Gülener Kırnalı
Bu seride dünyada olup bitenleri ve küresel dönüşümlerin Türkiye’ye etkilerini konuşmaya devam ediyoruz.
Podcasti dinlemek için tıklayınız
Bu bölümde Avrupa’da yükselen aşırı sağı ele alacağız. Aşırı sağın yükselişi Avrupa siyasetini nasıl değiştiriyor? Bu yükselişin arkasında hangi toplumsal, ekonomik ve siyasal dinamikler var? Önümüzdeki dönemde Avrupa’yı nasıl bir siyasi tablo bekliyor? Ve bütün bunlar Türkiye açısından ne anlama geliyor?
Aşırı sağ artık siyasetin kenarında değil, merkezinde
Avrupa’da aşırı sağ yalnızca siyasetin kenarında duran, zaman zaman protesto oylarını toplayan marjinal bir güç olmaktan uzun zamandır çıkmış durumda. Hatta öyle ki Avrupa’da merkez siyaseti belirler bir hâle geldi.
İtalya’da iktidarda. Fransa’da cumhurbaşkanlığına her zamankinden daha yakın. Almanya’da ülkenin en güçlü siyasi hareketlerinden biri. Hollanda’dan Avusturya’ya, Portekiz’den Romanya’ya kadar birçok ülkede ya hükümetleri belirliyor ya da siyasetin geri kalanını kendi gündemine çekiyor.
Ama mesele aşırı sağ partilerin daha fazla oy almasından ibaret değil. Aşırı sağın dili, kavramları, değerleri, duyguları ve siyasal öncelikleri de Avrupa siyasetinin merkezine yerleşiyor. Göç, sınır güvenliği, milli kimlik, kültürel tehdit, geleneksel aile ve güçlü liderlik gibi başlıklar artık yalnızca aşırı sağın değil, ana akım partilerin de temel siyasal malzemeleri hâline geldi.
Bu serinin geçen bölümünde değişen küresel düzenin Avrupa’yı nasıl dönüştürdüğünden ve bu dönüşümün Türkiye’deki otoriterleşmeye nasıl daha elverişli bir dış ortam yarattığından söz etmiştik. Bu bölümde ise o dönüşümün Avrupa’nın kendi iç siyasetindeki en önemli sonuçlarından birine bakıyoruz: aşırı sağın yükselişine.
Mesele sadece sandık başarısı değil
Önce Avrupa’daki genel manzaraya bakalım:
İtalya’da Giorgia Meloni başbakan. Fransa’da Marine Le Pen’in Rassamblement National’i yani Ulusal Birlik hareketi ve onun genç lideri Jordan Bardella, ülkenin en güçlü siyasi odaklarından biri hâline gelmiş durumda. Hatta öyle ki önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri anketlerinde birinci sırada. Almanya’da AfD, artık yalnızca ülkenin doğusuna sıkışmış marjinal bir protesto partisi değil. Almanya’nın siyasal sistemini, hükümet arayışlarını ve göç tartışmalarını doğrudan etkileyen büyük bir aktör. Birleşik Krallık’ta Nigel Farage liderliğindeki Reform UK, Avusturya’da FPÖ, Hollanda’da Geert Wilders’in PVV’si, İspanya’da Vox, Portekiz’de Chega, Romanya’da AUR…
Listeyi daha da uzatmak mümkün. Fakat burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var. Avrupa’da aşırı sağın yükselişini yalnızca seçimlerde aldığı oylarla ölçemeyiz. Çünkü bir siyasi hareket, hükümete girmeden de ülkenin siyasetini değiştirebilir: Ana akım partileri kendi gündemine çekebilir. Göç politikasını sertleştirebilir. Siyasetin meşru kabul edilen dilini dönüştürebilir. Bir zamanlar söylenmesi utanç verici, dışlayıcı veya aşırı kabul edilen düşünceleri sıradanlaştırabilir. Hatta doğrudan iktidara gelmeden hükümet kurabilir, hükümet düşürebilir veya kurulacak hükümetlerin sınırlarını belirleyebilir. Bugün Avrupa’da bunların tümü yaşanıyor.
