İklim krizi Türkiye’yi nasıl değiştiriyor? Levent Kurnaz: Artık gelecekte olacak aşamasında değiliz

YAĞMUR KARAGÖZ | Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz, iklim krizinin Türkiye için artık geleceğe ilişkin bir tehdit değil, yaşanan bir gerçeklik olduğunu söylüyor. Kurnaz’a göre önümüzdeki 20-30 yılda gündelik hayatı en fazla değiştirecek mesele su olacak; aşırı sıcaklar ise kent yaşamından çalışma saatlerine ve okul takvimlerine kadar pek çok alanı yeniden şekillendirecek.

Kısa Dalga - Kuraklık, aşırı yağışlar, sıcak hava dalgaları, seller, yangınlar, değişen ekim takvimleri ve ısınan denizler… Uzun yıllar gelecek kuşakların karşılaşacağı bir tehlike olarak anlatılan iklim krizi, artık Türkiye’de gündelik hayatın bir parçası.

Veriler de değişimin boyutunu ortaya koyuyor. 2025 su yılı, yağışların yüzde 26 azalmasıyla son 52 yılın en kurak su yılı olarak kayıtlara geçti. 2026’da ise yağışlarda belirgin bir artış yaşandı. Sıcaklıklar yükselmeye devam ederken aşırı hava olaylarının etkileri bölgeden bölgeye farklılaşıyor.

Konya’da yeraltı sularının geleceği, Antalya’da aşırı sıcaklar, su kaynakları ve yangınlar, Karadeniz’de değişen yağış rejimi, Ege’de ise tarımsal üretimin geleceği öne çıkıyor. Krizin etkileri toplumun farklı kesimlerine de eşit dağılmıyor. Açık havada çalışan bir işçi, geçimini toprağından sağlayan bir çiftçi ya da aşırı sıcaklarla mücadele eden bir kent sakini aynı koşullara ve korunma olanaklarına sahip değil.

Türkiye, bu tablo içinde 9-20 Kasım’da Antalya’da düzenlenecek COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Kısa Dalga, COP31 öncesinde iklim krizinin etkilerini uzmanlardan dinleyerek ele alıyor. Su kaynaklarından aşırı sıcaklara, tarımdan sağlığa, ekonomik kayıplardan iklim göçüne ve enerji politikalarına uzanan dosyada temel sorumuz şu: İklim krizi Türkiye’yi nasıl değiştiriyor ve biz bu değişimin neresindeyiz?

İlk durak: Türkiye iklim krizinin neresinde?

Dosyanın ilk bölümünde Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz’la Türkiye’nin değişen iklimini, bölgesel kırılganlıkları ve önümüzdeki yıllara ilişkin iklim projeksiyonlarını konuşuyoruz.

“Artık bir öngörü değil, yaşanan bir gerçeklik”

İklim krizini yalnızca sıcaklıkların yükselmesi olarak değil; su, tarım, sağlık ve kent yaşamı üzerindeki etkileriyle birlikte düşündüğümüzde Türkiye’de bugün nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Türkiye iklim krizinin hangi aşamasında?

Artık bir öngörü değil, yaşanan bir gerçeklikten söz ediyoruz. Türkiye'de sıcaklıklar küresel ortalamanın üzerinde bir hızla artıyor. Bu, Akdeniz Havzası'nın genel bir özelliği. Ama asıl mesele sıcaklığın kendisi değil, sıcaklığın su döngüsünü, tarımsal üretimi, insan sağlığını ve kentlerin işleyişini nasıl değiştirdiği.

Su tarafında hem kuraklık dönemleri uzuyor hem de yağış geldiğinde daha şiddetli ve daha kısa sürede oluyor. Tarımda ürün desenleri değişmek zorunda kalıyor; bazı bölgelerde artık geleneksel olarak yetiştirilen ürünler eski verimini vermiyor. Sağlıkta özellikle yaz aylarında aşırı sıcak dalgaları kalp ve solunum hastalıkları olan kişiler için ciddi bir risk oluşturuyor. Kentlerde ise altyapı hem sel hem de aşırı sıcak için tasarlanmamış bir geçmişin üzerine kurulu.

