Deniz Göktaş’ın avukatı anlattı: Ters kelepçe görüntüsü, kuyu tipi cezaevi, uyuşturucu testi

Deniz Göktaş’ın avukatı Metin Sinan Aslan, Banu Güven’e konuştu. Aslan, Göktaş’ın emniyete giriş görüntüsünün “doğal bir sahne olmadığını”, ters kelepçeli görüntü için birkaç kez yürütüldüğünü söyledi. Göktaş’tan gözaltında saç, kıl ve tırnak örnekleri alındığını belirten Aslan, “Uyuşturucu dosyanın hiçbir yerinde yoktu. ‘Oradan tutturamazsak buradan tuttururuz’ mu dediler?” diye sordu.

BANU GÜVEN

Komedyen Deniz Göktaş’ın stand-up gösterisindeki espriler nedeniyle tutuklanması, yalnızca ifade özgürlüğü ve mizah tartışmasını değil, gözaltı ve tutuklama sürecindeki uygulamaları da gündeme taşıdı.

Göktaş’ın avukatı Metin Sinan Aslan, Kısa Dalga’da Banu Güven’in sorularını yanıtladı; Karatepe Cezaevi’ndeki koşullardan ölüm tehditlerine, ters kelepçe görüntüsünden savcılık sorgusuna kadar dosyanın perde arkasını anlattı.

Aslan, Göktaş’ın “kuyu tipi” olarak bilinen Karatepe Cezaevi’nde tek kişilik bir odada tutulduğunu, güvenlik kaygılarının özellikle sosyal medyadan gelen ölüm tehditleri nedeniyle arttığını söyledi. Avukat Aslan’ın en dikkat çekici anlatımlarından biri ise emniyete giriş görüntüsü oldu: Aslan’a göre Göktaş’ın ters kelepçeli görüntüsü ilk giriş anı değildi; “o sahne” 5 kez yeniden çekildi.

Söyleşide bir başka çarpıcı iddia da Göktaş’tan gözaltında saç, kıl ve tırnak örnekleri alınmasıydı. Aslan, kendilerine ilk bildirilen suçlamanın “dini değerleri aşağılama” olduğunu, ardından Cumhurbaşkanı’na hakaret ve TCK 216/1 kapsamında halkı kin ve düşmanlığa tahrik iddialarının gündeme geldiğini belirterek, uyuşturucuya ilişkin bir suçlama yokken bu işlemin neden yapıldığını sorguladı.

Tutuklamayı biliyoruz zaten Sayın Aslan. Şu an Deniz Göktaş Karatepe Cezaevi’nde. Burası nasıl bir cezaevi? Kuyu tipi olarak biliniyor. Biraz onu açar mısınız? Burada nasıl mahkumlar kalmakta ve Deniz Göktaş’ın güvenliği açısından nasıl koşullar var?


Evet, teşekkür ederim. Deniz dün ilk önce Metris Cezaevi’ne sevk edildi. Bu bizim tahmin ettiğimiz bir şeydi açıkçası. Bu tür tutuklamalarda Metris adeta bir ara istasyon gibi. Oradan Silivri’ye veya Tekirdağ’a veya belki de Kandıra’ya sevk ediliyorlar.

Dün Deniz tutuklandıktan hemen sonra arkadaşlarımızı oraya gönderdik. Metris’e gittiler ama gittiklerinde giriş ve çıkış yapmıştı ve oradan Karatepe’ye sevk edilmişti. Gece yarısına yakın bir zamanda da Deniz’le görüştüler.

Deniz’in sağlığı iyi, morali iyi.

Karatepe Cezaevi nasıl bir cezaevi? Yüksek güvenlikli bir cezaevi. Kamuoyunda olumsuz algısının sebebi “kuyu tipi” dediğimiz bir cezaevi olması. Bu ne demek? Açıkçası ışık görmüyor. Burası tutukluların ve hükümlülerin güneş ışığı görmesinin oldukça güç olduğu bir yer. O bakımdan olumsuz bir algısı var.

Ama açıkçası ben Deniz’in bir koğuşta değil de tek kişilik odada kalmasını önemsediğim için bu dönemde bunu o kadar önemli görmedim. Dün açıkçası Karatepe’de tek kişilik odaya geçmesini daha önemli gördüm. Bundan da mutluyum şimdilik.


O zaman tekrar edelim. Karatepe Cezaevi bu olumsuz taraflarıyla hatırlanan bir cezaevi. Tabii sizin de söylediğiniz gibi tek kişilik bir odada kalıyor ve havalandırması da yine tek kişilik. Yani bu şekilde güvende olduğunu düşünüyorsunuz.

Burada özellikle güvenlik endişenizi artıran başka faktörler var mı? Özellikle bu cezaevinde?


Bu güvenlik endişesi bende özellikle son dönemde suni bir şekilde yükseltilen tansiyondan dolayı hasıl oldu açıkçası. Zaten bu süreçte, son bir haftada pek çok ölüm tehdidi almıştı.

Ama özellikle evvelsi gün, kişinin adını vermeyeyim, bilinen bir şahsın adeta insanları öldürmeye tahrik etmesi insanı tedirgin ediyor. Tabii ki neticede müvekkilim ama aynı zamanda çocuğunuz yaşında birisi. Genç yaşta başına böyle bir şey gelmesini hiçbirimiz arzu etmeyiz.

Memleketimizde de deli çok malum. Birisi görev edinir, vazife edinir diye tedirgin oldum. Bu cezaevinde koğuştan koğuşa giderken olur, koğuşta olur. Meseleyi hiç anlamayan şuursuz biri çıkar. Pek çok şey olur.


Çünkü orada zaten Deniz Göktaş’ın stand-up’ını, 90 dakikalık o stand-up’ı izlemeleri de mümkün değil.


Değil.


Sadece kulaktan dolma birtakım bilgilerle galeyana gelebilen olur mu diye bir endişe oldu, hasıl oldu sizde anladığım kadarıyla.


Evet, evet. Gerçi stand-up’ı zannediyorum sorguya giren savcı da izlememişti ama bunu birazdan da konuşuruz.


Ben sizin üzerinde durduğunuz, biraz önce ifade ettiğiniz ölüm tehditleri kısmına bir dokunmak istiyorum. Sözü bile hoşuma gitmiyor tabii ki bunun ama mecburen bunu sormak isterim. Sosyal medyadan mı tehditler aldı? Ne tür tehditler aldı?


Sosyal medyadan aldı.