Krizler gerçek, aşırı sağın cevapları basit
Aşırı sağın yükselişinin esas başarısı, yalnızca daha fazla milletvekili çıkarmasından değil, kendi kavramlarını ve korkularını siyasetin merkezine yerleştirmesinden geliyor. Bu başarının arkasında korku, endişe, öfke ve hınca seslenen bir siyaset var; ama bu siyaset boşlukta yükselmiyor. Çünkü Avrupa toplumlarının gerçekten deneyimlediği, gündelik hayatı ve gelecek algısını etkileyen bir dizi ciddi kriz var. Ortada gerçekten yaşanan büyük krizler var: Hayat pahalılığı var. Barınma krizi var. Ücretlerin gerilemesi var. Sosyal devletin zayıflaması var. Geleneksel sanayi bölgelerinde yaşanan çöküş var. Avrupa’nın Çin ve ABD karşısında ekonomik ve teknolojik olarak geride kaldığına ilişkin büyüyen bir panik var. Ukrayna savaşı ve Rusya tehdidi var. ABD’nin Avrupa’ya artık eskisi kadar güvenlik garantisi vermeyeceğine ilişkin ciddi kaygılar var.
Bunların üzerine göç, pandemi ve uzun yıllardır birbirini takip eden ekonomik sarsıntılar eklenince Avrupa toplumlarının önemli bir kısmı kendilerini güvencesiz, korunmasız ve geleceksiz hissetmeye başladı. Aşırı sağ ise bu çok katmanlı krize son derece basit cevaplar veriyor, diyorlar ki: Sınırları kapatalım; göçmenleri gönderelim; ulusal egemenliğimizi geri alalım; Avrupa Birliği’nden, küresel elitlerden, kozmopolitlerden ve uzmanlardan kurtulalım; yozlaşmış ve işbirlikçi müesses nizamdan kurtulalım; eski düzeni, güçlü olduğumuz o eski güzel günleri geri getirelim.
Bu cevapların sorunları gerçekten çözüp çözemeyeceğinden bağımsız olarak, kaygı ve öfkeye son derece anlaşılır hedefler sunduğu açık. Fakat burada yine temel soruya dönüyoruz: Aşırı sağı güçlendiren yalnızca seçmenin yaşadığı korku ve öfke mi? Yoksa geleneksel merkez partileri de aşırı sağın yükselişinin aktif bir parçası mı? Ne oldu da 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sağ popülizm dalgası bu kadar yükseldi? Bu soruları siyaset bilimci Dr. Edgar Şar ile konuştuk.
“Evvela şunu söylemek lazım, Avrupa'da aşırı sağın yükselişini anlamak için sadece seçmenlere ya da onların korkularına, öfkelerine bakmak yeterli olmaz. Tabii ki göç, hayat pahalılığı, güvencesizlik, güvenlik kaygıları vs. bunların hepsi gerçek birer sorundu, insanların günlük hayatını etkileyen sorunlardı. Ama bu hikâyenin sadece bir kısmı, tamamını görmek için merkez siyasetin de nasıl bir dönüşüme girdiğini görmemiz lazım.
Bir defa Soğuk Savaş bittiğinde liberal demokratik düzen diye adlandırdığımız merkez siyaset, 1980'ler sonrası yükselen neoliberal ekonomik modelin neredeyse hegemonyasını kabullenmişti. Bunun çok somut bir sonucu oldu. O da Soğuk Savaş döneminde aralarında ciddi farklar olan merkez sağ ve merkez sol partiler, hareketler özellikle ekonomi yönetiminde birbirine müthiş yakınlaştı. Yani 1990'lar ve 2000'ler boyunca seçmen sandığa gittiğinde özellikle ekonomik konularda kime oy verirse versin aşağı yukarı benzer reçeteyle karşılaşacağını biliyordu. Bu da tabii bir tercih sorunu ortaya çıkardı.
Sonra 2008 mali krizi geldi ve bu tercih sorunu bir tercih krizine dönüştü. Çünkü bu kriz boyunca ekonomik ve toplumsal kırılganlıklar daha görünür hale geldi ve bu sorunların bir türlü çözülemediği bir döngüye girilmiş oldu. İşte tam burada toplum özellikle sağdaki aşırı aktörlerin söylediklerine daha çok kulak kabartmaya başladı.
Sonuç olarak kulak kabartma dediğimiz o süreç başlayınca ne oldu? Bu aktörlerin söylemi giderek yaygınlaştı. Merkez sağı da merkez solu da halkın dertlerini çözmekten aciz ve hatta bu dertlere karşı umursamaz bir elitler sınıfı müesses nizamın bekçileri olarak etiketlemeye başladılar. Ama burada dikkat etmemiz gereken şey sadece hedefin sadece o siyasetçi sınıfı o elitler olmadığı aynı zamanda işleyen bir demokrasinin olmazsa olmazı olan kurumlar ve kuralların da hedef haline gelmesi burada çok önemli.
