Sema Kaygusuz’la Saf Canavar Üzerine: Bu hikâyeyi ateşe tutmayı unutmayın

MELİKE CEYHAN | Kurumuş nehir yatakları, boşaltılan köyler, katliamların gölgesinde tekinsiz bir evren. Bu evrende hikâye anlatmak suç. Yok olmuş türler devlet eliyle laboratuvarlarda yeniden üretilirken, katı yasak ve kurallarla hafızanın uyanması engelleniyor. Bu karanlık atmosfer yalnızca kurgusal bir gelecekle ilgili değil. Roman, okuru geçmişin mitsel alıntılarıyla, unutturulmak istenen tarihiyle zamansız bir döngüye bırakıyor, Mezopotamya’nın kadim köklerine davet ediyor.

MELİKA CEYHAN

Sema Kaygusuz’la Metis Kitap’tan çıkan son romanını, üç yüz yıl sonranın Munzur’unda bir milli parkın etrafında geçen Saf Canavar’ı konuştuk.

Podcasti dinlemek için tıklayınız

Romanda üzerinde durup tartışılması gereken pek çok başlık var. En çarpıcı olanlarından biriyle, “diriltme”yle başlamak isterim. Her şeyin yerle bir olduğu, ekolojik felaketlerin yaşandığı bir evrende devlet, sistem ya da iktidar, adına artık ne dersek, yok olmuş türleri bir laboratuvar ortamında yeniden diriltmek istiyor. Fakat bu dirilttiklerinin bir hafızası yok, bir tarihleri de yok. Hiçbir şeyi hatırlamalarına izin verilmiyor. Dolayısıyla bunun adına nasıl diriltmek denebiliyor? Bu pratik yıkılmış olanı bir kez daha yıkmış olmuyor mu? Mevcut olanla yeni durum arasında nasıl bir fark var?

Çok yerinde bir okuma. Çünkü buradaki diriltme eylemi, dünyadaki serüveni sona ermiş varlığı yaşama döndürmekle ilgili bir şey değil. Yapıcı ya da olumlayıcı bir davranış biçimi değil. Aksine, iktidarın canlı olan her varlığı kendi mamulü haline getirmesiyle ilgili. O yüzden de dirilen bir bakıma sadece bir beden, bir organizma, bir metabolizma. Ama onun dünya üzerindeki varlığı, diğer varlıklarla kurduğu bağlantısallık, o bağlantısallığın getirmiş olduğu yeni bir şey. Yani iki varlık arasındaki havanın bile biçim değiştirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Akışı değişir, ısısı değişir. Bunun bile hesaba katılmadığı bir diriltme eylemi bu. Bütün eski mitlere baktığımızda kemikten dirilme, etlerin kemiklere tekrar toplanması vardır. Aslında bu, en eski kitlesel dinlerin de mitoslarında var olan mitik bir fantazma. Bunun gerçek olabilmesi ihtimali üzerinden ilerledim. Ve dediğiniz gibi de diriltmenin kendisi neyin diriltileceği konusunda seçici oldu. Seçici bir diriltme eylemi.

Sistemin bir sürü kural koymasına rağmen müdahale edemediği, erişemediği yerler de olduğunu görüyoruz. Mesela koku duyusu çok fazla öne çıkarılmış. Mira o ana kadar hiç görmediği, hatta o anda görmediği bir resimdeki balığın kokusunu duyabiliyor. Ve ilerleyen sayfalarda karabalık bekçisi diyor ki; ‘Her şeyi ona öğretmeye hazırdım. Elbette hiçbiri bir balığın kokusu kadar hakiki olmayacaktı.’ Her şeyin bir yüzünü arıyoruz ya, Mira yüzsüz olanı, formsuz olan akışı nasıl yakalayabiliyor? O kokuyu nasıl duyabiliyor?

