KEMAL GÖKTAŞ
Türkiye son dönemde çocuklara ve kadınlara yönelen şiddet vakalarıyla sarsılıyor. Narin Güran cinayeti, Siverek ve Maraş’taki okul baskınları, Gülistan Doku dosyasındaki gelişmeler… Bütün bu ağır gündem içinde Narin Güran davası özel bir yerde duruyor. Çünkü bu dosya, yalnızca bir cinayetin değil, aynı zamanda kamuoyunun, medyanın ve yargının nasıl işlediğinin de aynası haline geldi.
Sevilay Çelenk ile söyleşiyi dinlemek için tıklayın
Bu konuda en başından itibaren farklı bir yerde duran isimlerden biri DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Sevilay Çelenk oldu. Çelenk, herkesin aileyi suçlu kabul ettiği bir atmosferde, dava dosyasındaki çelişkilere işaret etti; mahkeme salonlarını izledi, yazılar yazdı, siyaset kurumunu ve Adalet Bakanlığı’nı defalarca uyardı.
Kısa Dalga Podcast için yaptığımız bu söyleşide Çelenk, Narin Güran davasında kanaatinin nasıl değiştiğini, medyanın bu dosyada nasıl sınıfta kaldığını, kamuoyunun nasıl yönlendirildiğini ve bugün gelinen noktada neden “bir köyün cezalandırıldığını” düşündüğünü anlattı.
“Başlangıçta ben de kamuoyundaki genel kanaate yakındım”
Narin Güran cinayeti gündemdeyken siz de herkes gibi dosyayı uzaktan izliyordunuz. O günlerde kamuoyundaki hâkim kanaate yakın mıydınız? Sonradan ne değişti?
Açıkçası ben adli olaylara, eğer doğrudan bir hak mücadelesi boyutu yoksa, ilk anda büyük bir refleksle dahil olan biri değilim. Ama kadın cinayetleri, çocuk cinayetleri ve istismar söz konusu olduğunda bunların politik bir tarafı olduğunu baştan varsayarak gözümüz kulağımız orada olur. Benim ilgim de önce bu düzeydeydi.
Narin başta kayıptı; 19 gün boyunca ne olacağını izledim. Diyarbakır’da, seçim bölgemde, çok iyi bildiğim bir yerde bir çocuk kaybolmuştu. Böyle bir dikkatle takip ettim. İlk başta önyargıyla yaklaşan biri değildim. Ama aile üyeleri topluca tutuklanıp suçlandığında, ben de bir süre “herhalde doğrudur” diye baktım. Kamuoyunun genel kanaatinden tamamen kopuk değildim.
“İkinci duruşmada iki saat kalıp çıkacaktım, üç gün çakılıp kaldım”
Kanaatinizi değiştiren kırılma ne oldu?
İkinci duruşmaya gittim. İlki sırasında yurt dışındaydım. Ayrıca dosyanın birden medyatik bir olaya dönüşmesi beni de rahatsız etmişti; hemen gitmedim. Ama Diyarbakır milletvekili olarak, gazetecilik ve iletişim alanında çalışan biri olarak artık gidip doğrudan izlemem gerektiğini düşündüm.
26-29 Aralık 2024’teki ikinci duruşmaya katıldım. İlk gün iki-üç saat kalıp çıkmayı planlıyordum. Ama orada çakılıp kaldım. Üç gün boyunca sabah gidip gece yarısına kadar duruşmayı izledim.
Çünkü o ana kadar kafamı kurcalayan bazı şeyler vardı. Mesela insanların “telefon yazışmaları silinmiş” diye büyük bir suç delili gibi konuşmasına anlam veremiyordum. İnsanlar bazen çok sıradan nedenlerle de yazışmalarını siler. Ya da amcanın arabasında DNA bulunmasının başlı başına suç sayılması bana tuhaf geliyordu. Eğer DNA’nın ne olduğuna dair en temel bilgiye sahipseniz, amcanın aracında DNA çıkmasından daha doğal ne olabilir?
Ama mahkeme salonunda asıl değişim şuydu: Avukatların çok büyük bir baskı altında son derece makul şeyleri anlatmaya çalıştıklarını gördüm. Aile üyelerinin davranışlarında da büyük bir itiraz, büyük bir şaşkınlık vardı. Çok kısa sürede şunu fark ettim: Mahkemeyi kuşatan çok yoğun bir dezenformasyon var ve bu atmosfer tüm dosyayı belirliyor.
“Suç gizleyen insanlar böyle konuşmaz”
Mahkeme salonunda size “Burada bir terslik var” dedirten somut şey neydi?
Bir tek şeye indirgenemez ama birkaç şey üst üste geldi. Öncelikle aile üyelerinin halleri… Annenin hali, Enes’in hali, amcanın hali… Çok yoğun bir itiraz, bir isyan vardı ama bunu ifade etmeleri mümkün olmuyordu. Konuştukları anda azarlanıyorlardı. Baba sürekli anlatmaya çalışıyordu. Amca saatlerce konuşuyordu. Anne kırık dökük Türkçesiyle derdini anlatmaya çalışıyordu.