Kısacası Türkiye, iklim krizinin "gelecekte olacak" aşamasında değil, "şu anda uyum sağlamaya çalışıyor" aşamasında. Bu, hem bir uyarı hem de bir fırsat çünkü hâlâ en kötü senaryoları önleyebilecek zaman var.

İklim krizinin etkileri Türkiye’nin her bölgesinde aynı şekilde ortaya çıkmıyor. Bugünkü veriler ve gelecek projeksiyonları birlikte değerlendirildiğinde hangi bölgeler, hangi riskler açısından daha kırılgan? Akdeniz Havzası’nı diğer bölgelerden ayıran ne?

Türkiye'nin her bölgesi aynı riskle karşı karşıya değil. Akdeniz ve Ege kıyıları, kuraklık ve su stresi açısından en kırılgan bölgeler, çünkü bu bölgeler zaten yıllık yağışın büyük kısmını kısa bir kış döneminde alıyor ve yaz ayları giderek daha uzun ve daha kurak geçiyor. İç Anadolu tarımsal üretim açısından risk altında, toprak nemi azalıyor ve sulama ihtiyacı artıyor. Karadeniz bölgesi ise tam tersi bir sorunla karşı karşıya, aşırı yağış ve sel riski artıyor.

Akdeniz Havzası'nı diğer bölgelerden ayıran şey, küresel iklim modellerinde tutarlı bir şekilde öne çıkan bir bulgu. Bu havza, dünya genelinde ısınmanın en hızlı gerçekleştiği ve kuraklaşmanın en belirgin olduğu bölgelerden biri olarak işaretleniyor. Türkiye'nin büyük bir kısmı bu havzanın içinde yer alıyor, bu da ülkeyi hem kuraklık hem de su güvenliği açısından özellikle hassas bir konuma getiriyor.

Kuraklık nedeniyle Trakya ve Edirne'de ayçiçekleri tarlada kurudu.

Mesele yalnızca ne kadar yağdığı değil, nasıl yağdığı

Türkiye’de yağış rejiminin değiştiğini hangi göstergelerden anlıyoruz? Uzayan kurak dönemlerle kısa süreli aşırı yağışların bir arada görülmesi su kaynakları açısından ne anlama geliyor?

Yağış miktarındaki değişim tek başına en önemli gösterge değil, asıl önemli olan yağışın nasıl dağıldığı. Uzun yıllar ortalamasına bakıldığında toplam yağış çok değişmemiş görünebilir, ama yağışın hangi aylarda ve ne şiddette geldiği kökten değişiyor. Kurak dönemler uzuyor, yağış geldiğinde ise kısa sürede çok büyük miktarlarda düşüyor.

Bu, su kaynakları açısından iki ayrı sorun yaratıyor. Birincisi, uzun kurak dönemler barajların ve yeraltı su kaynaklarının kendilerini yenileme süresini kısaltıyor. İkincisi, kısa süreli aşırı yağışlar toprağa yeterince sızmadan yüzey akışına dönüşüyor, yani düşen suyun önemli bir kısmı yeraltı suyunu beslemeden akıp gidiyor.

Sonuç olarak toplam yağış aynı kalsa bile kullanılabilir su miktarı azalıyor. Bu yüzden barajlardaki doluluk oranlarına bakarken artık sadece "bu yıl ne kadar yağdı" değil, "yağış nasıl dağıldı" sorusunu da sormamız gerekiyor.

Konya’da kuraklık ve yeraltı sularının çekilmesiyle birlikte obruk oluşumları bölgedeki tarım alanlarını tehdit ediyor.

“Bugün kullandığımız su, gelecekteki su güvenliğimizden alınmış bir borç”

Son yazınızda buzulların erimesinin ilk aşamada yarattığı su bolluğunu gelecekteki su kaynaklarından alınmış “ödünç bir bereket” olarak anlatıyorsunuz. İklim krizinin Türkiye’deki etkilerinde de benzer bir paradokstan söz edebilir miyiz? Bugün olumlu görünen ancak uzun vadede başka bir riske işaret eden değişimler neler?