Mira köksüz biri. Bir dişten geldi. Kimerik bir kardeş, üretilmiş bir varlık. Ve teknofaşist devlet anlayışı bütün yatırımını onun tümüyle amnezik, hafızasız olması üzerine kurdu. Beklenmedik ve öngörülemeyen şey, köksüzlüğün kendisi. Bazen sadece bir sap olmanın kendiliği bile insanın varoluşunda ya da zihinsel varoluşta hiç beklemediğimiz bir hafıza, bir tanıma alanı açabilir. Mira'nın taşımış olduğu bilgiyi kendisinin bilmiyor olması, hafızasız olması, onun evrende bir karşılığının olmadığı anlamına gelmiyor. Kemik nasıl varsa o kemiğin içerisindeki bilgi de pekala burada, şu anda mevcut. Mira bütün varlığıyla bunu kanıtlıyor. Hiç unutmadığı bir şeyin içerisinde. Çünkü hiç unutmadığınız bir şeyi hiç öğrenmemiş dahi olabilirsiniz. Nefes almak gibi, nefes almayı unutmayız, çünkü hiç öğrenmedik gibi, öyle düşünelim. Tabii ki orada kurmaca dünyasına ait bir şey var, tabloyu baktığında gördüğü balığın, hatta onu daha görmeden kokusunu alması. Bu aynı zamanda sezgisel alana, evrenle titreşimde olmakla ilgili bir alana giriyor. Hem nörofizyolojik hem de felsefi yakınlaşma var.

Mira ile Keyvan'ın karşılaştığı an da çok etkileyiciydi. Keyvan daha sonra bunu şöyle tanımlıyor: “Bu bir tanışma değil, bir kavuşma anıydı. Ona dokundum, ellerim canlandı. Kucakladım, kucaklandım. Kucaklanmak hafiflemekmiş. Sonra korkmaya başladım. Mutluluğun karanlık bir gölgesi var. Gölgeyi Mira'ya tarif edemedim.” Devletin tarihsiz, hafızasız bıraktığı iki diriltilen bir araya geldiğinde bir tanışma değil bir kavuşma anı yaşıyorlar. Onlara böyle hissettiren şey bilinç dışı kollektif hafıza mı? Nasıl bir bağ aralarındaki?

Bunu sır olarak tutmak daha doğru olmaz mı? Gerçekten bilmiyorum. Zaten bu romanın temel iddialarından biri de şu: Her şeyi de anlamayalım. Her şeyi bilme fetişimizle bir ilişkisi var bu atom bombalarının. Keyvan bunu bir kavuşma diye tarif ediyor. Ben bunu hem bir okur olarak hem de onlara tanık olan biri olarak, sır olmasına, erişilemezliğe katlanabilmek istiyorum. Mesela her aşk hikâyesinin kendine özgü biricikliği var. Aynı cümleler kuruluyor olsa bile, herkes hikâyesini aynı yöntemle anlatıyor olsa bile o kendine özgü. Bazı hikâyelere erişilemiyor. Bence Keyvan ile Mira arasında da öyle bir şey var.

O karşılaşma anına Mira, Sulmu adını veriyor. Asurcada iyi olma hali, barış demekmiş. Ya da Karabalık bekçisi, Mira ile karşılaştığı an için Akatçada kalp çarpıntısı, kanat çırpmak anlamına gelen mirap ve rip sözcüklerinden yeni bir sözcük türetiyor. Bunun adına da Mirapi diyor. Anlatıcı neden milattan önceye kadar gitme ihtiyacı hissediyor? Dil de artık istila edildiği için mi?