Yükselen popülizm tüm bu çözülemeyen sorunların kaynağı olarak hem siyasetçileri hem de o aracı kurumları birer engel olarak sunmayı başardı. Ve aslında gerçek tehlike de buydu çünkü burada mesele sadece yeni bir siyasetçi sınıfının merkeze gelmesi değil aynı zamanda demokrasi ve hukuk devletinin temeli olan kurumlar ve kuralların da tehlikeye girmesiydi.
Şimdi sorunun kalbine girersek aşırı sağı merkeze taşıyan sadece seçmenler miydi yoksa merkez siyasette bu süreçte aktif bir rol oynadı mı? Bence cevap çok açık tabii ki aktif bir rol oynadı. Belki çoğu zaman istemeden de olsa bunu yaptı. Merkez siyasetin oynadığı iki temel rolden bahsedebiliriz: Birincisi burada bu merkez partiler sağda ya da solda aşırı sağın söylemini kısmen ya da tamamen benimseyerek onların yükselişini durdurabileceklerini düşündüler. Birçok konuda birçok başlıkta aşırı sağın dilini tırnak içinde ödünç almış oldular ama aslında ne oldu? O söylemi merkeze taşıyıp meşrulaştırmış ve normalleştirmiş oldular. Bu şekilde de aşırı sağı daha da popüler hale getirmiş oldular.
İkincisi ve hatta belki daha önemlisi merkez siyaset bu popülizmi eleştirilerini uzun süre küçümseyen bir tonda kulaklarını tıkadı. Yani aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklediler ve bu popülizmi aslında liberal demokratik düzenin insanların günlük hayatındaki sorunları çözme kapasitesine dair bir geri bildirim olarak alabilecekken bunu reddettiler ve küçümseyen bir tonla bunları sadece seçmenin hatası olarak değerlendirdiler. Yani seçmenlere siz yanlış düşünüyorsunuz demenin onları ikna etmek bir yana daha da uzaklaştırdığını da görememiş oldular.”
Aşırı sağı merkeze, merkez mi taşıyor?
Edgar Şar’ın da dikkat çektiği gibi, bu yükselişi yalnızca seçmenlerin radikalleşmesiyle açıklarsak siyasal sistemin ve geleneksel partilerin sorumluluğunu gözden kaçırmış oluruz. Uzun yıllar boyunca Avrupa’da özellikle merkez sağ partilerin önünde iki temel seçenek vardı: Birincisi, aşırı sağla arasına açık bir demokratik sınır koymak; onun göçmenleri, azınlıkları ve demokratik kurumları hedef alan dilini meşru kabul etmemekti. İkincisi ise aşırı sağın oylarını geri kazanabilmek için onun dilini ve politikalarını benimsemekti. Avrupa’nın birçok ülkesinde merkez partiler ikinci yolu tercih etti.
Merkez sağ partiler, aşırı sağ seçmeni geri kazanabilecekleri düşüncesiyle göç, güvenlik, İslam, milli kimlik ve egemenlik konularında sertleşti. Bazı merkez sol partiler de seçim kaybetme korkusuyla aynı hattın daha yumuşak bir versiyonuna yöneldi. Fakat bu stratejinin temel bir açmazı var. Bir merkez partisi, “Aşırı sağın söyledikleri aslında doğru ama bu politikaları biz daha makul biçimde uygularız” dediği anda, aşırı sağın kurduğu siyasal çerçeveyi meşrulaştırmış oluyor. Seçmen de doğal olarak şu soruyu soruyor: Madem teşhis doğru, neden bunun daha yumuşak taklidine değil de aslına oy vermeyeyim?
Böylece merkez siyaset aşırı sağı küçültmek yerine, onun iddialarını ve önceliklerini siyasetin merkezine taşıyor. Bir zamanların meşhur “cordon sanitaire”i yani demokratik partilerin aşırı sağla koalisyon yapmaması, onun oylarıyla iktidar aramaması ve onu normal bir ortak olarak kabul etmemesi ilkesine dayanan tecrit hattı da Avrupa’nın birçok ülkesinde çoktan delik deşik oldu. İtalya’da aşırı sağ zaten iktidarın merkezinde. Hollanda’da Wilders’ın partisi hükümetin kurulmasında belirleyici hâle geldi. İspanya’da merkez sağ Partido Popular, Vox’la bölgesel düzeyde iş birliklerine girdi. Romanya’da merkez sol siyasetin aktörleriyle aşırı sağ, hükümetleri ve siyasal dengeleri etkileyen ortaklıklarda buluşabildi.
