ÖZGÜR DUYGU DURGUN
30 yıldır çoğulcu müzikal diliyle bu ülkenin insanları ile gönül köprüleri kuran, farklı kimlikler ve kültürlerin binlerce yıldır birlikte yaşadığı Anadolu coğrafyasının kültürel geçmişine sahip çıkarak bize ortak değerlerimizi, barışı ve bir arada yaşam umudunu müzik yoluyla anlatan Kardeş Türküler, Ahmet Kaya şarkılarından oluşturduğu özel bir repertuvar ile uzun bir konser maratonuna hazırlanıyor. Kendilerinin yıllardır yaslandığı kültürel çoğulculuk fikriyle Ahmet Kaya’nın müziği arasında güçlü bir bağ olduğunu söyleyen Kardeş Türküler, ''Hayattayken aynı sahnede buluşamadık ne yazık ki. Ama bugün onun şarkılarında yaşattığı insanlar, hikâyeler ve duygular hâlâ capcanlı aramızda'' diyor.
17 Haziran'da İzmir'de Ahmet Kaya şarkıları ile dinleyicilerle buluşacak olan Kardeş Türküler, bir yandan da 11 Haziran'da Harbiye Açıkhava sahnesinde Candan Erçetin'den Mine Koşan'a, Kırşehir Abdallar Topluluğu'ndan Sayat Nova'ya çok geniş bir sanatçı ve müzisyen topluluğuyla aynı sahneyi paylaşacağı Yan Yana konserinin hazırlıklarını sürdürüyor.
İstanbul konserinin provaları sırasında sorularımızı yanıtlayan Kardeş Türküler ekibi ile Ahmet Kaya projesini konuştuk...
Kardeş Türküler ile Ahmet Kaya'nın sahnedeki ilk buluşması 2019'da, Hep Sonradan adlı müzikli oyunla başladı. 2025'te Ahmet Kaya'nın vefatının 25. yıldönümünde ise onun şarkılarından oluşan bir konser dizisine dönüştü. ''Ahmet Kaya ile Kardeş Türküler'' konserleri nasıl oluştu?
Aslında bu buluşmanın zemini çok daha eskiye dayanıyor. Ahmet Kaya’nın müziği, Kardeş Türküler’in yıllardır temas ettiği toplumsal ve kültürel alanların önemli bir parçasıydı zaten. 2019’daki Hep Sonradan oyunu, bu ilişkinin sahne üzerinde daha görünür hale geldiği ilk büyük prodüksiyon oldu. Orada yalnızca Ahmet Kaya şarkıları söylemiyorduk; onun temsil ettiği hafızayı, duyguyu, toplumsal yaraları ve birlikte yaşama arzusunu anlamaya çalışıyorduk.
2025, hem ölümünün 25. yılı hem de sanat hayatının 40. yılıydı. Biz de onu yalnızca anmak değil; yaşam sevgisini, demokrat tutumunu, toplum olarak birlikte yaşama umudunu yeniden hatırlatmak istedik. Kardeş Türküler’in yıllardır yaslandığı kültürel çoğulculuk fikriyle Ahmet Kaya’nın müziği arasında güçlü bir bağ hissediyoruz. Belki bu yüzden bu konserler doğal biçimde oluştu.
Hayattayken aynı sahnede buluşamadık ne yazık ki. Ama bugün onun şarkılarında yaşattığı insanlar, hikâyeler ve duygular hâlâ capcanlı aramızda.
Kardeş Türküler'in müzikal tavrında Ahmet Kaya'nın ve sanat üretiminin yerini nasıl tarif edersiniz?
Ahmet Kaya’nın en önemli özelliklerinden biri, çok farklı kesimlerden insanlara aynı anda dokunabilmesiydi. İşçilere, işsizlere, yoksullara, arka mahallelilere, sürgündekilere, direnenlere ses olurken; aynı zamanda kentli entelektüele, muhafazakâra, kasabalıya da temas edebiliyordu. Bunun çok özel bir tarafı var.
