İtalyan düşünür Marco Maurizi ile hayvan özgürlüğüne Marksist bir bakış

EYLÜL DENİZ YAŞAR | Türkçe’ye çevrilen son kitabının tanıtımı için İstanbul’u ziyaret eden İtalyan Marksist düşünür Marco Maurizi, ekoloji ve hayvan özgürlüğü hareketlerinin güncel sorunlarını tartışırken Marksizmin günümüz dünyasını anlamak ve değiştirmek için nasıl bir perspektif sunabileceğine de ışık tutuyor.

EYLÜL DENİZ YAŞAR

Çalışmaları eleştirel teori ve siyaset felsefesi alanlarını kapsayan İtalyan felsefeci ve yazar Marco Maurizi’nin “Beyond Nature: Animal Liberation, Marxism and Critical Tehory” başlıklı son kitabı, Mehmet Kayın, Utku Canikli ve Arzum Kalfa tarafından Türkçe’ye çevrildi ve “Doğanın Ötesinde: Hayvan Özgürlüğü, Marksizm ve Eleştirel Teori” başlığıyla Ayrışım Yayınları tarafından yayımlandı. Türkiye’de sokak hayvanlarının siyasetin merkezine yerleştiği böylesi bir dönemde kitabın tanıtımı için Türkiye’ye gelen Maurizi ile hayvan özgürlüğü ile Marksizmin ilişkisinden başlayarak Türkiye’de ve dünya genelinde Marksizme ve sağ-populizme yönelik sorunları ve çözüm arayışlarını konuştuk.

Hayvan özgürlüğü, ekoloji hareketi ve sınıfsal mücadele arasındaki ilişkilere dair tarihsel-felsefi araştırmaları ışığında, sağ ve sol siyaset arasındaki düşünsel ayrışmanın en temelinde “doğaya yönelik yaklaşımın” yattığını savunan Maurizi, İstanbul’dan Roma’ya kentlerin kimin için ve nasıl inşa edildiğinden sokak hayvanlarının yaşam hakkına, dünya genelinde hayvanlar üzerinden nefret politikalarını yaygınlaştıran sağ politikalardan, buna karşı Marksizmin nasıl yeniden bir alternatif üretebileceğine kadar kapsamlı bir çerçevede değerlendirmelerini anlattı.

"Sağ siyasetin hayvanlara dönük söylemi tesadüf değil"

Görüşmemizden önce küçük bir İstanbul turu yapmış olan Maurizi’ye sokakta hiç köpek görüp görmediğini sorduğumda, “Bol bol kedi gördüm ve hepsi harikaydı. Ama, ne yazık ki hiç köpek görmedim” yanıtını alınca neden köpek görmediğinin arka planını kendisine açıklayarak sorularımı sormaya başladım. Hayvanları Koruma Kanunu hakkında yapılan ve yaşam hakkı savunucuları ve hayvanseverlerin "katliam yasası" olarak adlandırdığı düzenlemenin yürürlüğe girmesi üzerinden iki yıl geçti. 2 Ağustos 2024'te uygulanmaya başlanan düzenleme sonrası sokak köpekleri başta olmak üzere sokak kedilerini de hedef alan pek çok uygulama devam ederken hükümetin derinleşen ekonomik kriz, hayat pahalılığı, İstanbul gibi büyük kentler başta olmak üzere pek çok şehirde ortalama kira bedelinin asgari ücretin üzerine çıkmış olması gibi sorunlar yerine adını “köpek sorunu” olarak koyduğu bir sorunu çözme vaadiyle hareket etmesinin uzmanlarca açıklık getirilmesi gereken “politik” bir altyapısı var elbette.

Tam da bu ideolojik-politik altyapıyı tartıştığımız Maurizi, “Trump seçim kampanyası boyunca göçmenleri hedef alırken ‘Onlar kedileri yiyor, onlar köpekleri yiyor’ gibi söylemler kullanmıştı” hatırlatmasını yaparak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “köpek sorunu” kavramsallaştırmasını değerlendirirken küresel ölçekte sağ popülizmin hayvanlara yaklaşımına bakmamız gerektiğini düşünüyor. “Bugün Erdoğan’ın köpekler üzerinden siyasi söylem kurması bana Trump’ın ‘Göçmenler köpek yiyor’ dediği konuşmayı hatırlattı. Her iki sağ liderin de hayvanlara dönük söylemleri tesadüf değil” diyen Maurizi’ye göre sağ siyaset her zaman hayvanları düşmanlık yaratmak için kendi siyasi söylemlerinin bir parçası olarak kullanıyor:

“Örneğin, şu an Avrupa’da da yükselişte olan aşırı sağ, milliyetçi seçmeni konsolide etmek için göçmen düşmanlığı üzerinden bir söylem kuruyor ve çoğu zaman göçmenleri bir hayvana benzettiklerini görebilirsiniz. Yani belli bir kimliği, belli bir azınlığı ya da belli bir grup insanı düşmanlaştırmak için yine hayvanlar bir araç olarak kullanılır. Bunun altında hayvanları, insanlardan aşağı gören ahlaki-politik bir bakış açısı yatıyor. Türkiye’de şu an çok üzülerek öğrendiğim şekilde sokak köpeklerinizin hedef alınmasına aynı ahlaki-politik anlayış yatıyor, insan olmayan hayvanları insandan aşağı gören bir anlayış.”

Hayvanlara bakışımız doğayla diyalektik ilişkimize dair ne söylüyor?

Buraya kadar anlattıklarına tezat gözüken bir şekilde, aşırı sağın tarihine bakıldığında, belli bir “doğayı savunma” eğilimlerinin hep var olduğunun görüldüğünü belirten Maurizi’ye göre bunun en öne çıkan örneği Naziler: “Hayvanlar üzerinde deneyler yapılmasını yasaklayan ilk yasalardan bazıları Nazi rejimi döneminde çıkarıldı. Hayvanları düşmanlaştıranlar da aynı zamanda aşırı-sağcılar. Bu iki eğilim hep yan yana ilerliyor. Bence bu çelişki ilginç, çünkü bize onların doğa anlayışı hakkında bir şey söylüyor.” Peki, sağın doğa anlayışına dair bu bize sahiden ne söylüyor? Maurizi’ye göre aşırı sağ, her şeyin “saf olduğu ve sonradan kirlendiği” bir doğa anlayışına sahip ve bu anlayış, faşizmin düşünce yapısını anlamak açısından da önem taşıyor. Psikanalizde kişinin kendinde kabul etmek istemediği duygu ve özellikleri başkalarına atfetmesini ifade eden “yansıtma” kavramından hareket eden Maurizi, faşizmin doğa ile kurduğu ilişkiyi şöyle açıklıyor:

“Doğadaki şiddeti yüceltiyor ve yeniden üretiyorlar. Hitler köpekleri severdi ama hangi köpekleri? Alman çoban köpeklerini, saldırgan ve güçlü bir hayvan… Hayvanlardan üstün olduğumuza ya da hayvanların bazı konularda bizden üstün olduğuna dair iki farklı anlayış da doğayla aramızdaki diyalektik ilişki hakkında bir şeyler söylüyor. Kendimizi doğada görüyoruz; doğada sahip olmak istediğimiz iyi şeyleri de kendimizde bulunan kötü şeyleri de görüyoruz. Bu durum bilincimizde bir bölünme yaratıyor. Faşistler ise iyi olan her şeyi kendilerine mal ediyor, kötü olanları başkalarına yansıtıyor.”

Maurizi’ye göre günümüzde emperyalizme, kapitalizme ve sömürüye karşı mücadele eden toplumsal hareketler, aşırı sağın benimsediği bu fikirden, yani doğanın kendinde saf olduğu ama sonradan kirlendiği fikrinden kaçınmalı. “Biz de bu fikre kapılabiliyoruz: Ekoloji hareketleri, Yeni Çağ (New Age) akımları ve sol ideolojiler de doğayı saf ve temiz bir dünya olarak görme eğiliminde” diyen Maurizi, aslından doğanın hiç de böyle olmadığını fark etmenin ve dünya görüşümüzü böylesi bir yeni doğa anlayışıyla şekillendirmek gerektiğini savunuyor:

“Doğada şiddet var. Mesele bunu inkâr etmek değil; doğayla ve kendimizle kurduğumuz ilişkilere dair bizim ne yapacağımızı sormak. Biz, diğer hayvanlara şiddet uygulamamayı öğrenebilen hayvanlarız. Farklı türlerde de böyle bir tür empati gözlemleyebiliyoruz zaten. Hayvanların çektiği acıların da insanların ki kadar gerçek ve sistematik olduğunu ve bu acılara neden olan sömürüye son vermenin aciliyetini görmemiz gerek. Yapmamız gereken, bütün hayvanlar dünyasına empati duyabilen bir toplum inşa etmek. Bizi sağdan ayırabilecek olan da bu.”