Birleşik Krallık’ta Reform UK’in yükselişi, yalnızca Muhafazakâr Parti üzerindeki baskıyı artırmıyor; ülkenin göç, güvenlik ve milli kimlik tartışmalarının sınırlarını da yeniden çiziyor. Öyle ki iktidardaki İşçi Partisi ve onun lideri Keir Starmer, bazı siyasi başlıklarda Nigel Farage’ın kötü bir kopyası olmakla suçlanıyor.
Avrupa Parlamentosu’nda da sağ ve aşırı sağ gruplar, birbirlerinden farklı ve zaman zaman çatışmalı yapılara sahip olsalar bile, Avrupa siyasetinin daha milliyetçi, daha göç karşıtı ve daha güvenlikçi bir hatta yönelmesinde giderek daha büyük bir ağırlık taşıyor. Nitekim 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sağ popülist ve aşırı sağ birçok ülkede tarihi başarılar elde etti.
Dolayısıyla bugün Avrupa’da aşırı sağın yükselişini konuşurken yalnızca sağ popülist liderlere değil Macron’a, Alman merkez sağına, İspanyol Halk Partisi’ne, Birleşik Krallık’taki Muhafazakâr Parti’ye ve Brüksel’deki göç ve güvenlik politikalarına da bakmamız gerekiyor. Nitekim Avrupa Birliği’nin giderek daha güvenlikçi ve katı hâle gelen göç politikaları da sıkı sınır kontrolleri, hızlandırılmış iltica süreçleri ve daha fazla geri gönderme üzerine kuruluyor. Yani aşırı sağın yıllardır savunduğu güvenlikçi çerçeve, artık yalnızca bu partilerin programlarında değil, Avrupa Birliği’nin kurumsal politikalarında da giderek daha fazla karşılık buluyor.
Bundan sonra ne olacak?
Bu noktada Avrupa’da aşırı sağın kesintisiz ve karşı konulamaz biçimde sürekli büyüdüğü gibi mekanik bir anlatıya da kapılmamak gerekiyor. Siyaset hiçbir zaman düz bir çizgide ilerlemez, bugün de ilerlemiyor. Aşırı sağ kimi seçimlerde büyük başarılar elde ediyor, kimi seçimlerde beklentilerin altında kalıyor. İktidara geldiğinde yıpranabiliyor. Kendi içinde bölünebiliyor. Ekonomik ve sosyal sorunlara ürettiği basit cevaplar uygulamada karşılık bulmayabiliyor.
Önümüzdeki dönemin en kritik eşiklerinden biri 2027’deki Fransa cumhurbaşkanlığı seçimi olacak. Çünkü Fransa yalnızca Avrupa Birliği’nin iki ana gücünden biri değil. Aynı zamanda Rassemblement National’in, yani Türkçesiyle “Ulusal Birlik”in, yıllardır adım adım merkeze yaklaştığı; cumhurbaşkanlığına ulaşma ihtimalinin her seçimde arttığı ve artık bu ihtimalin ciddi ve somut bir siyasal senaryoya dönüştüğü bir ülke. Fransa’da aşırı sağın cumhurbaşkanlığını kazanması, yalnızca Fransa’yı değil, Avrupa Birliği’nin siyasi ve kurumsal dengesini kökten değiştirebilecek bir gelişme olur.
Almanya’da yakın zamandaki anketlerde AfD birinci parti konumuna yükselmiş durumda. AFDnin yükselişi ise Avrupa’nın en büyük ekonomisinde savaş sonrası kurulan demokratik merkezin ne ölçüde aşındığını gösteriyor. Burada yalnızca AfD’nin oy oranı değil, merkez sağın AfD karşısındaki tutumu ve onun seçmenlerini geri kazanabilmek için göç ve güvenlik konularında ne kadar sağa kayacağı da belirleyici olacak.
Birleşik Krallık’ta da durum farklı değil. İktidardaki İşçi Partisi’nin ve Başbakan Keir Starmer’ın politikaları toplumun geniş kesimlerince eleştirilirken, uzun süredir tedrici bir yükseliş sergileyen Reform UK anketlerde ülkenin birinci partisi konumuna yerleşmiş durumda. Geçtiğimiz Mayıs ayındaki yerel ve bölgesel seçimlerde ise büyük bir başarı göstererek İngiltere’nin birçok yerel yönetiminde belirleyici bir güç oldu.
İtalya’da Meloni’nin iktidarını ne ölçüde kalıcılaştıracağı, İspanya’da Vox’un merkez sağla birlikte hükümet denklemine girip girmeyeceği ve diğer ülkelerde aşırı sağın koalisyon ortağı ya da gündem kurucu bir aktör hâline gelip gelmeyeceği de önümüzdeki dönemin başlıca soruları.
