi güvenlik politikası alanına taşımış oldu.
Baskının dili değişti: “Berlinale sürekli siyasi kriz üretiyor”
Bu atmosfer, 2025’e devredilen ağır bir politik bagaj yarattı. Her ne kadar geçen yıl görünür bir “ödül gecesi krizi” yaşanmadıysa da bir önceki yılın gölgesinde açılan festivalde, bu kez baskının dili değişti.
Berlin Uluslararası Film Festivali'nin Direktörlüğünü Carlo Chatrian’dan devralan Tricia Tuttle, bu ilk yılında Alman devletinin İsrail politikasına verdiği güçlü destek ile uluslararası sanat çevrelerinin eleştirel tutumu arasında denge kurmaya çalıştı. Bir yandan No Other Land’e geç kalmış bir destek paylaşımı yapıldı. Diğer yandan Bundestag’daki kararın hukuken bağlayıcı olmadığını belirten bir SSS (Sıkça Sorulan Sorular) metni yayımlandı. Fakat aynı metinde, “ifade özgürlüğü sınırsız değildir” vurgusu da yapıldı. Yani yönetim, geç kalmış özrünü dilerken dahi ifade özgürlüğünün sınırlarını çiziyordu.
Geçen yılın en büyük krizi Queerpanorama filminin yönetmeni Jun Li’nin, festivali boykot eden Erfan Shkarriz’in mesajını okumasıyla yaşandı. Jun Li’nin film sonrası soru cevap bölümünde okuduğu mesajda geçen, “Nehirden denize” (From the river to the sea) sloganı nedeniyle Berlin polisi “anayasal düzene aykırılık” gerekçesiyle inceleme başlattı. Sanatsal ifadenin özgürlüğü de böylece polis tarafından sorgulanabilir oldu (!)
Tilda Swinton’ın onursal ödül konuşmasında doğrudan Gazze veya İsrail adı geçmese de “uluslararası olarak mümkün kılınan kitlesel suçlar” gibi ifadeler, 2025’te Almanya’da yine siyasi tartışmanın parçası haline geldi. Kimi çevreler “kitlesel suç” imasına dahi tahammül edememişti, acaba Tilda Swinton kimi kast ediyordu?
Sanatçılar festival yönetiminin ‘sınırlarını’ ihlal edince devreye yine siyasetçiler girdi. Festivalin düzenlendiği Berlin şehrinin Eyalet Parlamentosu’nda Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) grubunun başkanı olan Dirk Stettner, tartışmayı bir adım daha ileri taşıdı. Alman devleti ve Berlin eyaletinin festivalin başlıca finansörleri olduğunu hatırlatan Stettner, bu koşullarda Berlinale’nin “sürekli siyasi kriz üretir hâle gelmesini” kabul edilemez bulduğunu söyleyerek, festivalin tamamen iptal edilmesini talep etti.
Bu çıkış, kültür alanında ifade özgürlüğü tartışmasının artık doğrudan siyasal müdahale eşiğine dayandığını gösteriyordu: Kültür politikası siyasetçiler tarafından şekillendirilebilirdi nitekim ve kamu fonlarının kime kullandırılacağı da yine siyaset tarafından belirlenebilirdi. Elbette liberal demokrasinin de bir sınırı vardı ve acaba bu gerçek neden unutulmuştu!
Sanat siyasetin dışında kalabilir mi?
Yani, Tilo Jung’un jüriye sorduğu soru olmasa da bu yıl bir kriz patlak verecekti. Geçen iki yıldan devralınan yükle bu kez tartışma, “sanatçılar siyasetin dışında kalabilir mi?” sorusunu odağına alarak ilerledi.
Sanatçıların siyaset dışında kalamayacağını söyleyenlerden biri, festivalin ‘Klasikler’ bölümünde gösterilecek 1989 yapımı filmi In Which Annie Give It Those Ones’ın gösterimine katılma programını iptal eden Booker ödüllü yazar Arundhati Roy oldu. Roy, Wenders’ın “politikanın dışında kalma” yaklaşımını “kabul edilemez” bulduğunu söyleyerek, sanatın tam da gözümüzün önünde yaşanan ağır hak ihlalleri karşısında suskunluğa zorlandığını savundu.
Festival yönetimi, bunun üzerine direktör Tricia Tuttle imzalı uzun bir metin yayımladı: “Sanatçılar ifade özgürlüğünü diledikleri gibi kullanabilir ama kendilerine yöneltilen her siyasi mesele hakkında konuşmaları beklenmemeli.” Bu bir özgürlük metni değildi, festival yönetimi kurumsal çerçevesini bildiriyor ve hâlâ anlamayan kaldıysa ifade özgürlüğünün sınırlarını netleştiriyordu.