Kent hakkı ve sokak hayvanları tartışması: "Temelinde üç mesele var"

Hayvanların sokakta yaşam hakkı üzerinden güncel toplumsal sorunlara yeniden dönerek “kent hakkı” mücadelesini birlikte masaya yatırdığımız Maurizi, Türkiye’de iktidarın sokak hayvanlarına dönük politikasında “bir araya gelen üç mesele” olduğunu belirtiyor: “Ekonomik kriz, kentlerin nasıl inşa edildiği ve çocuklarla kurulan ilişki. Türkiye’deki mevcut durumu da bu üç unsur belirliyor.”

Sorunun birinci ayağı olarak tarif ettiği “ekonomik” meseleyi, “Bir yandan, kentlerimizde yaşayan hayvanlarla ilgili sorunları önleyebilecek bütün faaliyetleri finanse edecek paramız yok. Para var, ama para kapitalistlerin elinde. Elbette bu kaynakları yeniden elde etmenin tek yolu sosyalist mücadeleden geçiyor” sözleriyle açıklayan Maurizi, İstanbul’dan Roma’ya uzanan kent hakkı tartışmaları üzerinde yükselen ikinci unsuru şöyle açıklıyor:

“Kentlerimizin nasıl inşa edildiği, düzenlendiği ve büyüdüğü konusunda büyük bir sorun var. Kent dediğimiz mekân giderek yaşanılamaz bir cehenneme dönüşüyor. Plansız ve rasyonel bir yeniden düzenleme olmaksızın büyümeyi sürdüren, düzensiz ve işlevsiz kentlerde yaşıyoruz. Bu, yalnızca İstanbul ya da Roma’da değil, dünyanın bütün büyük kentlerinde yaşadığımız bir sorun. Bu kentler nasıl inşa ediliyor ve kimin için inşa ediliyor? Kâr için. Bu da hem insanlara hem hayvanlara zarar veriyor.”

Roma’nın kuzey kesimlerinde “yaban domuzları” görülmeye başlanmasının ardından şimdi İtalya’da da çocuklar üzerinden benzer bir tartışmanın körüklendiğini anlatan İtalyan düşünür, sokak hayvanları ve kent hakkı tartışmalarının üçüncü ayağı olarak işaret ettiği “çocukların güvenliği” söyleminin siyasetçiler tarafından nasıl araçsallaştırıldığını böyle açıklıyor: “Yaban domuzlarının nesli neredeyse tükenmek üzereydi ama şimdi geri döndüler ve kentte dolaşmaya başladılar. Aslında tehlikeli değiller. Ancak gazeteler, ‘Kazalar yaşanıyor, çocuklar için tehlikeliler’ diye haber yapıyor. Bizde de mesele yine çocuklar üzerinden tartışılıyor. Çünkü geriye neyimiz kaldı? İnsanların ellerinde yalnızca çocukları kaldı. Sıradan kent yaşamının yarattığı çaresizlik içinde insanların ellerinde kalan tek şey çocukları. Çocuklar, insanları her türlü tehlikeden korumaya çalıştığı, en değerli varlıklarına dönüştü. Bu yüzden çocuklar üzerinden söylem kuruluyor.”

“Kentte hayvanların da insanlarla birlikte güvenle yaşaması için gereken para kaynağı, kentlerin inşası problemi ve çocuklar başlığında özetlediğimiz bu üç mesele birbiriyle bağlantılı” diyen Maurizi, Türkiye’de sokak hayvanlarının yaşam hakkını savunan tüm kesimlere şöyle bir öneri sunuyor:

“Burada ele alıp yanıt vermeniz gereken tek bir mesele yok. İnsanlara ‘Çocuklarınız önemli ama köpekler de önemli’ derseniz bunu anlamayacaklardır. Bu, fazla soyut bir söylem. Tartışmanın buraya indirgenmesini ve bu düzeyde bir söylem üretmeyi kabul etmemelisiniz. Bence yapmanız gereken, bu üç meseleyi bir araya getirerek insanlara aralarındaki ilişkiyi açıklamaya çalışmak.”