Macaristan bir istisna mı ?
Fakat Avrupa’da bu genel yükseliş yaşanırken, kısa süre önce bunun aksi yönünde görünen çok önemli bir gelişme yaşandı. Macaristan’da Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarı sona erdi. Orbán yalnızca uzun süre iktidarda kalmış, muhafazakâr sağ popülist bir lider değildi. Macaristan’daki seçim sistemini, kamu yönetimini, yargıyı, ekonomiyi ve medyayı kendi iktidarının devamını sağlayacak biçimde yeniden düzenleyen bir rejimin kurucusuydu. Orban’ın bu modeli Avrupa’da ve dünyanın başka bölgelerinde aşırı sağ ve otoriter hareketler için örnek hâline gelmişti.
Fakat son seçimde Péter Magyar liderliğindeki TİSZA Partisi büyük bir başarı elde etti ve Orbán’ın 16 yıllık iktidarını sona erdirdi. Bu sonuç ilk bakışta, Avrupa’nın genel olarak aşırı sağa kaydığı bir dönemde önemli bir istisna, önemli bir karşı örnek gibi görünüyor. Ama burada mukayese edilmesi gereken çok sayıda faktör var. Ve her şeyden önce bu sonuç, Macaristan’ın bütünüyle sola ya da liberal merkeze yöneldiği anlamına gelmiyor. Fakat her hâlükârda Macaristan seçiminin Türkiye açısından son derece önemli bir tarafı var.
Uzun yıllar boyunca devlet kaynaklarını, medyayı, seçim sistemini ve ekonomik ilişkileri kendi lehine düzenlemiş otoriter bir iktidarın seçim yoluyla yenilebileceğini gösteriyor. Seçimlerin eşitsiz olması, sonucu önemsiz hâle getirmiyor. Tam tersine, çok eşitsiz koşullara rağmen güçlü bir toplumsal değişim talebi ve inandırıcı bir alternatif ortaya çıktığında iktidar değişiminin mümkün olabileceğini gösteriyor. Tabii tüm bunlar Avrupa Birliği içinde yaşanıyor.
Peki Macaristan’daki değişim nasıl gerçekleşti? TİSZA nasıl bu kadar kısa sürede iktidar alternatifi hâline geldi? Macaristan’ı, Avrupa’daki genel yükselişin bir istisnası olarak mı okumak lazım? Ve bu deneyim Türkiye muhalefeti açısından bize ne söylüyor? Meselenin Macaristan tarafını çok iyi bilen Dr. Edgar Şar’a özel olarak bu soruları sordum.
“Bu çok kritik bir soru çünkü Macaristan örneği Avrupa'da bu aşırı sağın yükselişi açısından adeta bir laboratuvar işlevi görüyor. Péter Magyar ve TİSZA'nın başarısını tek bir parametreyle açıklamam gerekseydi herhalde şunu söylerdim. TİSZA, mevcut kutuplaşmayı belirleyen siyasi fay hatlarının hiçbirine dahil olmayan, tümüyle yepyeni siyasetçilerle yola çıkan, sıfırdan kurulmuş bir hareket olarak ortaya çıktı böyle bir şey yapmayı başardı.
O da seçimlerden tam 2 yıl önce başlayarak ülkeyi karış karış dolaşıp köy köy kasaba kasaba halkın günlük dertlerini dinlemek ve onlara şu mesajı vermekti aslında. 16 yıllık otoriter Orban yönetimi sizin sorunlarınıza çözüm üretemedi ama bizim hareketimiz tam da bunu başarabilir. Yani bir yandan var olan kutuplaşmanın bir tarafı olmak yerine o kutuplaşmanın tümüyle dışında, o fay hatlarının bir tarafında yer almayı reddederek yeni bir eksen, yeni bir saflaşma ekseni kurmuş oldu. Bu durumda iktidarın kontrolündeki kurumsal ve medyatik düzene rağmen sahada bire bir temasla da bunu inşa edebildi.
Peki bunu Avrupa'daki genel eyleme karşı istisnai bir durum olarak mı okumak lazım? Bence hayır. Bunu bir istisna olarak görmektense daha çok bağlamsal farklılıkların bir sonucu olarak görmek daha doğru diye düşünüyorum. Şöyle demek mümkün. Fransa, Almanya, İngiltere, Hollanda ya da İskandinav ülkeleri gibi yani Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerinde 1945 sonrası şekillenen ve Soğuk Savaş sonrası giderek birbirine yakın sayan güçlü bir merkez siyasetin hâkim olduğunu görüyoruz. Şimdi buralarda aşırı sağın yükselişi ve bir noktada iktidara gelme ihtimali halen önümüzde duran güncel bir mesele. Yani henüz olgunlaşan, halen olgunlaşan bir süreçten bahsediyoruz.