Bunu dar bir ideolojik dil kurarak değil; halkın gündelik duygusuna, acısına, aşkına, yalnızlığına yaslanarak yaptı. Müziğinde Kürt dengbêj geleneğinden arabeske, ince sazdan rock’a kadar çok katmanlı bir birikim var. Kimliği saf ve tek bir kategori gibi değil, bir birikim olarak gören bir sanat anlayışı geliştirdi.
Bizim Kardeş Türküler’de yıllardır yapmaya çalıştığımız şey de biraz bu aslında: Farklı kültürlerin birbirini bastırmadan yan yana var olabileceği bir alan açmak.
''Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe''
Şarkıların seçiminden bahsetmek gerekirse, repertuvarınızda Kaya'nın hangi dönemleri, hangi şarkıları öne çıkıyor?
Ahmet Kaya repertuvarı 80’lerin ortasından 90’ların sonuna uzanan dönemi kapsıyor. Hem müzikal çeşitliliğinin hem de toplumsal etkinin çok yoğun olduğu yıllar bunlar.
Repertuarı oluştururken sadece “Ahmet Kaya’nın en bilinen şarkıları” gibi bir yerden yaklaşmadık. Daha çok Ahmet Kaya ile Kardeş Türküler repertuvarlarının birbirine hangi duygularda, hangi hikâyelerde, hangi müzikal damarlarda temas ettiğine baktık. O yüzden konserde bazı şarkılar yan yana geliyor, bazıları birbirinin içine geçiyor, bazıları da yeni bir anlam alanı oluşturuyor.
Mesela “Öyle Bir Yerdeyim ki” ve “Gül Dikeni” konserin ana duygusunu kuran şarkılardan oldu. “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe” duygusu aslında bugün yaşadığımız ruh hâlini de anlatıyor bize. Bir yandan kayıplar, savaşlar, acılar; bir yandan hâlâ barışa ve birlikte yaşama dair umut.
İnsan hikâyeleri üzerinden kurduğumuz bölümler de var. Ahmet Kaya’nın “Kenar Mahalleli”si ile Kardeş Türküler repertuvarındaki “Hekîm”ini yan yana getiriyoruz örneğin. Ya da “Tezgâhtar Nebahat” ile “Nazar” aynı dünyanın farklı kız çocukları gibi birbirine değiyor. Çünkü hem Ahmet Kaya’da hem Kardeş Türküler’de hayata tutunmaya çalışan insanların hikâyeleri çok önemli bir yer tutuyor.
Aşk şarkılarında da benzer bir geçiş var. “Layla”dan “Yakarım Geceler”’e, oradan Ermenice “Gançum Em Ari Ari”ye uzanan bir akış kuruyoruz. Yani repertuvar sadece şarkıları peş peşe dizmekten değil; ortak hafızalar ve ortak duygular arasında köprü kurmaktan oluşuyor.
Bir başka önemli damar da mahpusluk, özgürlük ve barış hattı. “Mahur”, “Adı Bahtiyar” ve “Dargın Mahkûm” gibi şarkılar aynı yerde buluşuyor. Konserin ikinci bölümünde ise daha çok bu coğrafyanın geleneksel seslerine, ortak müzikal hafızasına yöneliyoruz. Kürtçe, Türkçe, Ermenice, Arapça şarkılar; farklı ritimler, makamlar, hikâyeler birbirinin alanını açarak yan yana geliyor.
2025 Kasım'ından bugüne dek kaç konser verdiniz ve yeni konser takviminizde hangi şehirler var?
2025 Kasım’ından bugüne kadar İstanbul, İzmir, Ankara, Diyarbakır, Antep, Mersin gibi pek çok ilde konser gerçekleştirdik. Özellikle İstanbul’da daha fazla seyirciye ulaştık. Önümüzdeki dönemde de Ankara’dan Antalya’ya, Ayvalık’tan Köln, Utrecht ve Londra’ya uzanan yoğun bir konser takvimi bizi bekliyor. Yaz konserleri 11 Haziran İstanbul Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda, 12 Haziran’da Denizli Açıkhava Tiyatrosu’nda, 17 Haziran’da Bornova Aşık Veysel Açıkhava Tiyatrosu’nda, 8 Ağustos’ta Ayvalık Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılacak.