"Hayvan özgürlüğü hareketinin sorunu bireycilik"

Hayvanların özgürleşmesi ve yaşam hakkı tartışmalarını kapitalist sömürü düzeni temelinde ele alan Maurizi’ye göre, hayvan özgürlüğü hareketi ile iklim adaleti ve ekoloji hareketi arasındaki temel ayrım da bu noktada ortaya çıkıyor:

“Ekoloji hareketi ve hayvan özgürlüğü hareketini birbirine karıştırma eğilimi var. Bu iki hareketin tarihsel gelişimi birbirinden farklı. Bir yandan ekoloji, daha sistematik bir yaklaşıma sahip. Bu nedenle örneğin Marksistlerin eko-sosyalist olması daha kolay. Çünkü toplumu farklı bir biçimde örgütleme meselesini görebiliyorlar.”

“Hayvan özgürlüğü hareketinin sorunuysa hayvanların bilincine ve tek tek hayvanların ihtiyaçlarına, ekosistemlerden daha fazla odaklanması” diyen Maurizi’ye göre, hayvan özgürlüğü hareketinin “bu yaklaşım değerli ve bundan öğrenmemiz gereken şeyler var. Ancak bunun için hayvan özgürlüğünün bireyleri merkeze alan bir yaklaşım olmaktan çıkıp sistematik bir dünya görüşüne dönüşmesi gerekiyor.”

“Hayvan özgürlüğü hareketinin tarihindeki sorun bireycilik” tespitini yapan Maurizi, bunun hem örgütlenme biçiminde kendini gösterdiğini hem de hayvanlara bakışımızda ortaya çıktığını gözlemliyor: “Hayvan özgürlüğü hareketinde bireyciliğin örgütlenmeye yansımalarına bakarsak, örneğin daha fazla insanı vegan olmaya ikna etmeye çalışıyoruz. Diğer yandan hayvanları ekolojik krizleri önlemek adına saygı göstermemiz gereken kaynaklar olarak değil, doğanın özneleri olarak anlamamız gerekiyor. Bu iki meseleyi bir araya getirebilirsek o zaman doğayla ilişkimizin aslında kendimizle kurduğumuz bir ilişki olduğunu da kavrayabiliriz. Atmamız gereken büyük adım bu.”

Hayvan özgürlüğü hareketinde “haklara” sıkışan ve “bireyciliğe" indirgenen bir siyasal söylemin, sermayenin sistematik vahşetini maskeleme işlevi gördüğüne, diğer yandan insan-dışı doğa üzerindeki tahakkümün üretimci mantığını “ilerleme ve modernleşmenin” bir unsuru olarak gören ve egemenlikçi milliyetçilik temelinde yükselen sağ-popülist hareketlerinse insanlar, doğa ve hayvanlar üzerindeki kapitalist sömürünün temellerine dokunmadığına dikkat çeken Maurizi, liberal hak söylemi ile sağ-popülizm arasındaki bu “çift yönlü çıkmaz” karşısında felakete sürüklenen yeryüzünün kurtuluşu için çözüm önerisini “Marksist, türcülük-karşıtı sistematik bir yaklaşım” olarak sunuyor. Kitabında da “hayvanların, azınlıkların, ulusların haklarına ilişkin egemen söyleminin emperyal siyasetin bir aracına dönüştüğünü” vurgulayan Maurizi, şu an hem ekoloji hem hayvan özgürlüğü hem de Marksist hareketlerin böylesi bir “eleştirel düşünce” temelinde kendini güncellemesi gerektiğini düşünüyor.

Bu gerekliliği kendi ülkesindeki güncel durumdan örnek vererek açıklayan Maurizi’nin “İtalya’da ekoloji hareketi işlevini yitirmiş durumda. Uzun süre ülkede gerçek anlamda bir Yeşiller Partisi olmadı; bugün var olan da siyasette kayda değer bir ağırlığa sahip değil” sözleri, Türkiye deneyiminin Avrupa’dakiyle ne kadar benzer olduğunu ortaya koyan önemli bir gözlem. İtalya’da ekolojiye duyarlı bir gençlik olmasına rağmen bu duyarlılığın sandığa yansımadığını ve siyasette gerçek bir örgütlenmeye dönüşmediğini de belirten Maurizi’ye göre hem İtalya’da hem de Avrupa’nın genelinde “hayvan özgürlüğü hareketi sekter bir karakter taşıyor ve diğer toplumsal hareketlerle köprü kurabilmekten şu an uzak gözüküyor.”