Festival yönetimi “kimse konuşmak zorunda değil” açıklamalarıyla sanatçıları zapturapt altına almaya çalışırken Berlinale’de dünya prömiyerini yapan The Ballad of Judas Priest’in basın toplantısında söz alan Tom Morello, ilk uzun metrajlı belgeselini tanıtırken siyaseti dışarıda bırakmadı. “En sevdiğin grup hakkında belgesel yaparken aynı anda faşizmle mücadele edebileceğin bir zamandayız” diyerek hem sanatın kaçınılmaz biçimde politik olduğunu savundu hem de Judas Priest’in sahnesindeki çeşitliliği toplumsal bir model olarak gösterdi.
Ve sonunda Kurtuluş filmiyle Berlinale ana yarışmasında yer alan yönetmen Emin Alper, sorunu adlı adınca dillendirdi. Emin Alper, Berlinale Palast’taki gösterim sonrasında sahnede, “Bu film, bir toplumun nasıl korkunç suçlar işleyebileceğini anlatıyor. İnsanlık tarihi bu gibi hikâyelerle dolu. Ne yazık ki günümüzde de durum farklı değil. Bugün, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma tanıklık ediyoruz” dedi.
Alman medyası ‘şimdilik’ sessiz. Berlin polisi henüz “anayasaya aykırılık” gerekçesiyle inceleme başlatmadı, CDU’lu bir politikacı “paramız kimlere gidiyor?” diye sormadı. Şimdilik Emin Alper görmezden geliniyor ama burada kalır mı, bilinmez.
Yüzleşme nerede başlar?
Pek çok kişi Berlinale’nin bu yıl kendini tamamen bitirdiğini söylüyor. Bitmese de itibarının ciddi biçimde zedelendiği açık.
Çünkü Berlinale kendi sitesinde kendi kendini “en politik film festivali” ilan eden bir kurum. Sitede şu ifadeler yer alıyor: “Savaş sonrası çalkantılı dönem ve bölünmüş bir şehrin benzersiz durumu tarafından şekillenen Berlinale, kültürlerarası bir değişim merkezi ve sosyal meselelerin eleştirel bir sinema yaklaşımıyla ele alındığı bir platform haline gelmiştir. Günümüzde bile, tüm büyük film festivalleri arasında en politik olanı olarak kabul edilmektedir.”
Bir nevi 2. Dünya Savaşı’nın ‘şekillendirdiği’ Berlinale, günümüzde Gazze’de yaşanan insanlık suçlarını görmezden gelişiyle yeniden şekillenmiş oldu: Almanya da dahil pek çok ülkede aşırı sağ siyaset yükselirken festival yönetimi, liberal demokrasinin altın çağlarında benimsediği “en politik film festivali” iddiasının yerine “en apolitik film festivali” iddiasını koymaya çalışıyor gibi duruyor.
Peki, Berlinale bitti mi? Hayır! Ama mesele artık gelip geçici krizlere ve “şu isim açıklama yaptı”, “bu isim açıklama yapmadı” düzeyine indirgenmeyecek durumda.
Artık mesele daha derin: Berlinale, devlet aklına (Staatsräson) göre kamusal alan olan sanat platformlarında hangi sözün meşru kabul edildiğini, hangi sorunun riskli sayıldığını, neyin nerede konuşulup nerede konuşulmayacağını, kimin alkışlanıp kimin alkışlanamayacağını belirleyen bir pozisyona kendini yerleştiriyor. ‘Apolitik sanat’ mitiyle kendini korumaya alırken, örneğin festival sahnesinde yaptığı konuşma nedeniyle İsrailli bir yönetmen aşırı sağcıların ölüm tehditlerinin hedefi olduğunda, bu nefret söylemine karşı da ses yükseltemeyeceği bir köşeye çekiliyor.
Kamu kaynaklarıyla ayakta duran 76 yıllık bir kültür kurumunun siyasi baskı karşısındaki refleksi, evet artık yalnızca bir festival meselesi değil, üç yıldır festivalde yaşananlar Almanya’da kamusal sözün sınırlarının nerede çizildiğini de apaçık gösteriyor.
Ve ne yazık ki "en politik film festivali"nden geriye şu soru kalıyor: Politik duruş yalnızca geçmişle yüzleşmek için mi vardır, yoksa bugünün gerçekleriyle yüzleşmeyi de mi gerektirir?