Adı sanı belli kişiler mi? Biraz açar mısınız? Bir de demin sözünü ettiğiniz kişinin ismini vermenize gerek yok da Deniz Göktaş’la ilgili konuşan birçok kişi oldu. Onlardan hangisi olduğuna dair biraz fikir verecek bir şey söylersiniz.


Anonim hesaplardan da var açıkçası. Çok pervasızca ismini saklamayanlar da var. Bize birtakım ihbarlar geliyor o anonim hesaplarla ilgili. Demin sizi beklerken mesela bir vatandaş yazmış: “Ben bu anonim hesabın kime ait olduğunu biliyorum, kimliğini paylaşabilirim” diye.

Tabii biz bu süreçte daha çok Deniz’in teslim olmasını, bu sürecin tamamlanmasını öne çektiğimiz için bunlarla ilgilenmedik. Zaten geldi ve tutuklandı. Ama önümüzdeki haftadan itibaren bunlarla ilgili yasal haklarımızı kullanacağız.

Diğer dediğimiz kişi de yani Deniz’e “dini değerleri aşağılıyor” diyorlar ama o tehdidi yapan kişi esasında bu toplumun önemlice bir kesiminin inandığı dine en büyük iftirayı atan kişi bence. 9 yaşındaki çocukların evlendirilmesine cevaz veren, bunu da dine hamleden, ona meşruiyet kazandıran kişi.

Yani dediğim gibi ismini söylemek istemiyorum. İhsan Şenocak yani, çok da şey değil. Ama bu resmen, eğer birisi kin ve düşmanlığa tahrik ettiyse, o kişinin attığı tweet’e baksınlar. Tam o suçun ete kemiğe bürünmüş halidir o tweet’te yazanlar. Bugün Deniz’e söylenenleri esasında o kişi yapıyor.


Bu kişilerle de ilgili, Şenocak da dahil olmak üzere, siz hukuk yoluna başvuracak mısınız?


Deniz’le konuşacağım tabii. Onunla koordine gideceğiz. Prensip olarak yapacağız ama o kişiyle ilgili olarak da bana göre yapmak lazım. Neticede biz vekiliz. Müvekkilden izin almamız lazım. Deniz’in bu konudaki önceliğine bakmamız lazım.


Tabii ki. O zaman tekrar onun da altını çizelim. Cezaevi müdürlüğü idaresine önemli bir görev düşüyor. Bu konuda güvenliği sağlamak açısından hiçbir şüpheye yer bırakmamaları gerekiyor.

Zaman zaman şöyle bir şey de olur Sayın Aslan, böyle tutukluluklar söz konusu olduğunda tabii Deniz Göktaş’la beraber kalbi, yüreği atan çok kişi var. Sizin meslektaşlarınızdan da avukatların vekaletleri olmasa da hapiste olanlarla görüşmek gibi bir hakları olabiliyor. Bu konuda da ama zannediyorum biraz kontrollü gidilmesini öngörüyorsunuz. Ona dair bir şey söylemek ister misiniz?

Çünkü şu düşünülmüyor o zaman: Her bir avukat ziyaretinde ve koordinasyon olmadığında o kişinin her seferinde belli kontrollerden geçerek, belli bir prosedürden geçerek, belli bir yolu yürüyerek, belki hiç tanımadığı biriyle görüşmeye gelmesi gerekiyor. Ve aynı şekilde geriye sonra bir daha…

Buna dair siz de birkaç şey söyleyeceksiniz.


Evet. Deniz de böyle istiyor açıkçası. Biz şöyle bir sistem kuracağız. İnşallah bu süre böyle uzun sürmeyecek ama yine de şöyle bir sistem kurmayı öngörüyoruz: Her görüşen, bir sonraki gün gidecek olanların bize bildirilen isimlerini kendisine iletecek. Eğer uygun görüyorsa görüşecek.

Ama “merhaba, selam ben geldim” diyenle de görüşmeyecek yani. Çünkü hakikaten çok tatsız şeyler de olabiliyor o görüşmelerde. Ben birkaç kere şahit de oldum.

Fatih abi anlatıyor ya, adam kafayı çekmiş çekmiş gece yarısı gelmiş. Bir de böyleleri de var. Matrak. Ama Deniz’in tavrı da böyle. Biz de böyle arzu ediyoruz. Onu belli bir sıralamaya koyacağız.


Peki. Şimdi sondan başa doğru devam edelim ya da isterseniz çok merak edilen şeylerden biri belki şu: Duruşma ne kadar sürdü toplamda? Ve o duruşma sırasında içeriye giremeyen bir basın vardı. Şimdi herhalde Deniz Göktaş için de bu garip bir durum oldu. Belki başka duruşmalara tanık olmuştur ama kendi duruşmasında basın içeri alınmadı. Ama Kemal Kılıçdaroğlu içeri alındı. Dışarıda da kıyamet koptu.

Siz içeride ne kadarını duydunuz? Nasıl bir ortam vardı içeride?


Bu arada yanlış bilgi vermeyelim, düzeltelim. Bu esasında bir tutukluluk sorgusu olduğu için, hakimlikteki tutukluluk sorgusu zaten aleni bir duruşma değil. Buna sadece biz katılabiliyoruz. Yani şüpheli ve avukatları. Basın giremezdi buna. Onu söylemek istiyorum.


Doğru, haklısınız. Siz şimdi söyleyince benzer başka duruşmalarda, yani tutukluluk kararı verilecek mi, serbest mi kalacak diye takip ettiğimiz duruşmalarda biz de dışarıda beklemek durumunda kalıyorduk. Doğru söylüyorsunuz. Ama Kemal Kılıçdaroğlu girince tabii “O giriyor, başkaları niye giremiyor?” diye bir durum oldu.


Kemal Kılıçdaroğlu da esasında sorguya giremedi. Onu bilmiyorum, birileri söylemiş ama o doğru değil.

Kemal Bey savcılık ifadesi ile sorgu arasındaki bölümde Deniz’le görüştürülmüş. Bu da esasında tuhaf bir şey. Çünkü siz gitseniz görüşemezsiniz. Ben bile zor görüşüyorum o süreçte.

Tamam eski bir genel başkan olabilir ama milletvekili belki görüşebilir. Milletvekillerine tanınan, temsil güçlerinden dolayı bazı ayrıcalıklar olabiliyor. Ama Kemal Bey’de milletvekilliği de yok. Nasıl yaptılar bilmiyorum. Zaten sonraki diyalogları falan da biliyorsunuz. Onları artık herkes konuşuyor ama Kemal Bey’in oraya girmesi sıra dışı bir durumdu. Sorguya girmedi. Sorgu öncesi iyi dileklerini iletmeye gitti.