İşçi sınıfı ve veganlık tartışmaları

Hayvan özgürlüğü hareketine getirdiği “bireycilik” eleştirisi, hayvanlara yönelik kötü muameleye karşı mücadelede kiminle birlikte hareket edilebileceği sorusuna da uzanan Marksist düşünüre, veganlık ve veganlık-karşıtlığı eksenine sıkıştırılan politik tartışmalara dair fikirlerini sorduğumda, hayvan özgürlüğü mücadelesini Marksist mücadele içinde merkezi bir noktaya koyan bir felsefeciden beklediğimizin aksine, insanları vegan olup olmamalarına göre ayıran “ahlaki tutumların” örgütlenmenin önüne geçmesine karşı çıkıyor. “Hayvan sömürüsüne ve hayvanlara kötü muameleye gerçekten karşı olan, ancak çeşitli nedenlerle vegan olmayan pek çok insan tanıyorum. Bunlar arasında genç öğrencilerim de var, daha yaşlı insanlar da” diyen Maurizi için insanların hayvanlara kötü muameleye yüksek sesle karşı çıkması, vegan olmalarından daha önemli, “çünkü hayvan sömürüsüne karşı olma fikrini daha geniş kesimler arasında yaygınlaştırıyorlar. İnsanlar bu fikri duymaya başlıyor ve zamanla onu tuhaf bir şey olarak değil, normal bir yaklaşım olarak kabul ediyor.”

“Şu da var ki, eskiden işçi sınıfı bugün tükettiği kadar et tüketmiyordu” notunu düşen Maurizi, günde iki kez et yemenin ya da her gün et tüketmenin eskiden hiç yaygın olmadığını görmezden gelmememiz gerektiğini vurgulayarak “Yine de vegan olmayan insanların da hayvan özgürlüğü hareketine katılmasından yanayım. Çünkü bu, zaman alan bir süreç. İnsanlara ‘Vegan değilsen hayvan özgürlüğü hareketinin parçası olamazsın’ dersek, aslında hayvan özgürlüğü mücadelesine hizmet etmiyoruz. Fakat zaman içinde et tüketimi dünya genelinde arttı. Bu nedenle Marksistler et üretimini ve tüketimini eleştirel bir biçimde analiz etmeli” diyor.

Orta ve Güney Amerika’da gelişen “veganismo popular” (halkçı veganlık) kavramını örnek gösteren Maurizi, bu örnek üzerinden Marksistlere ve hayvan özgürlüğünü savunanlara önerilerini şöyle sıralıyor:

“Bu, insanların uygun fiyatlı gıdaya erişimini savunan bir hareket. Dolayısıyla et tüketimine ve veganlığa yaklaşımımız, neyin iyi veya kötü olduğuna dair ahlakçı bir anlayışa değil, eleştirel düşünceye ve işçi sınıfına dönük somut çözüm önerilerine dayanmalı. Aksi takdirde insanları politik olarak mücadeleye dâhil edemezsiniz. Biz insanların mücadeleye katılmasını istiyoruz. Hayvan özgürlüğü hareketine katılmaya çalışan insanlara vegan olup olmadıklarını sormamalıyız. Bu, yalnızca kimlik siyasetidir.”

"Yangın yerine dönen dünyada Marksizm en geçerli düşünme yöntemidir"

Ekoloji ve hayvan özgürlüğü hareketlerinin örgütlenme sorunlarını tartışırken Marksizmin bu mücadelelere ne katabileceği sorusuna da yanıt arayan Maurizi, dünya genelinde Marksist hareketin ciddi bir gerileme yaşadığını gözlemliyor. Hindistan’da güçlü Marksist gruplar bulunduğunu belirten İtalyan düşünür, özellikle Batı ülkelerinde Marksist hareketin yenilgiye uğradığını, İtalya’da ise yaklaşık 20 yıldır parlamentoda bir komünist partinin bulunmadığını söylüyor. Marksizmin hem İtalya’da hem de dünya genelinde şu anki örgütlenme sorunlarının ötesinde, toplumlarımızdaki sorunların “gerçekliğini kavrama biçimi” açısından güncelliğini hiç kaybetmediğini sözlerine ekleyen Maurizi, “Teorik açıdan Marksizm, gerçekliği farklı bir biçimde kavramsallaştıran tek felsefedir” görüşünü savunuyor.