Evet, bu paradoks Türkiye'nin kendi tablosunda da görülüyor. En somut örneği yer altı suları. Kuraklık dönemlerinde çiftçiler ve kentler yer altı suyuna daha fazla yükleniyor, bu kısa vadede suyun bulunabilirliğini artırıyormuş gibi görünüyor. Ama yer altı suyu, yağışın yıllar içinde birikmesiyle oluşan bir kaynak, hızla tükettiğinizde yerine koyması on yıllar alıyor. Yani bugün rahatlıkla kullandığımız su, aslında gelecekteki su güvenliğimizden alınmış bir borç.

Benzer bir durum bazı bölgelerde tarımsal üretim için de geçerli. Sıcaklık artışı ve büyüme mevsiminin uzaması bazı ürünlerde kısa vadede verimi artırabiliyor. Ama bu aynı zamanda o bölgelerin su ihtiyacını da artırıyor ve mevcut sulama sistemleri bu ek yükü uzun vadede kaldıramayabilir.

Kısacası bugün "iyi haber" gibi görünen birçok gelişme, aslında bir sonraki krizin ön hazırlığı olabiliyor. Bu yüzden iklim krizini değerlendirirken sadece bugünün tablosuna değil, o tablonun neyin üzerine kurulu olduğuna bakmak gerekiyor.

İklim projeksiyonlarına baktığınızda önümüzdeki 20-30 yılda Türkiye’de gündelik hayatı en fazla değiştirecek gelişmenin ne olmasını bekliyorsunuz? Bugün olağan kabul ettiğimiz hangi yaşam, üretim ya da kent koşullarının değişmesi kaçınılmaz görünüyor?

Bence en büyük değişim, su ile kurduğumuz ilişkide olacak. Bugün suyu sınırsız bir kaynak gibi kullanıyoruz, musluğu açtığımızda suyun akacağını sorgusuz kabul ediyoruz. Önümüzdeki yirmi otuz yıl içinde bu, özellikle büyük kentlerde ve tarım bölgelerinde artık sorgusuz kabul edilebilecek bir şey olmaktan çıkacak. Su kullanımının planlanması, fiyatlandırılması ve önceliklendirilmesi gündelik hayatın normal bir parçası haline gelecek.

Bunun yanında yaz aylarının şehir yaşamını nasıl şekillendirdiği de kökten değişecek. Öğlen saatlerinde dışarıda çalışma, okul takvimleri, hatta bina tasarımları aşırı sıcaklara göre yeniden düzenlenmek zorunda kalacak.

Bugün "olağan yaz sıcağı" dediğimiz şey, on yıl sonra istisnai değil, sıradan hale gelecek. Bu değişime şimdiden hazırlanan kentler ile hazırlanmayanlar arasındaki fark, gündelik hayat kalitesinde çok belirgin bir şekilde görülecek.

Ankara'da sel felakati

COP31 öncesi Türkiye’nin en büyük açığı ne?

Türkiye COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken bilimsel projeksiyonlarla mevcut iklim politikalarını yan yana koyduğunuzda en büyük açık nerede? Türkiye’nin bugün öncelik vermesi gereken azaltım ve uyum politikaları neler?

En büyük açık, azaltım ve uyumun ayrı gündemler gibi ele alınması. Oysa bu ikisi paralel yürütülmesi gereken işler. Sadece sera gazı salımını azaltmaya odaklanıp uyum yatırımlarını ertelemek, bugün yaşanan riskleri görmezden gelmek anlamına geliyor. Aynı şekilde sadece uyuma odaklanıp azaltımı ihmal etmek de sorunu büyüterek geleceğe taşımak demek.

Türkiye'nin önceliği olması gereken alanlardan biri su yönetimi. Barajların ve sulama sistemlerinin değişen yağış rejimine göre yeniden planlanması gerekiyor. İkinci öncelik tarımda ürün deseninin bölgesel su ve sıcaklık öngörülerine göre gözden geçirilmesi. Üçüncüsü kentlerde aşırı sıcak ve sel risklerine karşı altyapının güçlendirilmesi. Bunların hiçbiri tek başına yeterli değil, hepsinin birlikte ve zaman kaybetmeden yürütülmesi gerekiyor. Türkiye COP31'e ev sahipliği yaparken, kendi topraklarında bu bütünlüğü gösterebilirse hem bilimsel hem diplomatik olarak güçlü bir konum elde eder.

Özel Haber Haberleri