Ne dediğini biliyor muyuz?


Kemal Bey “geçmiş olsun” diyor, “yapabileceğimiz bir şey var mı?” diyor. Deniz “hayır, yapabileceğiniz bir şey yok” diyor. Ondan sonra da “milyonlarca genç adına CHP’yi bir salın” diyor. O da kafasını sallayıp gitti diyor.

Bunu ben bir daha teyit de ettim. Bunu da Barış Bey’e ben söylemiştim.


Evet, hemen aynı akşam onun teyidi de sizin aracılığınızla, daha doğrusu Barış Pehlivan aracılığıyla geldi. Gördük.

Şimdi daha geriye sarıyorum. Savcılık ifadesinden bazı bölümler, daha doğrusu tümü aslında gerekli tüm bölümler görüldü. Polis ifadesini görmedik. Mahkeme tutanağı da görüldü önümüzde. Ben en çok savcılık ifadesine takıldım.

Polis ifadesine dair siz ne konuşulduğunu, ne sorulduğunu söylersiniz? Birçok soru sorulmuş ama Deniz Göktaş’ın “E sevdiğim şakam niye paylaşılmadı bu?” dediği bir bölümü vardı stand-up’ın. O da “iyi baba” başlığıyla verilebilecek bölümdü. Babasının Recep Tayyip Erdoğan kadar iyi bir baba olmadığını söylüyordu sonunda. O bölüme herhangi bir sorguda soruldu mu kendisine?


Bize emniyette galiba sorulmayan tek bölüm o Erdoğan’la ilgili. Emniyette iki soru soruldu. Bir, diktatör ifadesi soruldu. Bununla ilgili ne demek istersiniz dendi. Bir de bu “son kitap, en iyi kitap” bölümü soruldu.

Kısa da sürdü emniyetteki ifademiz. Biz kimseyle paylaşmadık emniyetteki ifadeyi. O yüzden şey olmadı. Savcılık ifadesi bizim dışımızda çıktı.

Savcılıkta herhalde emniyette sorulan soruları yeterli görmedi Sayın Savcımız ve neredeyse, hepsi diyemeyiz ama tartışmalı, kamuoyunda veya belli bir grup için tartışmalı bütün şakaların açıklanmasını istedi. Bunların içinde dediğiniz “iyi baba” bölümü yoktu. Biz de “niye onu sormadınız” demedik tabii. Sorulmadı o. Herhalde bunun yeni bir tartışmayı başlatabileceğini falan düşündüler. O kısma girilmedi.


Çünkü sorduğunuz zaman onun da açıklamasını yapmak lazım. O şakanın açıklaması yapıldığı zaman da tabii gündeme unutturulmak istenen bir hadise gelecek. O yüzden de herhalde o tarafına girmek istemediler.


İstemediler, evet.


Ben stand-up’ı dinlediğimde de bunu düşünmüştüm tam olarak. Buradan bir şey gelmeyecektir diye hemen düşünmüştüm.

Şunu söyleyecektim Sayın Aslan: Bu savcılık sorgusunda bütün espriler sorulmuş ve herhalde, birazdan ters kelepçeden de söz edeceğiz ama mecazi anlamda söylüyorum, bir komedyen için yaptığı şakaları tek tek açıklamak zorunda kalmak biraz işkence gibi bir şey olmalı. Nasıl geçti o? Anlatabilir misiniz?


O biraz acıklı bir andı. Özellikle Deniz için bence hakikaten… Her insana yaptığı şakayı açıklamak zul gelir ama bir komedyene hayli acı gelir herhalde.

Birkaç yerde sordu: “Tam olarak anlayamadım neyi sorduğunuzu. Tam bir daha açıklar mısınız? Ben burada açıklamam gereken yeri kavrayamadım” gibi. Birkaç kere Deniz savcıdan açıklama yapmasını rica etti. O da “ya bu şakayı hangi maksatla yapıyorsunuz, açıklayın” dedi. Yani aynı şeyi tekrar etti esasında.

Özellikle bir şekilde dini meselelerle temas eden şakaları örnekleri çoğaltarak sordu. Sayın Savcı bazı bölümlerde açıkçası bende izlemediği intiba bıraktı. Bunu kendisine de sordum: “İzlediniz mi gerçekten?” Çünkü okuyunca, bir tekst haline gelince o şaka anlaşılmayabilir.

Hele bu gösteride bence özellikle haşema ve dalgıç kısmı onun çok tipik bir örneğiydi. Önünüzdeki metne bakarak o şakayı anlamayabilirsiniz. Çünkü Deniz orada tam da bu olayda kendisine yüklenen kesimlere sahip çıkarcasına, toplumun seküler kısmının belki de ikircikli bir tavrını deşifre ediyordu. Hatırlarsanız o bölümü.

Önce bir duruyor, es veriyor. “Harbiye iyi sınav veremedin” diyor. Orada tam da karşı mahallenin yanında duruyor ona göre belki de. Ama bunu anlayamamışlar veya dediğim gibi metne bakarak şey yapmışlar.

Belki de kurt kuzuyu yemeye karar verdiği için anlamak da istemiyor olabilirler. Onu bilmiyorum. Çünkü o bölümün anlaşılmaması mümkün değil.

Ben o anda da ifade sırasında bunu büyük bir şaşkınlıkla Sayın Savcımıza ifade ettim. Hakikaten bunu böyle mi anlıyorsunuz diye.

Hakeza orada FETÖ ile ilgili bir soru da vardı. Onu da anlamamak çok güç. O da prodüksiyonun büyüklüğünden yola çıkarak FETÖ’nün kurgucu yanına vurgu yapıyordu. Onların nasıl kurgular yaptığını…


Ali’nin külahı…


Evet, evet. Buna atıfta bulunuyor. Ama sanki orada bir terör örgütüne övgü varmış gibi. Onu anlayabilmek gerçekten, ben beyanımda da söyleyeyim, hayal sınırlarını zorlayan bir yorum olur açıkçası.

Diğer bölümlerde de Deniz cevaplarını verdi. Deniz’i orada ben açıklamayayım tek tek, cevaplarını herkes gördü. Büyük bir samimiyetle yanıtladı hepsini.


O “diktatör” cevabı özellikle çok nesnel bir tanımla verilmiş bir cevap olarak dikkatimi çekti.


