Washington Post’un ölümü: Türkiye’nin bildiği bir hikâye

Sahiplik yapısının siyasetle ve büyük ekonomik çıkarlarla iç içe geçtiği her yerde, gazetecilik ya sessizleşiyor ya da adım adım tasfiye ediliyor. Türkiye’de çok iyi bildiğimiz tablo bu: Demokrasi sadece karanlıkta değil, bazen herkesin gözü önünde, gün ışığında ölüyor.

Semra Pelek

Geçen hafta Çarşamba günü Washington Post’ta yaşananlar, bir gazetenin sıradan bir küçülme haberi gibi okunamaz. Yaklaşık 300 gazetecinin, yani gazetenin üçte birinin, bir günde işten çıkarılması Washington’da sadece bir medya şirketini yerinden oynatmadı, bu şimdiden bir kurumun, daha da ötesi gazeteciliğin geleceğini yeniden şekillendiren bir adım olarak okunuyor.

Evet, gazete hâlâ basılıyor, sitesi hâlâ açık, ama geçen haftadan beri Washington Post’tan geriye kalanın bir gazeteden çok, adını koruyan boş bir yapı olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Üstelik benzer süreçleri burada, Türkiye’de çok önce yaşamış gazeteciler, medya sahipliğinin el değiştirmesinin ve bir günde yüzlerce gazetecinin işsiz bırakılmasının kartopu gibi büyüyen etkisini, bunun kısa sürede nasıl bir çürümeye yol açtığını biliyor. Bu yüzden Washington Post’ta yaşananlara “kriz” demek yetersiz, daha doğru tanımlama, “sonun başlangıcı” olurdu.

Bir sabah işe gittiğinde personel kartı turnikeleri açmayan Türkiyeli gazeteciler için Washington Post yönetiminin çalışanları işsiz bırakırken uyguladığı yöntem de tanıdık. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Matt Murray, yaklaşık 800 gazeteciye gönderdiği e-postada, gazetenin “geleceğini güvence altına almayı mümkün kılacak acı verici kesintilerden”, “radikal biçimde değişen haber ve bilgi ekosisteminden”, “arama trafiğindeki ciddi düşüşten”, “yapay zekâ çağına hazırlanma zorunluluğundan” söz etti. Post’un “herkes için her şey olamayacağını” yazdı. Bundan sonra süreçte bir kez daha insan kaynaklarının öğretilmiş kurumsal soğukluğunun kusursuz bir örneği sergilendi. Herkes, kaderini belirleyecek bir e-posta aldı; mesajlar, “kaldınız” ya da “gidiyorsunuz” diyordu. Yüzlerce gazeteciye neden işten çıkarıldıklarına dair yüz yüze bir açıklama dahi yapılmadı bir e-postayla gazeteyle ilişikleri kesildi.

Gazeteciler sahada işsiz kaldıklarını öğrendi

Bu e-postaların kimi Kiev’e, kimi Kahire’ye, savaşın ve krizin ortasına düştü. Ukrayna’dan haber yapan muhabirler, işten çıkarıldıklarını sahadayken öğrendi. Lizzie Johnson, Ukrayna’da görev başındayken “bir savaş bölgesinin ortasında” işten çıkarıldığını yazdı ve “yerle bir oldum” dedi. Kahire muhabiri Claire Parker, sosyal medya hesabından Ortadoğu muhabirleri ekibinin tamamı ve onları yöneten editörlerin işten çıkarıldığını paylaşarak, bu kararın mantığını anlayamadığını söyledi. Dış haberler şefi Peter Finn ise servisindeki kitlesel tasfiyeyi kabul etmediği için kendi isteğiyle istifa etti. Uluslararası ağ büyük ölçüde dağıtıldı: Ortadoğu ekibi komple gitti, Kahire ve Kudüs büroları kapandı, Berlin ve Kiev’de kesintiler yapıldı; Hindistan’dan Avustralya’ya, İran’dan Türkiye’ye uzanan hatlarda gazeteciler bir anda işsiz kaldı.

Yönetim sadece muhabir ve editörleriyle “yollarını” ayırmadı, Washington Post’u efsanevi yapan damarlarını da kesti. Gazetenin spor servisi fiilen tasfiye edildi; bu servis, yıllar içinde spor yazarlığı alanında “en iyilerden” sayılan isimler çıkarmış bir okul gibi görülüyordu. Tamamı tesviye edilen servislerden biri de kültür servisi oldu; kitap eleştirileri ve edebiyat haberciliği bitirildi. Gazetenin en önemli podcast’i Post Reports sona erdirildi. Washington, Maryland ve Virginia’da kent odaklı yerel habercilik yapan muhabirlerinin kayda değer bir kısmı çıkarıldı; böylece Washington Post, kelimenin tam anlamıyla daha az Washingtonlu hâle geldi.