Gittiğiniz şehirlere özgü bir konser programı oluşturuyor musunuz?
Klasik Kardeş Türküler konserlerinde ana omurgayı korumakla birlikte, gittiğimiz şehre ve içinde bulunduğumuz döneme göre repertuvarda çeşitli değişiklikler ve yenilikler yapıyoruz. Çünkü bizim için repertuvar yaşayan bir şey; sadece önceden belirlenmiş bir şarkı listesi değil, bulunduğumuz coğrafyayla ve zamanla ilişki kuran bir alan aynı zamanda.
Mesela Kırşehir’e gidiyorsak oranın müzikal hafızasına daha fazla yaklaşmaya, Abdal geleneğinden eserlere daha çok yer vermeye çalışıyoruz. Antakya’ya gidiyorsak Arapça şarkıların daha görünür olmasına dikkat ediyoruz. Ege’de bir konser varsa mutlaka bir zeybek havasının o akışın içinde yer almasını önemsiyoruz. Çerkes nüfusunun yoğun olduğu bir bölgede Çerkesçe bir şarkının sahnede olmasına özen gösteriyoruz. Çünkü insanlar kendi kültürlerinin o sahnede yankısını duyduğunda çok başka bir bağ kuruluyor.
Bir yandan da repertuar sadece şehirle değil, yaşadığımız toplumsal dönemle de ilişkileniyor. Bazen memlekette yaşanan bir olay, toplumsal bir yara, bir dayanışma ihtiyacı ya da politik atmosfer repertuvarda bazı değişiklikler yapmayı gerekli kılıyor. Bazı şarkılar öne çıkıyor, bazı şarkılar ise başka bir anlam kazanıyor.
Bu proje özelinde ise repertuvarı şehir şehir değiştirmemeye özen gösteriyoruz. Çünkü “Ahmet Kaya ile Kardeş Türküler” konserlerinin kendi içinde dramaturjik bir akışı, kurulmuş bir hikâyesi var. Şarkıların birbirine bağlanma biçimi, konuşmalar, duygusal geçişler, farklı kültürlerin ve hikâyelerin birbirine değdiği yerler baştan itibaren bütünlüklü bir yapı olarak düşünüldü.
Öte yandan, repertuvar aynı kalsa bile salonun duygusu, insanların eşlik etme biçimi, sessizlikleri, coşkusu her şehirde konseri yeniden yaşayan bir şeye dönüştürüyor.
Her şehir kendi hafızasını konser salonuna taşıyor
Dinleyicinizle çok özel bir bağınız oldu her zaman, özellikle konserlerinizde çok belirgin bu hissiyat. Dinleyici bu proje özelinde hangi eserleri özellikle duymak istiyor sizden?
Dinleyicinin özellikle birlikte söylediği şarkılar tabii ki çok güçlü anlar yaratıyor. “Kum Gibi”, “Giderim”, “Kendine İyi Bak” ile, Ara Dinkjian bestesi olan ve sevgili Gülten Kaya’nın sözleriyle farklı bağlamda hayat bulan “Ağladıkça” gibi şarkılar salonun tamamını bir anda ortak bir duyguya taşıyor. Ama bizi en çok etkileyen şeylerden biri şu oluyor: İnsanların bazen hiç bilmediği bir dildeki şarkıya bile duygusal olarak eşlik etmeye başlaması. Bizim için konserin asıl ruhu biraz da burada oluşuyor.
Özetle, repertuarı oluştururken Ahmet Kaya’nın müziğindeki kültürel geçişleri de görünür kılmaya çalıştık. Bazı şarkıları birbirine bağladık, bazılarını yeniden düzenledik. Geleneksel enstrümanlarla ya da farklı tınılarla yeniden yorumladık. Amacımız Ahmet Kaya’nın kurduğu müzikal köprüyü biraz daha görünür kılmak.