İki tane motivasyonum vardı orada. Biri, bu dillerin artık yaşamıyor olmasının onların yaşamadığı anlamına gelmediği. Kurmuş olduğumuz canlı-ölü dil ilişkisinin sakat bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Dil dokunduğun an, dilin uzmanı o dille ilgili bir merak duyduğu an canlanır. Zaten dil bizi biçimlendiren daha büyük bir organizma olması bakımından daima canlıdır. Orta Doğu'daki dillerin üzerinde duruyor olmam da bugün insana, tarihe, kültüre kıyarak Orta Doğu'nun yeniden şekillenmesine bir itiraz hali. Yani Filistinlilerin dili ya da Kürtçe, Zazaca belki üç yüz yıl sonra olmayacak. Kim bilir daha hangi diller olmayacak. O zaman da eskiden böyle diller vardı diyebilir insanlar. Dillerin kültür tarafından öldürülseler de sanat tarafından canlandırılabileceğine dair bir iddia. İkincisi de Aramice, Akatça ve Asurcaya başvurdum. En yakındaki geçmişe gitmek istedim. Yani coğrafi olarak en yakındaki. Ne bileyim, belki başka kıtalardaki başka kayıp dillere de başvurabilirdim. Ama sahibi olduğunu düşündüğüm, beni şu andaki kendimi biçimlendirdiğine inandığım diller bu aynı zamanda. Dili kullanmıyor olsak da hâlâ bizi beslemeye devam eder.

Diğer bir yanıt da şu: Kimi duygular var ki adlarını bilmiyoruz. Adlarını bilmediğimiz duyguları tarif de edemiyoruz. Çünkü onlara ad vermeyi düşünmemişiz. Yani duygu politikalarıyla yönetiliyoruz bir bakıma. Yani hem modern psikoloji hem iktidarlar yapıyor bunu. Mesela şok doktriniyle bezginleştiriyor. Çünkü bezgin insan daha kolay yönetilebilir. Aç, yoksul bırakılan insan dürtüde bırakılabilen insandır. Birini ne kadar dürtüsel alanda tutarsan o kadar kolay yönetebilirsin. Ya da işkence yoluyla kişiliğini kırmak. Korkutarak daha hızlı çözebilirsin onu. Aslında duygularımız çok kullanışlı. Bize karşı işletilen silahlara da dönüşebiliyor. Bu duyguların dışında başka duygular olabileceği ihtimalini de gözetmeyen bir okunaksızlık var. Yani atlıyoruz biz. Bazı kalp atışlarımızın, içimizden geçen bazı şeylerin ifadesi yok. Ama edebiyat da böyle bir şey değil mi? Yani dili şaşırtır. Hatta dilin içerisinde bir tür mucizedir ve dilin içindeki kör noktaları bulur. Uzun uzun anlatmaz bir şeyi. Yani öyle parlak ve öyle güçlüydü ki dehşete kapıldım ama aynı zamanda hayran oldum. Bu çok uzun. Dil öyle değil. Dil mümkün olduğu kadar kelimeye inmek ister. Puluhtuya kapıldım. Çünkü ne kadar rafine, ne kadar az… Dille çok şey söylemek ister aslında. O yüzden de bu duygu makamları gibi bir kurmaca ürettim kendi kendime.

Peki o makamları üretirken bir etiketleme riski de doğmuyor mu? Anlatıcı da zaten ilerleyen sayfalarda “İyi mi ettim bilmiyorum. Ne de olsa duygular belleği mühürlüyor” diyor. İnsanlığın Mahrem Tarihi’nin bir bölümünde “Tanımlamak sınırlamaktır, bir tabuta hapsetmektir” diyordu. Yani biz bir makam üretirken aynı zamanda onu tanımlamış ve sınırlandırmış olmuyor muyuz?

Tabii oluruz. Ama o yüzden de Karabalık romanın sonlarına doğru “Bu hikâyeyi ateşe tutmayı unutmayın” diyor. Anlamı sabitleme tehlikesine karşı bir önlem de alıyor. Nasıl sabitlediğimiz önemlidir. Bir şeyi sabitlerken yıkılabilir hale getirmek de önemli. “Ateşe tutabilirsiniz” diye teklif etmesi, sabitlenmeyle ilgili çekincesini de ortaya koyuyor; oradaki hareketliliği, akışkanlığı kabul ederek anlatıyor hikâyesini…

Podcast Haberleri