Bezos’un “altın çağı” karanlığa çıktı

Yani artık okurlar, gazetede kitap eleştirisi bulamayacak, muhabirlerin podcast’lerini dinleyemeyecek, hevesle okudukları spor yazarlarını artık okuyamayacak, Washington, Maryland ve Virginia gibi metropollerden bölgesel haberler daha seyrek gelecek, dünyadan haberleri ise çok seyrek alacaklar.

Türkiye’de son on yıldaki tasfiyelerde hem işsiz bırakılmış hem de tanıklık etmiş biri olarak bu satırları yazarken, gözümün önüne Peter Finn gibi davranmayanlar geliyor. Kitlesel tasfiyelerde yönetimle işbirliği yapan, muhabir ve editörler eşyalarını toplarken, bir hevesle gazete sayfalarını ajans haberleriyle doldurmaya çalışan yöneticiler… “Doldur boşalt” yaparak gazete çıkarılabileceğini sanan bu isimler, sürecin sonunda okurlar gazeteleri hızla terk edip anlı şanlı yayınlar on dört sayfaya düştüğünde, kendileri de işsiz kaldılar.

Washington Post’taki bu kitlesel tasfiyenin de gazetecilik açısından iyi bir yere çıkmayacağı açık. Oysa her şey başta “çok güzeldi.” Washington Post’un sahibi, Amazon’un kurucusu ve dünyanın en zengin isimlerinden biri olan Jeff Bezos, gazeteyi 2013’te Graham ailesinden 250 milyon dolara satın aldığında, hikâye bambaşka anlatılıyordu. Bezos, bir “altın çağ”dan söz etmişti. Gazeteye yalnızca kâr merceğinden bakmadığını ve gazetenin görevinin sahiplerinin özel çıkarlarına değil, okurlarına karşı olduğunu söylüyordu. Gerçekten de ilk yıllarda editoryaya yatırım yapıldı, dijital altyapı güçlendi, okur sayısı arttı. Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde Washington Post, Beyaz Saray’ı agresif ve etkili biçimde izledi; “Democracy Dies in Darkness” (Demokrasi karanlıkta ölür) sloganı gazetenin kimliği hâline geldi. O dönemde Bezos’un bundan keyif aldığı bile söyleniyordu.

Trump’ın ikinci döneminde keskin dönüş yaşandı

Kırılma daha sonra geldi ve 2019’dan itibaren tablo değişmeye başladı. Bezos’un özel hayatındaki sarsıntılar, Amazon’un artan düzenleyici yasa baskılarıyla karşı karşıya kalması ve 2024’te Donald Trump’ın geri dönme ihtimalinin belirginleşmesiyle birlikte Washington Post’un yönü de değişti. Bezos, 2023’te “gazeteyi yeniden kârlı yapmak” için Britanyalı William Lewis’i yayıncı olarak getirdi ama asıl dönüm noktası, 2024 seçim sürecinde yaşandı. Washington Post, 2024 başkanlık seçiminde ilk kez Demokrat aday Kamala Harris için bir seçim tavsiyesi (endorsement) yayımlamadı; yazı son anda engellenmişti. Bunun bedeli ağır oldu: 250 bin ila 300 bin civarında ücretli abone gazeteyi terk etti. Ardından görüş sayfası daraltıldı; Bezos, Washington Post’un bundan böyle görüş yazılarında yalnızca “kişisel özgürlükler ve serbest piyasalar” için mücadele edeceğini ilan etti. Görüş sayfaları şefi David Shipley bu çizgiye itiraz ederek istifa etti.

Bu noktadan sonra tablo hızla netleşti. Bezos, Trump’ın göreve başlama sürecine yakın durdu, törene bağış yaptı, Bezos’un şirketi Amazon, Melania Trump’ı yücelten bir belgesele milyonlar harcadı. Washington Post ise Trump’ın ikinci dönemini eleştirel biçimde izlemekten uzaklaştı. Aboneler kaçtı, viral etki rakiplere gitti. Eski Genel Yayın Yönetmeni Marty Baron’un ifadesiyle bu, “neredeyse anında, kendi kendine yol açtığı bir marka yıkımı”ydı. Baron’a göre yaşananlar, Washington Post tarihinin en karanlık anlarından biriydi.

Amaç Başkan’ın sempatisini kazanmak

Eleştirmenler, Jeff Bezos’un seçim zaferinden bu yana “başkanın sempatisini satın almaya çalıştığını” savunuyor. Bezos’un sahibi olduğu Amazon’un, yalnızca Melania Trump hakkında çekilen bir belgesel için 75 milyon dolar harcadığı tahmin ediliyor. Forbes’a göre Bezos’un serveti 235 milyar doların üzerinde. Bu da onu dünyanın dördüncü en zengin insanı yapıyor. Yönetim, gazetecilerin işten çıkarılmasını arama trafiğindeki “ciddi düşüş” ve artan rekabet nedeniyle yaşanan “zorunlu bir ekonomik daralma” ile açıklasa da, dış basındaki yorumcular bu süreci “Washington Post’un ölümü” olarak nitelendiriyor. Yorumlarda, 240 milyar doların üzerinde serveti bulunan ve kendisinden sonraki birkaç kuşağın maddi geleceğini güvence altına almış Bezos için gazetenin yıllık 100 milyon dolarlık zararının bilançoda bir “yuvarlama hatası” sayılabileceği vurgulanıyor.