Diyarbakır'dan İstanbul'a izleyiciden gelen tepkiler nasıl, örneğin bir Diyarbakır izleyicisi ile İstanbul ya da Ankara izleyicisi arasında nasıl farklar var? Bu çerçevede özellikle anmak istediğiniz bir konser deneyimi varsa dinlemek isteriz.
Her şehir kendi hafızasını salona taşıyor. Diyarbakır’daki bir dinleyici bazı şarkıları daha doğrudan yaşanmışlık üzerinden duyuyor olabilir. İstanbul’da çok daha farklı hayatların aynı salonda buluştuğunu hissediyorsunuz. Ankara’nın dinleme biçimi bile başka olabiliyor.
Ama bütün bu farkların ötesinde ortak bir duygu da var. Özellikle farklı kesimlerden insanların aynı anda aynı şarkıya eşlik ettiği anlar çok etkileyici oluyor. Kürtçe bir halayda herkesin ayağa kalkması, Ermenice bir ağıtta dili bilmeyen insanların gözlerinin dolması… Bizim için en umut verici anlar bunlar. Çünkü müzik o anda ortak bir dil ve ortak bir duygudaşlık yaratıyor. Belki Ahmet Kaya’nın yaptığı şeylerden biri de buydu.
Ahmet Kaya zamansız şarkılarıyla yaşıyor, yaşayacak
Türkiye müzik tarihinde albümleri tüm zamanların en çok satan listelerinde genellikle ilk 5'te yer alan Ahmet Kaya, ölümünün üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen günümüzde üretmeye devam eden pek çok aktif sanatçıdan daha kalıcı bir dinleyici kitlesine sahip. En azından dijital müzik platformlarındaki veriler öyle söylüyor, bunu neye bağlıyorsunuz?
Bizce bunun en önemli nedeni Ahmet Kaya’nın yalnızca politik bir figür olmaması. Şarkılarında toplumsal mücadeleye, barışa, kardeşliğe, birlikte yaşamaya dair güçlü bir zeminin yanı sıra, çok güçlü bir insan hikâyesi hattı da var. Aşk, yoksulluk, özlem, dışlanma, memleket duygusu, umut, kırgınlık… Bunlar zamansız duygular.
Ahmet Kaya’nın çok güçlü bir toplumsal kapsayıcılığı vardı. Bunu politik duruşu kadar, müziği ve sesindeki o samimi dokunuşuyla da başardı. Müziği farklı sınıflardan, farklı kültürlerden, farklı politik pozisyonlardan insanlara dokunabiliyordu. Bu çok nadir bir şey.
Repertuvarına baktığınızda inanılmaz geniş bir müzikal yelpaze görüyorsunuz. Bir yanda halk müziği ve ince saz geleneği, bir yanda arabesk, rock, alaturka, Kürt dengbêj geleneği, Azerbaycan müziği, protest müzik damarları… Bunların hepsi birbirine değiyor ama yapay bir “karışım” gibi durmuyor. Çok doğal bir yerden akıyor.
Şarkı sözleri de çok güçlü. Sadece kendi yazdığı sözler değil; Ahmed Arif, Hasan Hüseyin, Attilâ İlhan, Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Yılmaz Odabaşı, Can Yücel gibi çok önemli şairlerle ve metinlerle kurduğu ilişki onun müziğini başka bir yere taşıdı. Nevzat Çelik gibi kendi döneminin genç devrimci şairlerinin şiirlerini de müziğine aktardı. Özellikle Yusuf Hayaloğlu’yla yaptığı ortak üretimler Türkiye müzik tarihinde çok özel bir yerde duruyor. Çünkü orada hem çok şiirsel hem çok halktan, hem çok politik hem de çok insani bir dil kurulabiliyordu.