Macaristan ise çok farklı bir yerde. Avrupa'nın daha periferisinde, Orta ve Doğu Avrupa bağlamında bir ülke olarak görmek lazım. Ve burada süreç 2008 krizin hemen ardından yaşandı ve Orban tam 16 yıl iktidarda kaldı. Şimdi bu coğrafyada toplumsal eşitsizlikler ve toplumsal adalet sorunları çok daha hızlı ve net bir şekilde kristalleşti. Ve Orban'ın iktidara gelişi de tam bu sürecin hemen sonrasında oldu. Biraz da buna tepki olarak oldu. Bu yönüyle de Macaristan aslında bu aşırı sağın yükselişi ya da otoriter dalganın öncü ilk örneklerinden biriydi. Dolayısıyla Batı Avrupa bu dalganın henüz yükseliş evresindeyse Macaristan aslında çok daha ileri bir aşamasında olmuştu. Dolayısıyla buradaki değişimi Batı Avrupa'daki yükselişin tersi ya da bu dalgada bir istisna olarak görmekten ziyade sürecin farklı bir evresi olarak okumak, bu bağlamsal farklılığa dikkat çekmek bence daha doğru.
Peki Türkiye'ye gelirsek; şimdi Macaristan otoriterleşme biçimi, rejim tipi, devletin partizanca ele geçirilmesi ve muhalefetin bu süreçte denediği stratejiler açısından Türkiye'ye epey benziyor. Bu yüzden buradan yapılacak bence her karşılaştırmanın ciddi bir anlamı ve değeri var. Yerleşik ve uzun ömürlü bir otoriter iktidarın seçim yoluyla değiştirilebildiğini göstermesi başlı başına önemli bir ders bence Macaristan'dan gelen. Üstelik yepyeni hareket, yeni eksen ve sahada birebir temas olarak özetleyebileceğimiz formül de bence Türkiye muhalefeti için çok önemli. Ama karşılaştırmanın tabi sınırlarını da net koymak lazım. Yoksa yanlış dersler de çıkarılabilir.
Birinci farklılık tabii ki Macaristan'ın bir AB üyesi olması. Çünkü bu otoriterleşmenin gidebileceği son noktayı ve dış aktörlerin rejimin gidişatına müdahale potansiyelini ciddi biçimde sınırlandıran bir çıpa. Türkiye'de ise böyle bir çıpa yok. Üyeliği aday bir ülke olsa da özellikle son yıllarda bu çerçevenin Türkiye için pek çalışmadığı ve bir çıpa işlevi görmediğini hepimiz biliyoruz.
İkinci bir şey ise Macaristan'ın Türkiye'ye göre çok daha küçük ölçekli bir ülke oluşu. Çünkü bu da hem iç dinamikleri hem de uluslararası konjonktürün etkisi konusunda ciddi şekilde farklılaşmasına yol açıyor. Bir başka deyişle Türkiye'de özellikle 2024 sonundan itibaren kendine özgü bir otokratik rejim dönüşümü geçirirken bunu mümkün kılacağı politik denklem Macaristan'dakinden epey farklı. Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, küresel aktörler için taşıdığı stratejik önem vs. Türkiye'deki otoriter rejime Macaristan'ın sahip olmadığı bir manevra alanı sağlamış oluyor.”
Aşırı sağa kayan Avrupa, Türkiye açısından ne anlama geliyor?
Bütün bunları üst üste koyduğumuzda, Türkiye açısından ortaya çıkan tablo ne basit ne de tek yönlü. Tam tersine, Avrupa’nın genel ilerleyişi ile aşırı sağın yükselişi Türkiye bakımından yer yer paradoksal, hatta oldukça girift bir serencam ortaya koyuyor: Bir tarafta, savaşlar, göç, savunma, enerji ve bölgesel güvenlik gibi başlıklarda Türkiye’ye giderek daha fazla ihtiyaç duyan bir Avrupa var. Öte tarafta ise Avrupa’da giderek güçlenen aşırı sağ partiler ve aşırı sağın siyasal dili var. Bu hareketlerin önemli bir bölümü Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine açık biçimde karşı.