Dünyanın en zengin dördüncü kişisi yıllık bilançoda zerre kadar aldırmayacağı bir kayıp yerine Washington Post’un itibarını korumayı seçebilirdi - ama yapmadı. Çünkü gazetecinin itibarının dayandığı ilkeler artık Bezos için tehlikeliydi. Gazete güçlü ve bağımsız duruyor, Trump yönetimini kızdıran haberler yapıyordu. Trump’ı kızdırmak demek Amazon ve Blue Origin için düzenleyici yasalara neden olabilir veya patronun başına siyasi sorunlar açabilir. Bezos, “Ben nerden girdim bu işe, kimin için?” diyerek başkanın karşısında ağlamak yerine doğrudan Washington Post’u öldürmeyi seçmiş görünüyor.

Gazetecilik efsanesi böylece bitti

Bezos’un siyasi tercihlerle öldürdüğü gazete, ABD hükümetinin Vietnam Savaşı’na ilişkin gizli belgeleri olan Pentagon Papers’ı yayımlamış, ABD’de iktidarın yasadışı dinleme ve örtbas faaliyetlerini ortaya çıkaran Watergate skandalı ile bir başkanın istifasına giden yolu açmıştı. Washington Post muhabirleri Bob Woodward ve Carl Bernstein’ın bu süreçteki çalışmaları, modern araştırmacı gazeteciliğin standardı olarak kabul edildi. Post muhabirleri yıllar içinde onlarca Pulitzer Ödülü kazandı. “Demokrasi karanlıkta ölür” sloganı bir pazarlama cümlesi değil, bu geleneğin özeti olarak görülüyordu. Bugün ise aynı slogan, birçok yazarın da işaret ettiği gibi, bir tür itiraf gibi duruyor.

Peki bütün bunlar bize ne anlatıyor? Yapay zekâ, düşen arama trafiği, parçalanmış reklam piyasası… Buna benzer gerekçeler, bir yayın “küçülmeye” gittiğinde veya tamamen kapatıldığında tek tek sıralanıyor. Bunların hepsi gerçek, kim inkar edebilir? Ama Washington Post örneği de dahil, gazeteciliğin yalnızca dijitalleşmeye uyum sağlayamama veya ekonomik nedenlerle ölmediğini biliyoruz. Gazetelerin ölümünde, gazetecilerin işsiz kalmasında, alanın bu kadar daralmasında asıl belirleyici olan sermayeyi elinde tutan patronların çıkarları. Güçle, siyasetle ve devasa ticari çıkarlarla iç içe geçmiş bir sahiplik yapısında, bağımsız gazetecilik en nihayet bir noktada “gereksiz risk” olarak görülmeye başlanıyor. Patronlar kâr etmedikleri veya zarar ettikleri için değil, başka alanlardaki büyük şirketlerinin çıkarlarını riske atmak istemedikleri için artık medyadan çekilmek yerine iktidarın da arzu ettiği şekilde medyayı tamamen bitirmeyi tercih ediyor.

Demokrasi gün ışığında ölüyor

Bu hikâye bize hiç yabancı değil. Türkiye’de de medya son on yıllarda hızla el değiştirdi; büyük gruplar satıldı, eski patronlar parasını alıp yeni ve daha kârlı yatırımlara yönelirken, “medya imparatorluklarının” yeni sahipleri yüzlerce gazeteciyi bir anda işsiz bıraktı, servisler kapandı, haber merkezlerinin belleği dağıldı. Gerekçe hep benzerdi: ekonomik zorunluluklar, piyasa gerçekleri vs., vs., vs… Bu gerekçelere sığınılarak bilinçli ve sistematik şekilde daha az soru soran, daha az sahaya çıkan, daha az risk alan bir medya yaratıldı.

Washington Post’un başına gelen, bu yüzden yalnızca bir Amerikan kurumunun hikâyesi değil. Bu yaşananlar, medya dışından gelen büyük şirketlerin patronları tarafından satın alınan gazetelerin, iktidarla karşı karşıya geldiğinde ne kadar savunmasız kaldığını bir kez daha gösteriyor. Sahiplik yapısının siyasetle ve büyük ekonomik çıkarlarla iç içe geçtiği her yerde, gazetecilik ya sessizleşiyor ya da adım adım tasfiye ediliyor. Türkiye’de çok iyi bildiğimiz tablo bu: Demokrasi sadece karanlıkta değil, bazen herkesin gözü önünde, gün ışığında ölüyor.

Özel Haber Haberleri