Diktatör konusunda şimdi savcılık ve mahkeme Türk yargısının içtihatlarına da haksızlık yapıyor. Bakın biz bu kadar eleştiriyoruz Türk yargısını. İşte ne kadar bağımsız, ne kadar adil, ne kadar objektif davranabilir vesaire diye. Ama bu Türk yargısı, ben geçmişi bir yana koyuyorum, 2026 tarihinde, şu senenin içinde bile defalarca “diktatör bir hakaret değildir, Cumhurbaşkanına hakaret değildir, bu bir siyasal tespittir” diyebilmiştir.

Yani bu kadar yargıyla ilgili tartışmalar var diyoruz, yargımızı eleştiriyoruz. Ama hâlâ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a birileri diktatör diyor ve Yargıtay diyor ki alt mahkemelere: “Bundan ceza veremezsin.”

Sayısız karar var. Ben orada bir çırpıda 10 tanesini zapta geçirdim. Açıkçası bizimkinden daha da kötü ifadelerle söylüyorlar. Hitler’e benzeten var. Ben burada söylemekten imtina edeceğim birtakım eklerle falan söylüyorlar. Bunlarla ilgili bile Yargıtay oldukça özgürlükçü kararlar veriyor bu bağlamda.

Dolayısıyla bari onu eleseler de mevcut içtihatla bir tutarlılıkları olsaydı gerçekten.

Bir de Cumhurbaşkanını da tekzip eden bir durum. Şimdi Cumhurbaşkanının pek çok defa, özellikle yurt dışından gelen gazetecilerin sorduğu sorulara verdiği pek çok cevap var. Bende örnekleri var. “Bir diktatör olsaydım bunu sorabilir miydiniz, alıp götürürlerdi sizi” diyor Sayın Cumhurbaşkanı.

Dolayısıyla bugün Deniz’i alıp götürdüklerine göre o zaman Sayın Cumhurbaşkanının dediği noktaya geliriz. Ben bunu sorguda da söyledim. “Siz Sayın Cumhurbaşkanını tekzip ediyorsunuz bu sözünüzle. Ve Deniz’in yaptığı nitelemeye haklılık kazandıracak bir karar vereceksiniz. O yüzden bu bakımdan da düşünün” şeklinde beyanda bulundum. Dikkate alınmadı. Bakalım bundan sonra inşallah.


Savcı sizi nasıl dinledi onu merak ediyorum. Bir de sizle bu yayından önce yaptığımız kısa konuşmada savcının soruşturma başlatıldıktan hemen sonra değiştiğini anladığınızı aktardınız. O da garip geldi. Bir anlam yükleyecek miyiz?


Yok, yüklemiyorum. Biz bu soruşturmayı başsavcılık açıklama yapınca öğrenir öğrenmez gerçekten bir işlem var mı, çağrı var mı, davet var mı diye öğrenmeye çalıştık. Bir başka savcımızdı. Tevzi bürosundan da adliyede belirlenen savcı bir başka savcıydı. İsimleri telaffuz etmeyeyim burada.

Hatta görüşmek istedi. Bizden bir genç arkadaşı ben adliyede rica ettim, gelmesini istiyorsa hemen getirebiliriz demek için. Çünkü vekaletimiz de olmadığı için dosyaya giremiyoruz. Ama savcı bey bu dosyada görüşmek istemediğini söyledi.

Biz orada o gün güvenlik şube müdürlüğüne yazı yazıldığını ve bu konuşmanın bir dökümünün çıkartılmasını istediğini öğrendik. Bu da rutin bir şey olabilir. Bir video var ama adliyenin uygulaması bu yöndedir. Onun bir dökümü yapılır ve ondan sonra kişinin ifadesi alınır.

Onun üzerine Deniz’le konuştum. “Ya var hakikaten bir soruşturma. Savcı görüşmek istemiyor ama artık biz bunu öğrendik. Deniz bence gel, sen tatilini böl” dedim. O da “tamam abi geleyim” dedi. Geldi. Olay bu bizim için.


Savcının son icraatı soruşturmayı açmak olmuş anladığım kadarıyla. Bir savcı tayinleri vardı ya atamaları. Belki acaba görev başlangıcı 1 Temmuz muydu diğerinin falan?


İfadenin alındığı gün ben yine aynı savcımızla muhatap olacağız zannediyordum ama başka bir savcı bey geldi. Ama ben buna çok anlam yüklemiyorum. Olabilir. Temmuz başı görev değişimi falan olabilir. Ona çok bir anlam yüklemiyorum açıkçası.


Peki şunu soracağım tekrar. Bu savcı, isimleri bizde saklı tabii, bunu da söyleyelim. Bu yayında isimleri belirtmiyoruz.

O savcı bu 90 dakikalık stand-up’ı, madem Deniz Göktaş’ı sorguya alacak, bir zamanını ayırıp izlemiş mi? Çünkü bir stand-up’ın metni önünüze geldiğinde, düz yazılı bir monologtan, yazılı bir metinden aynı şeyleri anlamayabilirsiniz. Anlamıyorsunuz. “Seyrettiniz mi?” diye sormuşsunuz. Seyrettiğine dair, seyredip seyretmediğine dair size bir cevap verdi mi?


Bir buçuk saat ayıracak. Hadi bir de hızlı sarsa, ne olur ne olmaz zamanı varsa biliyorsunuz YouTube’da hızlı butonu da var. Biraz hızlı da izleyebilirdi. Hadi onun yarısı kadar bir sürede de izleyebilirdi.

“İzlediniz mi?” dedim. “Canlı mı?” dedi. “Hayır efendim, ekran, telefonunuzdan falan” dedim. Açıkçası bu soruya ne cevap verdiğini ben anlamadım. Ortada bıraktı. Belki kesit kesit izledi. Ne tam izledim dedi, ne tam izlemedim dedi. Bende muğlak kaldı.

Ama özellikle haşema sorusundaki tutumu bende izlemediği izlenimi bıraktı. Çünkü o anlaşılır bir şey değil. Ona o şekilde yaklaşabilmek.


Evet. Bütün o espriler konusunda ne sorulduğu ve Deniz Göktaş’ın ne söylediği haberlerde yer alıyor. Bizi dinleyenler oradan da bakıp okuyabilirler.

Ben şunu sormak istiyorum. Siz bir hukukçu, ceza davalarında tecrübeli bir avukat olarak, ifade özgürlüğü kısıtlandıkça espriler de anlaşılmıyor mu acaba? Buna dair ne söylersiniz? Daha benzeri başka durumlarda da karşılaştık. Mesela bir kedi karikatürü yüzünden bir dava açıldığını hatırlıyoruz. Erdoğan’ın başlattığı o zaman.

