CANAN COŞKUN
Ankara’daki evinden gözaltına alınan gazeteci Alican Uludağ’ın tutuklanma süreci, hukuk normlarının zorlandığı bir dizi çelişkiyi barındırıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma, yetki tartışmalarından suçun niteliğine, tutuklama gerekçelerinden yüksek yargı kararlarının göz ardı edilmesine kadar pek çok noktada hukuki zeminden uzaklaşıyor. Soruşturma dosyası, tutuklamanın bir tedbir olmaktan ziyade, eski paylaşımlar üzerinden kurgulanan bir cezalandırma pratiğine dönüştüğünü gösteriyor.
Alican Uludağ'ın tutuklanması ile sonuçlanan soruşturma dosyasını, bu haliyle hukuktaki "fahiş hata" dışında bir terimle ifade etmek zor. Hukuk disiplininde ve özellikle hukuk eğitiminde "fahiş hata" basit bir bilgi eksikliğinden ziyade, sistemin temel direklerini sarsan, mantık silsilesini tamamen koparan veya hukukun en temel prensiplerini yok sayan hatalar için kullanılan teknik ve akademik bir terim. Bütün bu yapılanlara en iyimser terimle "hata" dediğimizde ortaya çıkan manzara şöyle:
1- Yetki sorunu ve İstanbul ısrarı
Alican Uludağ, 18 yıldır Ankara’da ikamet ediyor ve mesleğini burada, yüksek yargı kurumlarında sürdürüyor. Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca soruşturmanın şüphelinin ikametgahının bulunduğu veya suçun işlendiği yer olan Ankara’da yürütülmesi gerekirken, soruşturma İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatıldı. Uludağ’ın avukatı Abbas Yalçın’ın açıklamasına göre, bunun gerekçesi "Cumhurbaşkanının ikametgahının İstanbul’da olması”, ancak cumhurbaşkanının yılın büyük bölümünü Ankara’da görev başında geçirmesinin yanı sıra İstanbul Kısıklı’daki ikamet adresi de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yerine İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yetki alanında bulunuyor. Üstelik terör suçu isnadı olmamasına rağmen dosyanın Terör Savcılığı tarafından yürütülmesi, usul kurallarının dışına çıkıldığını gösteriyor.
2- Dosya doldurma çabası
Uludağ hakkındaki soruşturma başlangıçta Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinde düzenlenen “yargı organlarını aşağılama” suçlamasıyla başlatıldı. Hatta bu sebeple Uludağ’ın tutukluluğa sevk yazısında da suç tarihi olarak 19 Şubat 2026 yazıyor. Ancak bu suçlamayla soruşturma Adalet Bakanlığı iznine bağlı, savcılık bu yolla ilerleyemeyeceğini anlamış olacak ki, dosyaya son bir yılda yaptığı ve o dönem şikayete konu olmayan eski sosyal medya paylaşımları eklendi. Böylece dosya, soruşturma izni gerektirmeyen “Cumhurbaşkanına hakaret” suçuna evrildi. “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılama yapılması da yine Adalet Bakanlığı iznine bağlı. Uludağ’ın avukatı Abbas Yalçın, tutuklamaya sevk yazısında suç tarihi olarak belirtilen 19 Şubat 2026 tarihinin doğru olmadığını, Uludağ’ın tutuklanmasına gerekçe gösterilen sosyal medya paylaşımlarının son bir yılda yapıldığını söyledi.
3- Eleştiriler "Cumhurbaşkanına hakaret" sayıldı
Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla verilen tutuklama kararı, kamusal figürlere yönelik eleştiri sınırının geniş tutulmasını öngören Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Vedat Şorli ve Anayasa Mahkemesi’nin Bekir Coşkun kararlarını doğrudan devre dışı bırakıyor. Söz konusu kararlarda devlet başkanlarına yönelik eleştirilerin sınırlarının normal bireylere göre daha geniş olması gerektiği ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasının ifade özgürlüğü üzerinde "caydırıcı etki" yarattığı vurgulanmıştı.