Türkiye’yi Avrupa’nın doğal bir parçası olarak değil, Avrupa kimliğinin sınırında veya dışında konumlandırıyorlar. Göç, İslam, milli kimlik ve güvenlik tartışmalarında Türkiye’yi ve Avrupa’daki Türkiye kökenli toplumları çoğu zaman bir uyumsuzluk, tehdit veya sadakat meselesinin içine yerleştiriyorlar. Yani Avrupa bir bütün olarak Türkiye’ye daha fazla ihtiyaç duyarken, Avrupa siyasetinin giderek güçlenen bir bölümü Türkiye’ye ideolojik ve söylemsel olarak daha fazla karşı çıkıyor.
Üstelik bu ilişkinin başka bir paradoksu daha var. Avrupa’daki aşırı sağ aktörler Erdoğan’a ve Türkiye’ye karşı sert bir dil kullanırken, Erdoğan’ın temsil ettiği siyaset tarzının birçok unsuruyla benzer bir dünyayı paylaşıyorlar: Güçlü liderlik; milli egemenliğin uluslararası kurumların önüne konulması; çoğulculuk ve uzlaşma yerine çoğunluğun iradesine dayanan bir demokrasi anlayışı; bağımsız medya, sivil toplum ve liberal kurumlara duyulan güvensizlik; aile, din, toplumsal cinsiyet ve milli kimlik üzerinden yürütülen kültür savaşları…
Dolayısıyla Avrupa aşırı sağı Türkiye’ye karşı olabilir; fakat Erdoğan tipi siyasete bütünüyle yabancı değil. Nitekim uzun zamandır Trump'tan Erdoğan'a, Putin'den Milei'ye, Bolsonaro'dan Orban'a otoriter popülist liderler arasında bağlamdan bağlama değişen bir güçlü liderlik dayanışması ve tırnak içinde bir otoriter sağ popülist liderler “enternasyoneli” gibi bir şey görüyoruz. Trump da bu enternasyonelin lideri konumunda ve her fırsatta Erdoğan'ın liderliğini ve tarzını övüyor.
Bütün bu girift tabloda Türkiye–Avrupa ilişkisi de ortadan kalkmıyor; fakat giderek farklı bir zemine oturuyor. Üyelik, demokratikleşme ve ortak değerler ekseninden uzaklaşıp güvenlik, savunma, göç kontrolü, enerji ve bölgesel pazarlıklar eksenine kayıyor. Bu durum Erdoğan iktidarının Avrupa karşısındaki hareket alanını genişletebilir. Çünkü Türkiye’deki demokratik gerileme artık ilişkinin merkezindeki belirleyici mesele olmaktan giderek uzaklaşıyor. Fakat aynı tablo Türkiye’deki demokratik muhalefet açısından çok daha zor sorular ortaya çıkarıyor.
Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu, fakat demokratik değerleri dış politikasının merkezine yerleştirmekte giderek daha isteksiz olduğu bir dönemde muhalefetin dış koşulları nasıl değişiyor? Avrupa’dan beklenebilecek demokratik dayanışma zayıflıyor mu? Gelin, Edgar Şar’a kulak verelim:
“Başta göç olmak üzere bir takım küresel sorunlar bağlamında Türkiye'nin jeopolitik konumu Batı'yla ilişkisini giderek bir al-ver ilişkisine dönüştürdü. Bu yüzden 2010'ların sonuna kadar gördüğümüz örüntü şöyleydi: Türkiye ile Batı'nın arası kötüleşiyor. Batı Türkiye'deki demokratik erozyonu zaman zaman çok sert eleştiriyor ama bunun içerideki demokrasi mücadelesine de çok bir somut faydası olmuyor. Çünkü iktidar bu eleştirileri hemen dış güçler argümanlarıyla çeviriyor. Aynı anda devam eden o al-ver ilişkisi iktidarı bu denklemde güçlü tutan bir faktör olarak da işliyordu. Yani Batı bir eliyle eleştiriyor öbür eliyle de masada kalmak zorunda kalıyordu.
Sonra ise iki temel değişiklik oldu ve bunların çok pratik bir sonucu oldu. Birincisi Ukrayna savaşı tabii ki. İkincisi de Trump'ın 2024'te tekrardan ABD başkanı olması. ABD'nin Trump'la birlikte transatlantik çerçeveden yavaş yavaş çekileceğinin sinyalini vermesi. Rusya'nın agresyonuyla da birleşince yepyeni bir Avrupa güvenlik mimarisinin inşasını gündeme getirdi. Türkiye'nin bu mimaride oynayabileceği roller ise Avrupa başkentlerini Ankara'yla tırnak içinde çok daha yapıcı ilişkiler kurmak zorunda bıraktı.