“Benim Marksizm ile kişisel deneyimim şu: Marx’ı ilk okumaya başladığımda, sonunda diğer her şeyden farklı bir şey okuduğumu hissettim” diyen Marksist düşünür, sağcı, liberal ya da anarşist siyasi söylemlerin hiçbirinin “yeni bir şey söylemediğini” ve temellerinde “derin bir yapı bulunmadığın” dikkat çekerek bunu şöyle açıklıyor:

“Marksizm dışı söylemlerin dayandıkları tezler bütünüyle soyut. Örneğin günümüzde cinsiyetçilik, homofobi ve türcülük sıklıkla şiddet temelinde bir araya getiriliyor; böylece şiddet her şeyin nedeni olarak açıklanıyor. Peki neden? Nasıl? Buna verdikleri bir cevap yok. Örneğin, farklı tahakküm sistemlerinin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğu meselesini düşünün. Tahakküm nedir? Neden tahakküm var? Bu soruya yanıt veremiyorlar.”

Hayvan özgürlüğü mücadelesinin küresel düzeydeki örgütlenme sorunlarının da yalnızca Marksizm ile aşılabileceğini düşünen Maurizi, “Örgütlenme fikrinin kendisi Marksist gelenekten geliyor. Marksizmin hayvan özgürlüğü mücadelesine gerçek katkısı da örgütlenme fikriyle alakalı, Marksizmin öğrettiği örgütlenirken taktik ile strateji arasındaki farkı açıklığa kavuşturmasıdır”diyor. Peki, bunu söylerken tam olarak ne kastediyor? Bugün hayvan özgürlüğü mücadelesinde hakim olan ideolojik anlayışlar ile Marksist anlayışlar arasındaki farka dair somut bir örneği Maurizi şöyle açıklıyor:

“Anarşist düşüncede taktik ve strateji aynı şeydir, çünkü her şey ahlakileştirilir. Bir şeyleri yapmama biçiminiz, toplumu değiştirmenin yolu olarak görülür. Örneğin, ‘Kafeslerin büyütülmesini sağlayacak daha iyi bir yasa çıkaralım’ dediğinizde anarşistler, ‘Hayır, kafeslerin tamamen kapatılmasını istiyoruz’ der. Hayır, böyle olmaz, çünkü bu düzen böyle devam ettiği sürece kafesler kapatılmayacak. Hayvanlara kötü muameleye karşı mücadele etmek için insanları bir araya getirelim dediğinizde de ‘Ama onlar et yiyor, onlarla birlikte mücadele edemeyiz’ derler. Böylece sisteme karşı mücadele etme gücünüzü kaybedersiniz.”

Marksist düşünür için mesele, Marksizmin geçmişten devralınan bir düşünce geleneği olarak korunmasından çok, bugünün dünyasını anlamak için yeniden kullanılabilmesi. Hayvan özgürlüğünden anti-kapitalist mücadeleye uzanan tartışmayı da bu çerçevede ele alan İtalyan felsefeci, Marksizmin bir formüle dönüştürülmesine karşı uyararak sözlerini şöyle noktalıyor:

“Hayvan özgürlüğü de dâhil olmak üzere çağımızın güncel sorunlarına yaklaşmak için yeni ve farklı bir bakış açısını Marksizm sunabilir. Ancak Marksizmin güncel sorunu insanların onu gerçekliği anlamak için kullanmak yerine, ondan hazır formüller çıkarmaya çalışması. Oysaki ben Marksizmi gerçekliği anlamanın bir yolu olarak görüyorum. Sermaye le emek arasındaki çelişki ve bunun emperyalist dünyaya kendisini nasıl yansıttığını ancak Marksizm ışığında anlayabiliriz. Bugün bir yangın yerine dönen dünyada Marksizm, en geçerli düşünme yöntemidir, ancak ve ancak bir formül olarak ele alınmadığı sürece.”

Özel Haber Haberleri