Böyle bir şakaya tahammülsüzlük, aynı zamanda ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir anlayış olduğunda, bir anlayış kıtlığı da beraberinde getiriyor mu? Doğrudan birinin adını anarak söylemedim bunu. Genel bir durum olarak dikkat çekmek istiyorum.


Tabii bu ürkütücü. Ben bunu ilk İBB davasındaki gazetecilere sorulan sorularda yaşadım. “Bu yazıyı niye yazdınız?” diye bir soru var. Bu hakikaten benim tüylerimi diken diken etmişti.

Bir gazeteciye bunu bir başka gazeteci söyleyebilir, okurları söyleyebilir. Ama devletin kolluk görevlisinin, savcısının “siz bu yazıyı neden yazdınız?” diyebilme noktasına gelmesi bana çok Kuzey Kore hissi veriyor. O gün çok ürktüm. Kollukta bir meslektaşınızla ifadeye gitmiştim. Ağzımız açık kaldı açıkçası o soruyu duyduğumuzda.

“Canım öyle istedi” falan yani, şaşırıyorsunuz. Ama burada da şimdi şakaları tek tek açıklamak durumunda kalmak bir süre sonra tabii ki bu insanların üretkenliğini etkileyecek.

Şimdi bu Deniz’e yapılan bir işmiş gibi gözüküyor ama bunun etkisi çok daha geniş oluyor. Bu 10 milyon izlenen, Türkiye’nin önünde herkesin destek verdiği, yanında durduğu çocuğa bile bunu yapıyorlarsa atıyorum Bafra’daki bir genç tiyatrocuya ne olur?

Bunun Anadolu’daki, kırsaldaki veya şehrin periferisindeki insanların düşünce hayatına, üretimine nasıl bir etkisi olur? Bunun üzerinde tabii düşünmek lazım.


Toplumlarda baskılar arttıkça, böyle yönetimler tarafından baskıya, haksızlıklara karşı dururken daha yaratıcı yöntemler de bulunabiliyor. Zannediyorum komedide, stand-up’larda bunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Son zamanlarda Deniz Göktaş’ın da çıktığı birtakım fiziki platformlar var. TuzBiber diye mesela bir yer var.

Orada da o kadar çok stand-upçı ile karşılaştım ki sosyal medyada bakarken, o kadar çok gösteri var, o kadar çok yaratıcı zeka tetikleniyor ki böyle baskıcı yönetimlerin, durumların olduğu toplumlarda. Hepsi için ama bir nevi gözdağı da oluyor demek istiyorsunuz bir taraftan anladığım kadarıyla.


Tabii, tabii. Öyle oluyor. Mesela ben demin Cumhurbaşkanı ile ilgili yargı kararlarından örnekler verdim. Din meselesi bizde çok hassas bir mesele. Benim için de hassas. Ben de istemem inandığım değerlere, ülkenin kurucusu hakkında, inandığım insanlar hakkında hakaretler edilsin. Hiçbirimiz istemeyiz.

Ama bakın Anayasa Mahkemesi’nin ve Yargıtay’ın öyle kararları var ki insan şaşırıyor gerçekten. İfadeleri söylemeyeceğim, bana da size de bir şey olmasın diye. Ama mesela Anayasa Mahkemesi’nin, sadece bunu dinleyenler merak etsinler, Google’lasınlar diye söylüyorum, bir Mehmet Döker kararı var. Yakın, 2018 tarihli.

Bu kararda Anayasa Mahkemesi kompozisyonu hemen hemen aynı. Bir tek şimdiki başkanı o zaman üye, muhalif kalmış. 1’e 10 çıkmış karar. Bakın bu kararda bir speleolog, mağara bilimci, Hz. Muhammed için bir bölüm açıyor bloğunda ve “değerli mağaracı” diyor. Onu insani bir özelliğiyle, mağarada çok vakit geçirmesinden dolayı mağaracı olarak niteliyor.

Şimdi bu ilk bakışta bizim bu topraklarda bu kutsal değerlerle ilgili söz edilirken onu insanileştirmek, anlıyorum, kulakları tırmalıyor. Bence Deniz’in olayında da olan bu. Deniz esasında hiç kimseye hakaret etmiyor, hor görmüyor, küçük görmüyor ama kutsiyetinden ayırarak insani bir şekilde bahsediyor. O kulakları tırmalıyor.


Bir şey söyleyebilir miyim? Diğer taraftan da o kadar çok başka özellikleriyle de insani tarafı anlatılıyor ki şimdi nereden baktığınıza bağlı. Bazılarının kulaklarını tırmalıyor olabilir eğer alışılmış şekilde insanileştirilirse. Ama özünde siz de işaret ediyorsunuz: Bunun içinde bir hakaret yok, herhangi bir kötü niyet yok. Pratiklere dair, inanış şekillerine dair aslında daha çok içinde bir zeka da olan bir espri var.


İyi niyetli tepkileri anlamaya çalışıyorum ben. Bir troll ordusu var, bir linç grubu var ama bir iyi niyetli grup da varsa onlar neden rahatsız olmuş olabilirler? Bunu anlamaya çalışıyorum.

İşte Anayasa Mahkemesi bu kararında düşünün, Deniz’de böyle bir niteleme, bir sıfat, bir değer yargısı da koymak yok. Orada resmen Hz. Muhammed için “mağaracı” demiş. Bununla ilgili alt mahkeme mahkumiyet kararı vermiş ve Anayasa Mahkemesi diyor ki bir şey yok. Bu adam bir speleolog, bir mağara bilimci. Kendi yaptığı işle Hz. Muhammed’in bir özelliği arasında bir şekilde bir özdeşleşme, bir ilişki kuruyor ve onunla ilgili böyle bir değerlendirme yapıyor. İçinde küçük düşürücü, incitici hiçbir ifade yok diyor ve ihlal kararı veriyor.

2018 tarihli karar.

Bakın başka bir karar var. Onun ifadelerini asla söyleyemem ama “Yargıtay Lut kavmi kararı” falan yazın bulacaksınız. Size numaralarını da söylerim. Hz. Lut ve ailesiyle ilgili olmayacak ifadeler, gerçekten bayağı iddialı sözler ediliyor. Burada söylemekten imtina ederim bunları.

Yargıtay burada da diyor ki: “Bunları söylemiş ama tamam bu laflar da doğru laflar değil ama sen, ben, bizim oğlan, üç beş kişi, çok da duyulmamış bir yerde; açık ve yakın tehlike, kamu barışını bozma bunların hiçbiri olmamış. Bu adama bu cezayı vermene gerek yok.”