Bu durum halen devam ediyor aslında ve bu ortamda demokratik erozyonla ilgili gelişmeleri gündeme getirip iktidarı gücendirmek pek de istemiyorlar. Trump liderliğindeki ABD'nin ise zaten böyle bir önceliği hiç olmadı bundan sonra da olmayacak. Dolayısıyla evet bu konjonktür iktidarın Avrupa karşısındaki hareket alanını genişletiyor.
Dediğiniz gibi Türkiye Avrupa açısından demokratikleşmesi beklenen bir aday ülke olmaktan çıkıp göçü kontrol eden ve güvenlik alanında iş birliği yapılan stratejik bir aktöre dönüşüyor. Ve bu dönüşümde iktidar için elbette bir hareket serbestîsi demek.
İşin muhalefet boyutuna geldiğimizde ise hem dikkatli hem gerçekçi olmak lazım. Evet yani Türkiye'deki demokratik muhalefet Avrupa'dan bekleyebileceği demokratik dayanışmanın zayıfladığı bir döneme girmiş durumda. Ama şunu da söylemek lazım az önce altını çizdiğim gibi 2010'ların sonunda Batı Türkiye demokrasi üzerinden en sert konuştuğu dönemde bile bunun içerideki mücadeleye pratik bir faydası pek olmamıştı. Sonuçta bu mücadele Türkiye toplumunun kendi mücadelesi ve dışarıdan gelecek herhangi bir destek bunun yerini tutamaz.
Zaten tam da bu sebeple muhalefette kendi iç meşruiyetine ve toplumsal tabanına yaslanıyor. Kurtuluşu öyle bir dışarıda falan aramıyor. Ama buna rağmen Avrupa'nın mesela anlayabileceği ve anlaması gereken bence bir şey var. O da Türkiye ile aynı anda hem yapıcı ilişkiler kurmak hem de otoriterleşmenin daha da sertleşmesinin uzun vadede tüm taraflar için faydasız olduğunun altını çizmek bence aynı anda yapılabilecek iki şey. Yani güvenlik iş birliği ile demokratik ilkeleri savunmak birbirini dışlamak zorunda değil. Üstelik bu Avrupa'nın dünyanın geleceğinde kendisi için öngördüğü rol açısından da bence çok anlamlı ve değerli bir duruş olurdu.
Ama açık konuşmak gerekirse şu an Avrupa'da bu vizyonun var olduğunu pek zannetmiyorum. Avrupa başkentlerindeki genel algı değerler temelli bir dış politikanın onlar için lüks olduğu ama bence aslında burada bir vizyon eksikliği de var. O sebeple şöyle bağlamak mümkün. Türkiye'deki muhalefet de bu uluslararası tabloyu net görmeli. Dışarıdan gelecek demokratik dayanışma ihtimali zayıflıyor ve iktidarın hareket alanı genişliyor. Ama bu kötümserlik için bir sebep değil doğru stratejik konumlanma için bir veri olarak düşünülmeli diye düşünüyorum. Macaristan örneğinde de çünkü gördüğümüz gibi asıl değişim dışarıdan değil sahadan toplumun kendi iç dinamiğinden ve inandırıcı bir çözüm vaadinden geliyor. Türkiye muhalefetin enerjisini de tam olarak buraya yöneltmesi gerekiyor diye düşünüyorum.”
Avrupa değişirken Türkiye’nin siyaset alanı da değişiyor
Sonuç olarak Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, yalnızca birkaç partinin güçlenmesi değil; siyasetin merkezinin, dilinin ve demokratik sınırlarının yeniden çizilmesi demek. Bu, Avrupa açısından çok boyutlu ve köklü bir toplumsal ve siyasal değişim.
Avrupa bir yandan Türkiye’ye güvenlik, savunma, göç ve bölgesel istikrar alanlarında daha fazla ihtiyaç duyarken, diğer yandan siyasal ve ideolojik olarak Türkiye’ye daha mesafeli bir yöne ilerliyor. Avrupa’daki bu çift yönlü dönüşüm, Türkiye’de hem iktidarın hareket alanını hem de muhalefetin siyaset yapma koşullarını doğrudan etkiliyor.
Fakat Avrupa’da yükselen aşırı sağ ve otoriterlik tablosu içinde Macaristan bize çarpıcı ve umut verici bir örnek sundu. Macaristan, aşırı sağcı, popülist ve otoriter bir iktidarın yenilmez olmadığını gösterdi. Bütün bunlar Türkiye açısından da önemli dersler barındırıyor.
Şimdilik burada noktayı koyalım. Dünyada yaşanan dönüşümleri ve bunların Türkiye’ye etkilerini sonraki bölümlerde tartışmaya devam edeceğiz.