Suç gizleyen insanlar böyle konuşmaz. Yalan söyleyen, bir şey saklayan insanlar bu kadar uzun, ayrıntılı ve ısrarlı biçimde konuşmaz. Çünkü konuştukça tökezleyebilir, çelişkiye düşebilir. Oysa burada, aile üyeleri sürekli anlatmaya çalışıyordu. Buna karşılık dosyanın diğer kritik ismi çok daha sınırlı cümlelerle konuşuyordu; “bilmiyorum”, “hatırlamıyorum” çizgisinden pek çıkmıyordu.
Bir annenin yaşadığı dehşeti unutamıyorum. Yüzünde şu ifade vardı: “Herkes delirdi mi? Ben bir kâbusun içinde miyim?” Bir kadın hem çocuğunu kaybetmiş, hem de çocuğunun katiliymiş gibi yargılanıyor. Bu, gerçekten hafızanın alabileceği bir şey değil.
“Dosyadaki en önemli mesele internet hareketliliğiydi ama dikkate alınmadı”
Siz yazılarınızda ve kamuoyuna yaptığınız açıklamalarda dosyadaki bazı kritik çelişkilere dikkat çektiniz. En önemlisi neydi?
Dosyada çok sayıda sorun var ama beni en çok çarpanlardan biri internet hareketliliğiydi. Mahkemede, ailenin avukatları, olay saatini kapsayan zaman aralığında aile üyelerinin telefonlarında ciddi internet hareketliliği tespit ettiklerini anlattılar. Buna karşılık diğer sanığın telefonunda, olayın sona erdiği ve çocuğun bedeninin gömülmüş olduğunun anlaşıldığı saate kadar neredeyse hiçbir hareket yoktu.
Bu çok önemliydi. Çünkü bir kişinin olay sırasında aktif biçimde telefonunu kullanıyor olması ile diğer kişinin telefonunda hiçbir hareket olmaması, dosyanın gidişatı açısından göz ardı edilemeyecek bir veriydi. Ama bunun ayrıntılı incelemesi için talep edilen süre verilmedi. “Arka plan hareketidir” denilip geçildi. Oysa bu kadar kritik bir verinin içeriği incelenmeden böyle bir sonuca varılamaz.
Bence dosyada bu kadar ağır başka çok az mesele var.
“Bu sadece fail bulma telaşı değildi; daha politik bir karakter taşıyordu”
Sizce burada esas mesele neydi? Bir an önce fail bulma gayreti mi, yoksa daha bilinçli bir yönlendirme mi?
Çocuk cinayetlerinde toplumun faili araması çok anlaşılır. Burada da doğal olarak herkes failin kim olduğunu merak etti. Ama ben bunun sadece “bir an önce fail bulalım” telaşı olduğunu düşünmüyorum. Bunun daha politik bir karakteri vardı.
Daha olayın çok başında “oralarda böyle şeyler olur”, “küçük köyde aileden başka kim yapacak” gibi bir bakış devreye girdi. Bu, batıdan doğuya, merkezden taşraya, Türklükten Kürtlüğe bakan önyargılı bir bakıştı. Sonra buna Hizbullah, aşiret, feodal yapı gibi etiketler de eklendi. Aile hem “öteki” olarak damgalandı hem de “iktidara yakın, dolayısıyla korunacak” gibi bir kanaat üretildi.
Galip Ensarioğlu’nun açıklamaları da bu algının keskinleşmesinde etkili oldu. İnsanlarda “Bu aile iktidara yakın, demek ki cinayet örtbas ediliyor” duygusu güçlendi. Sonra şöyle bir refleks doğdu: “Bu sefer buna izin vermeyeceğiz.” Ama bu haklı öfke, yanlış yere yöneldi. Sonuçta gerçek soruşturma ihtimali geri plana itildi, aile hedefe kondu.
“Kürt olmaları, taşrada yaşamaları ve annenin Türkçe kuramaması bu süreci ağırlaştırdı”
Bu olayın Kürt meselesiyle bağlantılı bir tarafı olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle düşünüyorum. Ama mesele tek başına Kürtlük değil; Kürtlüğün taşra algısıyla, doğuya bakışla ve sınıfsal-kültürel önyargılarla birleşmesi. Eğer bu olay İç Anadolu’daki başka bir köyde yaşansaydı, elbette her şey bütünüyle farklı olmazdı. Ama burada olan şeyin Kürt olmakla ilişkili tarafı çok güçlüydü.
Anne Türkçeyi çok iyi konuşamıyor. Çocuğunu kaybetmiş, kendisinin suçlandığını anlamış, kameraların önüne itilmiş bir kadın derdini anlatamıyor. O eksik Türkçesiyle söylediği her şey aleyhine kullanılıyor. Tercüman desteği yok. Bu bile başlı başına bir adaletsizliktir.
Burada yalnızca bir aile yargılanmadı. Kürt bir köy, taşralı bir yaşam, “öteki” görülen bir topluluk da yargılandı. Ve bu önyargıların tümü dosyanın üzerine çöktü.