Bir başka Yargıtay kararında bayağı iddialı bir genelleme yaparak bütün Müslümanlar için pek çok hakaretamiz ifade kullanılıyor. Sizinle o kararları hepsini paylaşırım. Burada söyleyemem o şeyleri. Duruşmada da söylemedim, zapta geçmesin yanlış olur diye. Ama kararları bakabilirler.

Bunlara bakarak burada toplumun bir kesimini çok acayip, üşütücü ifadelerle niteliyor. Buna rağmen Yargıtay çok yakın tarihte diyor ki: “Bunları söylemiş, evet. Ama çok dar bir grupta söylemiş. Hiçbir toplumsal etkisi olmamış. Kimse taşkınlık yapmamış. Kısaca kamu barışını bozmamış.”

Çünkü bu suçun olmazsa olmazı, bir aşağılamanın olması ve toplumda bir taşkınlık olması. Bunlar tehlike suçu diyoruz biz bunlara. Toplumsal gruplar arasındaki husumeti körükleyici, nefret doğurucu ifade olması lazım. Bunların hiçbiri olmamış diyor.

Bu kararlardan sonra Deniz’e geldiğimiz zaman, Deniz’inki gerçekten son derece steril şakalar. Orada kullanılan dile, üsluba baktığınız zaman Deniz’in şakaları, hepsi izah edilebilir şakalar. Keşke izah etmek zorunda kalmasaydı ama izah edilebilir şakalar.

Bir de şunu kaçırmamak lazım. Bizim cezada her suç için bir kast gerekir. Manevi unsuru o. Deniz bu gösteriyi yaparken Türk toplumundaki belirli bir grubu, iddia edilen suç bakımından inançlı Müslümanları hedef alan, onların inanışlarını, ibadetlerini hedef alan bir gösteri yapmış olması lazım.

Halbuki bu çocuğun bir buçuk saatlik gösterisini dikkate aldığınız zaman Ekrem İmamoğlu’ndan milliyetçilere, Kılıçdaroğlu’ndan Alevilere, her toplumsal grupla ilgili; Ermeni Soykırımı’ndan Emrah Safa Gürkan’a, her popüler figür hakkında aklına gelen o anda hepsi için irili ufaklı birtakım değerlendirmeler var.

Bu çocuk burada yeni bir politik-teolojik mizah anlayışı getiriyor. Bu bizim alışkın olmadığımız bir anlayış olabilir ama burada belirli bir grubu hedef alma kastı asla olmadığı apaçık.

Bence bu etkinlikten en çok rahatsız olması gereken kişi belki de Ekrem İmamoğlu. Çünkü ilk defa bu mahalledeki bir kişi bu kadar açıkça diploma tartışmasına atıfta bulundu.


Çok affedersiniz araya girdim, çok diploma değil de yatay geçiş…


Evet, oraya da takıldı.


Bir de tabii ki “çok kısa kitap” kısmı da Türkiye’nin DNA’sına işlemiş bir sorunla ilgili iyi bir göndermeydi. Biz açıklama yapmayalım burada çünkü zaten Deniz Göktaş saatlerce açıklama yapmak zorunda kalmış. Ya da ne kadar sürdü bilmiyorum. İzleyenler açısından spoiler yapmayalım.

Bu arada şu “iyi baba” esprisiyle de ilgili tabii ki üzerinde konuşulabilirdi ama Deniz Göktaş zaten açıklamak zorunda bırakıldı diye eleştirdik. Biz de Deniz Göktaş’ın esprisini burada açıklamaya çalışmayalım. En iyisi şunu yapın isterseniz: Merak ediyorsanız eğer izlemediyseniz ya da izleyip de tam olarak ne olduğunu çıkaramadıysanız arama motorlarına girip birtakım kelimeler verip bakın. Trafik kazası vesaire, birkaç on yıl öncesinde olan biten ne var, Erdoğan’ın da adı geçti diyelim. Onlara bakarsınız. Daha fazlasını burada ben de söylemekten imtina ettiğim için değil, bununla ilgili gazeteci olarak konuştum. Ben de çok kişi de konuşmuştur tabii ki. Ama merak edenler gidip bakabilir. Ben sadece espriyi açıklamak istemiyorum burada. Onu deşmek istemiyorum o anlamda dedim. O sorulmayan tek soru. Onu da tekrar hatırlatmak istedim.

Sizin aktardığınız bu yargı kararlarına da, hem Cumhurbaşkanına hakaret konusunda hem de dini meselelerle ilgili verdiğiniz örneklere de izleyenlerimiz merak ederlerse bakabilirler. Çok kolay bulabilirler.

Aslında bunu kolaylıkla yapması gerekenler en başta soruşturma açan makam, sorguyu yapan makam, tutuklama kararı veren makam. Yani onlar bu kararları bilmiyorlar mı? Çünkü eninde sonunda bu kararlara dayanarak en azından tahliyeyi görmek gerekiyor. Öyle değil mi?

Buna dair de isterseniz, tutukluluğa itiraz, sonra tahliye talepleri, bu süreç nasıl gider? Her şey bu kadar ortadayken bu işin bir an önce davasının görülmesine başlamak gerekiyor herhalde. Nasıl bir takvim olur bu? Adli tatil mesela aleyhine işler mi? İki ay daha öyle geçmesi söz konusu olabilir mi?


Biz itirazımızı yapacağız. İki haftalık bir süremiz var. O itiraz süreci tamamlandıktan sonra, bu şu anda bir soruşturma biliyorsunuz, savcının bir dava açması lazım.

Esasında burada dava açmasında hiçbir zorluk yok. Konuşma belli, sulh ceza hakiminin tutuklama kararına temel oluşturan şeyler belli. Bir günde açılır bu dava. Benim beklentim çok kısa bir süre içinde davanın açılması.

Adli tatil şöyle bir etki yaratıyor: Adli tatil Ağustos sonuna kadar devam edecek. Bu sürede duruşma olamaz. Ama zaten bundan daha önce olamazdı. Bir duruşma verilince bir aydan önce verilmiyor. Açıkçası bir dava açılırsa bunun Eylül’de, Ekim’de görülebileceğini tahmin ediyorum.

Ama bu süre içinde iddianamenin yazılması önünde bir engel yok. Hemen yazılabilir. Yarın da yazılabilir. Pazartesi günü yazar, salı günü mahkemesine düşer. Bu tamamen oranın iradesine bağlı. Biz de bu yönde çaba sarf edeceğiz.

Ben hâlâ itirazdan da ümitliyim. Şöyle bir bakışı çok yanlış buluyorum: Türk toplumunda bir kanıksanmışlık hali var. “Zaten tutuklanacaktı. İtirazdan da bir şey çıkmaz.” O zaman dükkanı kapatıp gidelim. Hiçbir şey yapmayalım.

Bu sinizmi, bu kanıksanmışlık halini de reddetmemiz lazım. Biz yine de elimizden gelenin en iyisini yapmak için uğraşacağız, çabalayacağız. Sistem ne kadar tıkalı gibi gözükse de bazı hakimler de bazı mahkemelerde iyi kararlar veriyorlar.


Eğer tutukluluğa itiraza ret gelirse tahliye talebini sonra ne zaman yapabiliyorsunuz? Ayda bir mi oluyor?


30 günde bir mahkemeler, hakimler tutukluların özgürlük durumlarını incelemek zorunda. Eğer itirazımız netice vermezse bir sonraki inceleme 3 Ağustos’ta yapılacak. Kabaca söylüyorum, Ağustos başında yapılacak. Umarım o kadar beklemek zorunda kalmayız.


Son olarak size şunu sormak istiyorum. Deniz Göktaş bütün bu süreci nasıl geçirdi?

Şunu da unutmayalım tabii: Bu ters kelepçe meselesi. Yaygın kullanılan bir yöntem fakat o görüntü de yine mesaj veren bir görüntü. Bir de Türkiye Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği’nin ortak bir raporunda daha önce de uluslararası çalışmalara ve kendilerine yapılan başvurulara bakılarak bunun bir işkence olduğu tespiti yer alıyor.

Bunlara dair değerlendirmenizi ve bütün bu süreci Deniz Göktaş’ın nasıl geçirdiğini anlatarak bitirelim.


Bakın, ters kelepçe var. Türkiye’de, dünyanın her yerinde ters kelepçe olur. Neden olur biliyor musunuz? Normal önden kelepçe değil de ters kelepçe yapmanın temel esprisi esasında kişinin kendisine zarar vermesini engellemektir. Kişi kendisine zarar verebilir, başkalarına zarar verebilir, saldırgan bir tutum sergileyebilir. Bunu engellemek için ters kelepçe vardır. Duruma göre kullanmanız şartıyla.

Şimdi Deniz’in nasıl geldiğini biliyoruz. Deniz şortuyla, tişörtüyle, sırt çantasıyla geldi. Havalimanı polisi pasaport kontrolünden aldı ve götürdü. Yürüyüş hali, her şeyi ortada. En küçük bir direniş, bir saldırganlık yok.

Emniyete girerken de bakın, bunu da şey yapmayalım, Deniz bize anlattı bunu: Bu dört beş kez üst üste çekilmiş bir prodüksiyon. O doğal bir sahne değil yani. Aşağı in, yukarı çık. Aşağı in, yukarı çık. Bir daha.


Bir daha anlatır mısınız? Yani içeri girerken mi kelepçe takıldı ve ondan sonra bu polis kameralarına çektirildi?


Kelepçenin hangi aşamada takıldığını bilmiyorum ama şunu biliyorum: Deniz emniyete girdiği zaman o sahnenin çekilmesi için, hani nasıl biz burada ışığı ayarlıyoruz vesaire gibi, Deniz’in gördüğümüz sahnesi ilk girişi değil. Deniz’e bu sahne dört beş kez yaptırılmış. “Geri gel, doğru olmadı, bir daha” gibi. Beş kez bu yaşanmış. Bu Deniz’in bize ifadesi.

Bu tabii şu: Burada Türk toplumuna bir mesaj veriliyor. Buna tepki veren toplum kesimlerine, bu linç kampanyasını yürütenlere deniyor ki: “Rahatlayın, biz bu çocuğu da böyle aldık.” Bu mesaj veriliyor.

Bir şey daha olmuş. Biz dün savcılık ifadesine tam girerken ayaküstü Deniz onu söyledi. Gözaltına alındığı gece kıl, tırnak ve sair örnekleri alınmış. Ben şaşırdım. “Oğlum, cezai gözaltına alındığın zaman bunlar alınır” dedim, pardon alınmaz, bir sağlık kontrolüne gider gelirsin. “Hayır abi” dedi, “beni adli tıbba götürdüler. Benden tırnak, saç, kıl örnekleri aldılar” dedi. Uyuşturucu testi için.

Şimdi biz gözaltına alınırken bize söylenen tek şey dini değerleri aşağılamaydı. Sonra Cumhurbaşkanına hakaret eklendi. Sonra dini değerleri aşağılama, 216/1’e çevrildi, yani halkı kin ve düşmanlığa tahrik. Ama uyuşturucu hiçbir yerinde yoktu.

Şimdi biz dosyaya ancak pazartesi vekalet aldıktan sonra bakabileceğiz ama ümit ediyorum gerekli kararları almışlardır. Çünkü vücut muayenesi bu. Vücut muayenesi yapabilmeniz için sizin bir yerlerden, mahkemelerden karar almanız lazım. Savcının bu konuda neye dayandığını bilmiyorum.

Yani bu çocuk Hollanda’dan geldi, muhtemelen orada kullanmıştır mı dediler acaba? Bunun izni var mı, bilmiyorum. Dosyaya bakacağız. O anda da biz şaşırdık. Çünkü hiç beklemediğimiz bir şeydi.


Savcının buna izin vermiş olması ve talep etmiş olması gerekiyor. Polis kendi başına bunu yapamıyor.


Hayır, yapamaz. Böyle bir şey olamaz. Savcının buna izin vermiş olması gerekiyor tabii ki. Orada da savcının bir şeye dayanması lazım. Uyuşturucu kullandığı yönünde bir makul şüphesi olması lazım. Neye dayanıyor bu makul şüphe? Dediğim gibi, “çocuk Hollanda’dan geldi, Hollanda’da muhakkak kullanmıştır” diyerek olmaz.

Deniz’in beyanı bu yöndeydi. Buna bakacağız. Hakikaten bu saç-kıl örnekleri alındıysa bunun yasal dayanağı neydi? “Oradan tutturamazsak buradan tuttururuz” mu dediler? Çünkü bu çocuk belli ki bir şekilde “biz buna bir ceza keseceğiz” denmiş. Eğer Cumhurbaşkanı kartı olmazsa uyuşturucu olur, uyuşturucu olmazsa dini değerler olur gibi bir şey mi yapıldı?