4- Evindeki gazeteciye "yakaladık, demek ki kaçacaktı" iddiası
Tutuklama kararının en büyük çelişkisi, Uludağ’ın kaçma şüphesi taşıdığı iddiası. Oysa Uludağ, kaçmaya çalışırken değil, Ankara’daki evinde gözaltına alındı. Hatta mahkemedeki savunmasında, hakkında yürütülen karalama kampanyaları nedeniyle "kaçtı" denilmesinden çekindiğini ve bu yüzden vize başvurusunda dahi bulunmadığını vurguladı. Savcılık açıklamasında “yakalandı” diye geçen bir gazetecinin, yargılamadan kaçacağı iddiası da hukuki dayanağın çelişkili olduğunu gösteriyor. Uludağ’ın evinin kalabalık bir polis grubu tarafından “terör operasyonu” yöntemiyle basılması da soruşturmanın en başından olağan seyrinden kopuk ilerlediğini yansıtıyor.
5- Hangi deliller karartılacak?
Mahkeme, tutuklama gerekçeleri arasına "delil karartma ihtimalini" de ekledi. Ancak soruşturmanın tek dayanağı, Alican Uludağ’ın kamuya açık sosyal medya paylaşımları. Oysa dijital ortamda kayıt altına alınmış ve savcılık dosyasına çoktan girmiş olan bu tweetlerin Uludağ tarafından nasıl değiştirileceği veya yok edileceği de tutuklama gerekçesinin cevaplamadığı sorular arasında. Toplanacak başka bir delil olmamasına rağmen bu gerekçenin kullanılması, tutuklamanın bir cezalandırma aracı olarak kullanıldığı eleştirilerini güçlendiriyor.
Uludağ’ın avukatı: Bu soruşturmanın hiç açılmaması gerekirdi
Uludağ’ın avukatı Abbas Yalçın da soruşturmanın başlama biçiminden tutuklama kararına kadar olan süreci değerlendirdi. Alican Uludağ’ın meslektaşları tarafından dayanışma ve soruşturmayla ilgili gelişmeleri duyurmak için açılan sosyal medya hesabından yayınlanan açıklamada, tutuklamaya karşı itiraz edeceklerini söyleyen Yalçın, şunları söyledi:
“Bu soruşturmanın hiç açılmaması gerekirdi. Bu tutuklamanın hiç olmaması gerekirdi. Ama olacaksa da bu şekilde olmamalıydı. Yürütülen işlemlerin tamamının hukuka aykırı olduğunu düşünüyoruz ve gerekli tüm hukuki başvuruları yapacağız. Tutukluluk devam edecekse bile bunun Ankara’da bir cezaevinde sürdürülmesi mümkündür. İki çocuğu ve eşi Ankara’da. Ailesinin yüzlerce kilometre yol kat ederek İstanbul’a gelmek zorunda bırakılması hem kendisi hem ailesi açısından açık bir mağduriyettir. Alican’ın delil karartması ya da kaçması engellenmek isteniyorsa bu Ankara’da bir ceza evinde de yerine getirilebilir. Ankara’daki cezaevinde de kaçamaz ya da delil karartamaz.”
Ne olmuştu?
DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında 19 Şubat akşam saatlerinde Ankara’da bulunan adresine yapılan baskınla gözaltına alındı. Uludağ, sabaha karşı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi. Gözaltı işlemiyle ilgili savcılıktan yapılan açıklamada Uludağ’a “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” ve “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamalarının yöneltildiği belirtildi. Açıklamada, Uludağ’ın “Ankara’da yakalandığı” öne sürüldü.
Gazeteci Uludağ, 20 Şubat öğlen saatlerine doğru Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’ne sevk edildi. Burada Terör Suçları Soruşturma Bürosu’nda görevli savcı tarafından “Cumhurbaşkanı’na hakaret”, “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ve "Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlamalarıyla ifadesi alındı. Uludağ, ifadeden sonra, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla tutuklanması talebiyle Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edildi.
İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği de Uludağ’a yönelik kuvvetli suç şüphesinin olduğunu öne sürerek Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasının zincirleme biçimde işlendiğini savundu. Atılı suçun üst sınırını gözetildiğinde kaçma şüphesinin var olduğunu iddia eden hâkim, delillerin yok edilme, gizlenme, tanıkların ve diğer kişilerin üzerinde baskı girişimi konusunda şüphe oluştuğunu ileri sürdü. Adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağını aktaran hâkim, Uludağ’ın tutuklanmasına karar verdi.
*Kapak fotoğrafı: Batu Bozkürk