“Medya bu dosyada çok ağır bir sınav verdi”
Medyanın bu süreçteki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medya çok ağır bir sınav verdi. Sadece bireysel muhabir hataları değil, haber merkezlerinin ve yayın yönetimlerinin de büyük kusurları var. Oradaki muhabirlerin bir kısmı korkunç bir performans sergiledi, evet. Ama onları o şekilde yayınlayan mecralar taşıdı, büyüttü, meşrulaştırdı.
Köyde dolaşan dedikodular haberleştirildi. Kulaktan dolma bilgiler, cinsel içerikli korkunç ithamlar, hiçbir delile dayanmayan suçlamalar dolaşıma sokuldu. Polis-adliye muhabirliğiyle ilgisi olmayan insanlar, sanki bir reality show izler gibi bu dosyanın içine daldılar. Dosya, gündüz kuşağı programlarının mantığıyla tartışıldı.
En vahimi de şu: Sonradan bu dosyada ciddi çelişkiler ortaya çıkmasına rağmen, o yayınları yapan mecraların hiçbiri dönüp kendisiyle yüzleşmedi. Ne bir özeleştiri geldi ne de “Burada hata yapmış olabiliriz” denildi.
“Sadece medya değil, hak örgütleri ve hukuk çevreleri de masumiyet karinesini unuttu”
Sizin en çok eleştirdiğiniz noktalardan biri de buydu sanırım; yalnızca medya değil, başka çevreler de çok hızlı hüküm verdi…
Evet, beni en çok yaralayan şeylerden biri buydu. Çünkü bir noktada aynı şeyi hak örgütlerinde, hukuk çevrelerinde, kadın hareketi içinde de gördüm. İnsanlar, daha aile mahkemeye çıkmadan, “feodal yapı”, “aile-devlet ilişkisi”, “erkek egemen yapı” gibi teorik çerçeveleri bu olayın üzerine geçiriverdi.
Oysa elimizde ne vardı? Neye dayanarak bunu bu kadar kesin konuşabiliyorduk?
Ben bu teorileri bilmiyor değilim. Tam tersine, yıllardır bunları anlatan biriyim. Ama somut olaya bakmadan, delile bakmadan, sadece ideolojik bir çerçeveyle hüküm verilemez. Bu dosyada çok sayıda insan tam da bunu yaptı.
“Bugün ortada cezalandırılan yalnızca aile değil, bir köy var”
Bugün gelinen noktada en çok neyi dert ediyorsunuz?
Bir tek aileyi düşünmüyorum. Bir ilin milletvekili olarak, kuşaklar boyu travma yaşayacak bir köyü düşünüyorum. O köyün çocukları okula gidemiyor, gittiklerinde “katil köyün çocukları” muamelesi görüyorlar. İnsanlar işlerini kaybetti. Kredi çekemiyorlar. Günlük hayatları felç oldu.
Baba 15 günde bir Erzincan’a gidiyor. O anne niye hâlâ Erzincan’da? Bütün bu korkunçluğun üzerine bu bile değiştirilmedi. Adam yolda bir yerde durup su içemediğini söylüyor, “tanınırım, başıma bir şey gelir” korkusuyla yaşıyor. Bu sadece yargı kararıyla açıklanabilecek bir şey değil; bu toplumsal bir linç ve toplumsal bir cezalandırma.
Bir köyün kıyameti yaşatıldı. Ve bununla hâlâ yüzleşilmiyor.
“AYM’den umutlu olmak istiyorum; asıl mesele yeniden adil yargılama”
Bundan sonrası için bir umut görüyor musunuz?
Anayasa Mahkemesi’nden umutlu olmak istiyorum. Bu kadar açık çelişkilerin olduğu bir dosyada AYM’nin gözünü kapatıp geçmesini istemiyorum. Çünkü burada sadece yanlış karar verilmiş bir dava yok; aynı zamanda ilk derece mahkemesi kararını bile boşa düşüren, kendi içinde tutarsızlıklar üreten bir yargısal süreç var.
Ama asıl talep şu: Adil yeniden yargılama. Ben “Aile masumdur, öyle karar verin” demiyorum. Hakikati açığa çıkarma niyeti taşıyan, delillere gerçekten bakan, önyargılardan arınmış bir yeniden yargılama istiyorum. Zaten böyle bir yargılama yapılırsa dosyadaki birçok şey çok daha net ortaya çıkacaktır.
“Narin’in ailesini yok sayamazsınız”
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Evet. Herkes Narin diyor, Narin’in adını anıyor. Ama Narin’in ailesine yaşatılanları görmezden geliyor. Oysa burada Narin’in annesi, babası, kardeşleri, köyü de cezalandırıldı. Bir annenin cezaevinde, hücrede televizyonsuz biçimde tavan seyrederek yaşamasını; bir babanın “Bu kıyametten daha ağır” demesini; çocukların okulda damgalanmasını görmeden adaletten söz edemezsiniz.
Bu bir gün bile sürmemeliydi. Hâlâ sürüyor olması hepimizin sorumluluğunu büyütüyor.G