Ben açıkçası ters kelepçeden daha çok bundan rahatsız oldum. Böyle torbaya elimizi atıp tombala çeker gibi ne bulursak bakalım diye bakılmaz hukuka. Bundan dolayı çok rahatsızım.

Bir de şimdi bu çocuk tutuklandı. Tutuklamada iki temel şey aranıyor. Bunların ikisi birlikte olmalı. Türk toplumu belki bunu ezberledi ama bıkmadan usanmadan söylemeliyiz. Bir insanı tutuklayacaksanız hakim şuna bakar: Adam hakkında 40 yıl cezası olan bir şey olur, o kaçar. Çok ağır bir suç olur; adam öldürme olur vesaire. Bundan kaçacağından şüphelenebilirsiniz.

Burada ceza miktarları çok düşük. Ve en önemlisi, “kaçma şüphesi var” dediğiniz çocuk yurt dışından, hakkında soruşturma olduğu apaçık ortadayken, üstelik ölüm tehditleri varken hiç imtina etmeden geldi. Bu çocuk orada pekala yaşayabilirdi. Bu tozun dumanın inmesini bekleyebilirdi. Belki de insani olarak yapması gereken buydu. Ama kaçıyor denmesin diye, dürüst bir vatandaş gibi davranmak için ne saikle hareket ettiyse bilemiyorum, “ben geleceğim abi” dedi. Hiç ikiletmedi. Geldi. Kaçmadı yani.

Kaçma şüphesini ortadan kaldırabilecek en kuvvetli, hatta tek kuvvetli argüman bu: Yurt dışındaydı ve geldi.

Bunu söylemeden edemiyorum: Tamara Tanrıyar’a gösterilen tolerans şu caniye gösteriliyor. Bu gerçekten insanı öfkelendiriyor. İnsanların yatak odalarını dikizleyen, yaptığı haberlerle Türk toplumuna zehir saçan bu insan, eğer delilleri karartacak biri varsa o, çok rahat adli kontrole ayrılabilirken, gencecik bir insan sırf söylediği sözden dolayı neden tutuklanıyor? Bu dengesizlik insanı kızdırıyor, öfkelendiriyor. Bir hukukçu olarak da öfkeliyim açıkçası.


Bir de burada karartılabilecek bir delil var mı?


Yok. Telefonu vardı, onu da verdi. İstese vermeyebilir. Neticede genç bir insan, bir sürü yazışması olur. Telefonunu verdi, şifresini paylaştı. Ki bu bir delil de değildi ama onu da verdi. Zaten tek delil görüntü. Bu, okullarda tutuklamanın şartları oluşmayacak müstesna hallerden biri diye okutulacak bir case.


Peki son olarak şunu da ben sormuştum, hatırlatayım onu da. Bütün bu süreci nasıl geçirdi?


Ben Deniz’i çok tanımıyorum. Bir hafta, 10 gündür tanıyorum. Bu süreçte tanıdığım kadarıyla çok metanetli bir çocuk. Biraz eski Gırgır’daki bir karaktere benzettim ben onu. Onu 90 gün bir kutuya koysanız hiç mızmızlanmayacak, huysuzluk yapmayacak bir genç insan.

Sahnede dev bir insan ama birebirde oldukça çekingen bir arkadaşımız. Kerpetenle alıyorsunuz sözleri biraz. Ama dediğim gibi bir dakika bile sızlanmadı. Güler yüzünü hep muhafaza etti. Başına gelebilecekleri kestiriyordu belki. Tutukluluk kararı verildiği anda bile çok güçlüydü açıkçası orada.

Orada da bana hepimizin yüzünü bir gündür güldüren o “sal” ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu ile ilgili anekdotu ve bir de “neşemizi çalamayacaklar abi” dedi. Böyle gitti.

Dün arkadaşlarım gördüğünde de gayet iyi görmüşler. Ben de bir iki gün içinde göreceğim kendisini yine. Ama böyle dağıldı diyemem asla. Çok metanetli, soğukkanlı, seviyesini hep koruyan, çok düzgün bir çocuk. Ben açıkçası bu süreçte tanıdım ve çok sevdim.


“Neşemizi tutukladılar; tahliyesini ve bir an önce beraatini talep ediyoruz” diye de bitirebiliriz isterseniz.

Evet. Avukat Metin Sinan Aslan, Deniz Göktaş’ın avukatı. Bu soruşturma başladıktan sonra tanıştıklarını biraz önce de anlattı. Bu tanışıklıklar tabii çok hızlı başlar. Hepimizin biraz tecrübesi var. Yakın tanışıklıklar olur çok hızlı bir şekilde. Çünkü yoğun bir maratonun sonunu iyi getirmeye çalışırsınız bir takım olarak.

Umarım bu da böyle sonuç verir. Oradan tutuklama çıkması pek şaşırtmadı kimseyi. “Yine şaşırtmadılar” dedik. Ben dedim açıkçası. Şimdi umarım bundan sonrasında artık sizin de işaret ettiğiniz içtihada da bakarak doğru kararları verirler.

Artık bizden sürekli dinlemeye ihtiyaçları olmadan, nasıl bizler girip, her bir yurttaş, bir tek gazeteciler değil, daha önce nasıl karar verilmiş bu konularda diye bakabiliyoruz ve bulabiliyoruz, herhalde savcı ve hakimler de bunu yapabilirler.

Kaldı ki ortada ne niyetle yaklaşıldığına dair ciddi şüphe veren bir yargı yorumu var. Oysa ki metin ve bu stand-up video olarak hâlâ izlenebilir durumda zannediyorum. Engel nedir? Bununla ilgili onu da konuşalım isterseniz.


X’te engel var, YouTube’da yok. Bildiğim kadarıyla X’te engel var, YouTube’da yok. Bildiğim kadarıyla Yaman Akdeniz hoca önümüzdeki günlerde X’teki engelle ilgili bir şey yapacak. Deniz’den öyle bilgi aldım. Onunla Yaman Hoca ilgilenecek.


Tamam. Peki. Tekrar çok teşekkürler. Avukat Metin Sinan Aslan, çok merak edilen birtakım meseleleri, özellikle de Deniz Göktaş’ın bir süre kalacağını anladığımız cezaevindeki koşulları da anlattınız. Herkes onları merak ediyordur. Gördüğünüzde de bütün o dayanışma mesajlarını ileteceksinizdir herhalde.


İleteceğim elbette.

Podcast Haberleri