Bir de tabii sesi… Belki de en belirleyici unsurlardan biri buydu. O güçlü sesi, o memleket duygusu taşıyan söyleyişi insanlara çok doğrudan temas ediyordu. Şarkıyı söylerken kullandığı dil, vokal süslemeleri, bazen konuşur gibi bazen haykırır gibi söylemesi… Bunların hepsi çok sahici bir duygu yaratıyordu. İnsanlar Ahmet Kaya’yı yalnızca dinlemiyordu; sanki karşılarında hikâyesini anlatan gerçek bir insan varmış gibi hissediyordu.
Bugün, eski kuşaklar kadar genç kuşakların da dijital platformlar üzerinden onu yeniden keşfetmesi biraz da bununla ilgili olsa gerek. Şarkılar tarihsel bağlamını koruyor ama bugüne de temas etmeye devam ediyor.
Umut bir his değil, devam edebilme kapasitesi
Bir söyleşinizde oyun projesinin Ahmet Kaya'ya vefa borcu olduğu kadar “Baştan başlamaya olan inancın güncel tutulması” ifadesiyle özetlemiştiniz. Ortadoğu'da savaş ve katliamların sürdüğü, ülke içinde ise ekonomik ve siyasi krizlerin eksik olmadığı; muhalefetsiz bir topluma alıştırılmak istenen bugünkü Türkiye'de mevcut siyasi konjonktür düşünüldüğünde birarada yaşama kültürü ve çoğulculuk adına inancı taze tutmak hala mümkün mü?
Kolay değil ama tam da bu yüzden gerekli. Biz “yan yana” durmayı romantik bir slogan gibi değil, gündelik bir mücadele biçimi gibi görüyoruz. Çünkü bugün en büyük meselelerden biri insanların birbirini yalnızca bir kimlik ya da siyasi pozisyon üzerinden görmeye başlaması.
Barış yalnızca silahlar sustuğunda başlamıyor; insanlar birbirini yeniden duymaya başladığında da başlıyor. Biz müziğin dili üzerinden toplumsal barışın inşasına küçük de olsa katkı sunabileceğine inanıyoruz.
Sanat dünyayı tek başına değiştirmez. Ama insanların aynı salonda birlikte nefes alabildiği, birbirini yeniden duyabildiği ortak alanlar yaratır. O alanlar olmadan da toplumsal hayat kurulamaz.
O yüzden umudu bir his değil, devam edebilme kapasitesi olarak görüyoruz.
Yan yana olmak hala mümkün
Bir yandan da 11 Haziran'daki Harbiye Açıkhava konserine hazırlanıyorsunuz. C30 yıldır müzikal olduğu kadar kültürel çoğulculuğu savunmuş bir topluluk olarak Yan Yana başlığını verdiğiniz bu konserde ülkenin bugününe ve yarınına dair sözünüzü merak ediyoruz.
“Yan Yana” bizim için yeni bir slogan değil; yıllardır savunmaya çalıştığımız kültürel çoğulculuk fikrinin bugünkü adı aslında.
Bu konserin temel meselesi şu: Birbirine benzemeden birlikte yaşayabilmek. Aynı sahnede farklı dillerin, farklı inançların, farklı müzikal geleneklerin, farklı kuşakların yan yana durabilmesi.
Sahnede Candan Erçetin, Mine Koşan, Songül Öden gibi isimlerin yanı sıra; İstanbul Kafkas Kültür Derneği, Sayat Nova Korosu, Kırşehir Belediyesi Abdallar Topluluğu, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü de yer alacak. Ayrıca Deniz Barut ve Erol Babaoğlu da bize şiirlerle/metinlerle eşlik edecek. Yani sahnede de çok farklı insanlar ve hikâyeler olacak. Ama mesele yalnızca temsil çeşitliliği değil. Herkesin kendi sesiyle var olabildiği ortak bir alan kurabilmek.
Bizim için en önemli soru şu: Kültürler birbirini bastırmadan, ast-üst ilişkisi kurmadan nasıl yan yana var olabilir? Bu toprakların bütün seslerini “hepimiz” duygusuna nasıl çevirebiliriz?
Belki bu konserin derdi tam olarak bu. Bir arada, “yan yana” yaşamanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatmak.