Ayşe Yıldırım
Suriye, on yılı aşkın süredir devam eden iç savaşın ardından bugün kritik bir eşikten geçiyor. Sahadaki dengeler 30 Ocak Antlaşması ile yeni bir evreye girerken; bu süreci sadece güncel askeri hareketlilikle değil, bölgenin derin tarihsel hafızasıyla okumak büyük önem taşıyor. Suriye’nin kadim unsurlarından biri olan Kürtlerin bu coğrafyadaki varlığı, 1925’teki Şark Islahat Planı’ndan bugüne uzanan zorunlu göçler, kültürel rönesans çabaları ve Baas rejiminin sistematik kimliksizleştirme politikalarıyla şekillendi.
Bugün "Suriye Kürtleri" dediğimizde; aslında sadece sınırın öte yanındaki bir topluluktan değil, yapay sınırlarla birbirinden koparılmış ailelerden, ortak bir siyasal sosyolojiden ve yüzyıllık bir hak arama mücadelesinden bahsediyoruz. Peki, Suriye’de federalizm ya da yerinden yönetim tartışmaları sanıldığı gibi bölgeye yabancı birer ithal kavram mı? Yoksa bu, 1920’li yılların henüz başında bizzat Suriye halkları tarafından anayasal bir zemin olarak mı kurgulanmıştı?
Viyana Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Prof. Dr. Naif Bezwan, bu söyleşide bizleri sınırların henüz "bin hat" olarak anıldığı günlerden alıp, Baas rejiminin "Arap Kemeri" politikalarına ve oradan bugünün cihadist örgütler gölgesindeki Şam denklemi ne kadar götürüyor. Siyasetin toz dumanı arasında kaybolan tarihsel gerçekleri, Türkiye-Suriye ilişkilerinin köşe taşlarını ve Kürtlerin bölgedeki varlık mücadelesini Prof. Dr. Bezwan ile enine boyuna konuşuyoruz.
Ayşe Yıldırım: Çok uzun zamandır Suriye’yle yatıp Suriye’yle kalkıyoruz. Çatışmalı bir süreçten bir anlaşma sürecine geçildi, 30 Ocak Antlaşması’yla birlikte. Ve bu anlaşma çok da tartışıldı. Ama bütün bunları konuşurken tabii bugünü anlamak için geçmişi de bilmek gerekiyor. Bunu şunun için de belki hatırlamak lazım; bugünkü koşullarda bakıp birçok insan şöyle bir şey diyor: "Ya size ne Suriye’deki Kürtlerden, akrabanız mı?" ki bu çok yanlış bir sorudur. Sonuçta her insan hayatı çok değerlidir. İlla bir akraba, kan bağı herhangi bir şey olmasını gerektirmez. Yaşam değerlidir. Bunu da hatırlatarak Türkiye-Suriye ilişkilerine ve Kürtlerin varlığını buradan alırsak hocam nereden başlamak lazım? Ya da siz nasıl başlarsınız?
Naif Bezwan: Şimdi belirttiğiniz gibi yani tabii Kürtlerin Suriye’deki varlığı çok eskilere dayanıyor. Yani Afrin özellikle yani Fırat’ın batısı denilen Halep ve Şam’da çok çok eskilere dayanan bir varlık var. Bir de 20. yüzyılın başında Osmanlı’nın yıkılmasıyla beraber Ortadoğu’da işte yeni sınırların çizilmesi, yeni rejimlerin ihdas edilmesi gibi tarihsel bir konjonktürde ortaya çıkan sınırlar var ve bu sınırlardan kaynaklanan bir nüfus hareketliliği vardır. Örnek vermek gerekirse yani bir tecil var. Mesela 1921 yılında Ankara Antlaşması’ndan sonra -Ankara Antlaşması işte Fransız ve Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında, o zaman henüz Türkiye Cumhuriyeti yok, Büyük Millet Meclisi arasında yapılan bir anlaşma- önemli oranlı bir Kilikya bölgesinde önemli bir Ermeni nüfusu göç ediyor. Yine 1923 yılında Süryani-Asuri nüfusu göç ediyor. Yine bu baskılar sonucunda ve Kürtlerin göçü bu anlamda, yani 20. yüzyılın başını spesifik olarak alırsak; Osmanlı’nın yıkılmasından ve işte manda rejimlerinin kurulmasıyla beraber 1925’ten sonra buradaki hareketlilik son derece Suriye’de hem siyasal hem de kültürel anlamda çok belirleyici bir rol oynuyor. Suriye’de Rojava bölgesinde bunu belki üç başlık altında özetlemek mümkün; örneklerle birlikte.
Şimdi önemli bir nüfus kaymasından bahsettik az önce. Mesela bir örnek olarak vermek gerekirse; 1926 yılında Midyat yöresinde Suriye’ye, yani Midyat’tan Tırbespiye’ye, yani şu Kamışlı’ya bağlı veya Haseke vilayetine bağlı bir il olan Tırbespiye’ye Hacı aileleri, Hacı ailesi gidiyor. Hacı Ağa var, Haverkan aşiretinin lideri. Bunlar Tırbespiye’ye yerleşiyorlar ve o şehrin inşa etmesinde çok büyük katkıları oluyor. Bugün hâlâ yani Suriye’nin kültürel, siyasal ve toplumsal alanda önemli roller oynayan bir aile aynı zamanda. Bunu böyle şey toplumsal düzeyde aldığımızda böyle bir etki görüyoruz.
Ama ikinci önemli etki de mesela yine baskı ve zulüm politikalarından dolayı Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Kürt aydınları var. Mesela Celadet Bedirhan var ve Kamuran Bedirhan var. Bunlar Suriye-Kürdistan’ın siyasi ve kültürel sosyolojisinin oluşumu birinci derecede ve çok önemli roller oynuyorlar. Yani bu iki şahsiyet çok önemli rol oynuyor. Şimdi burada belki şunu tekrar vurgulamak gerekiyor; bu sınırların çizilmesiyle beraber yani ortaya bir hat çiziliyor. Zaten "bin hat" diyorlar. Bununla beraber o topluluklar orada kalıyor; yani sadece onların mobilizasyonu önünde bir engel teşkil etmiyor. Zaten aile ilişkileri, akrabalık ilişkileri yani şöyle diyelim: Diyelim ki Kavala ile Edirne arasındaki sınır gibi. Ya da İstanbul ile Edirne arasındaki sınır gibi düşünmek lazım. Yani Kamışlı ile Nusaybin arasındaki sınır da böyle bir şey. Dolayısıyla yani bunu göz önünde bulundurarak bakmak lazım.
İkinci önemli etkileşim etki de 1927 yılında şeyde, yine manda yönetimi altında, Fransız manda yönetimi altında Lübnan’da Kürtlerin en modern siyasal organizasyonu olarak sayılan -o da onlardan biri olarak sayılan- Hoybun; yani "kendisi olmak" ya da "bağımsızlık" anlamına gelen bir örgüt kuruluyor. Ve bu örgütte çok enteresandır; başta Kürt aydınları olmak üzere -az önce Celadet Bedirhan’dan bahsettim, Kamuran Bedirhan’dan bahsettim, Süreyya Bedirhan’dan bahsetmek gerekiyor- onlar olmak üzere aşiret önderleri, kanaat, toplumsal kanaat önderleri çok geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Ve bu Hoybun aynı zamanda Ağrı isyanında çok önemli bir rol oynuyor. İhsan Nuri Paşa mesela Hoybun’un üyesi olarak biliniyor ve etkili; yani Hoybun burada çok önemli ve Cumhuriyetin kurulmasında, Ağrı Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinde çok etkili bir rol oynuyor. Bu Hoybun daha sonra kapatılıyor, illegal hale getiriliyor ama onun yarattığı etki yani Rojava’nın siyasal ve ulusal bilinçlenmesi üzerinde çok ağır, çok önemli, çok ciddi bir etki. Bu durumla ilgili yapılan çalışmalar var; yeni yazılan kitaplar, araştırmalar var. Bundan bahsetmeyeyim, İngilizce çalışmalar... Fakat burada Hoybun çok önemli bir rol oynuyor.
Aynı şekilde kültürel anlamdaki etkilerine baktığımızda; mesela 15 Mayıs 1932 yılında Hawar dergisi, imdat anlamına gelen Hawar dergisi yine Suriye’nin başkenti Şam’da Celadet Ali Bedirxan tarafından çıkarılıyor. Bu dergi toplam 57 sayı yayınlıyor ve 43 yılına kadar yayın hayatına devam eden önemli bir dergidir. Derginin 23. sayısından sonra dergi şeye başlıyor; Latince alfabesiyle Kürtçe’ye başlıyor ve daha sonra bu dergi de kapatılıyor. Türkiye’nin baskısı üzerinde, hatta bu konuda ciddi şeyler var. Bu da kapatılıyor. Dolayısıyla bir bütün olarak baktığımızda belki son olarak şunu vurgulamak gerekiyor; üçüncü önemli etki olarak o da şu:
Osman Sabri gibi, Nurettin Zaza gibi ikinci kuşak Kürt entelektüeli diyebileceğimiz Bedirhanları takip eden isimler var. Bunların çünkü bu ikisi de; birisi Madenlidir, Nurettin Zaza Elazığ Maden’den geliyor 26-27 yılında galiba. Biri de Osman Sabri de Adıyaman’dan gidiyor ve bunlar ikinci kuşak entelektüel olarak daha sonra bunları Suriye Komünist Partisi içinde görüyoruz ve daha sonra da 57 yılında -sanıyorum 57 olması gerekiyor- Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kuruluşu içinde görüyoruz. Ve bunların aslında bu iki şahsiyetin Suriye Komünist Partisi’nden Kürdistan Demokrat Partisi’ne kuruluşu... Sonra bu Kürdistan Demokrat Partisi kendi içinde ikiye ayrılıyor. Bu kanadın başına Nurettin Zaza geçiyor, diğer kanadın başında Osman Sabri geçiyor ve aslında bu hani Suriye’de zannediyorum 40-50 tane parti var; yani en küçük partisi olmasına rağmen oradan gelen bir miras. Bu aşağı yukarı 1990’lı yıllara kadar, PKK’nin bölgede bir güç haline gelmesine kadar bu devam ediyor. Yani oradaki işte Şeyh Said isyanı ve sonuçlarından başlayarak bugüne kadar gelen süreci işte bu aydınların, birinci kuşak ve ikinci kuşak aydınların üzerinde onların yaptığı siyasal, kültürel örgütlenme ve faaliyetleri üzerinde çok rahatlıkla anlayabiliriz diye düşünüyorum. Yani burada bir bütün olarak belki son olarak şu noktayı vurgulamakta fayda var: Burada bildiğimiz anlamda bir sınır ve onun ötesi yok. Yani bir paylaşım savaşından sonra bölünen, parçalanan coğrafyalar var; halklar, toplumlar var. Bunlar köy köy, aşiret aşiret, aile aile olarak parçalanıyorlar. Dolayısıyla son derece nasıl diyelim, en iyi niyetli olanlara anakronik bir yaklaşım olur; yani şey demek işte "Ne işi vardır?", çünkü aynı ailedir ve aynı coğrafyadır. Aynı kültürel siyasal coğrafyadır. Dolayısıyla böyle bir etkiden böyle bir kısaca böyle bir tarihten bahsedebiliriz diye düşünüyorum.
Ayşe Yıldırım: Hocam şimdi siz de söylediniz; yani Kürtler tabii ki Suriye’nin ana unsurlarından birisi ve söylediğiniz gibi siyasi ve kültürel hareketlerin öncüleri oldular ama bugün de şimdi de hâlâ bir varlık mücadelesi veriyorlar. Özellikle ben belki Baas rejimini burada özellikle konuşmak lazım diyorum. Çünkü şiddetle Araplaştırma politikalarının en yoğun yaşandığı dönemdi. O dönemde Kürtlerin durumu nasıl? Yani 1963 Baas darbesiyle başlayan, baba Hafız Esad’la devam eden, hatta oğul Esad’a kadar uzanan süreçte -oğul Esad’a belki başka bir pencere daha açmak lazım hani özellikle Türkiye’yle Erdoğan ailesiyle yakınlaşmasının Suriye’ye nasıl etki ettiğine- ama Baas rejimi döneminde Kürtlerin içinde bulunduğu durum ve kimliksizleştirme politikalarından biraz bahsedebilir miyiz?
Naif Bezwan: Şimdi izninizle buna gelmeden önce yine tarihsel arka plan babında bir iki şey söylemek istiyorum. Şimdi 1919 ve 1920 yılında, yani daha manda rejimi oluşmadan Fransızlar tarafında Suriye’de bütün Arapların toplandığı bir Arap Suriye Kongresi vardır. Bu aşağı yukarı bir yıl sürüyor. Bu kongrenin çok enteresandır; bu göz ardı edilen bir bir şey. Arapların hani ulusal kongre, o zaman tabii daha bu bu kongre aynı zamanda Lübnan’ı, Ürdün’ü falan kapsayan ve Suriye’yi kapsayan bütün delegeler var orada. Hatta delegelerin bir kısmı Libya’dan falan bile geliyor. Şimdi bunlar; yani liberalinden tut muhafazakarına kadar, milliyetçisinden tut bilmem değişik kesime kadar böyle bir kongre vardı. Bu kongre Mekke Şerifi’nin oğlu Faysal’ın öncülüğünde toplanıyor ve bunlar bir anayasa çıkarıyorlar.
Bir anayasa çıkarıyorlar. Bu anayasanın 123. maddesinde açık bir şekilde desentralizasyon kurulacak olan devletin temel ilkesi olarak kabul ediliyor. Yani bildiğimiz o anayasanın tümüne baktığınızda Amerika sistemi neyse öyle. Yani federal, federal işte temel savunma gibi, genel ekonomi gibi temel konuların merkezde olduğu ama onun dışında federal eyaletlerin olduğu bir sistemden bahsediyor. Bunu şu açıdan hatırlanmak önemli; bugün bu nasıl diyelim üçüncü sınıf lobicilik yapan veya Türkiye’de bildiğimiz işte bilinen basında sanki Suriye’de hiç böyle bir şey yokmuş gibi, yani sanki işte federalizm bölgeye çok yabancıdır, desentralizasyon çok yabancıdır filan gibi son derece yersiz propagandaları noktasında bunu hatırlamak gerekiyor. Kesinlikle.
Fransızlar Sanremo Antlaşması’ndan sonra 1920’de bu anlaşma Suriye’yi Fransız mandasına verdikten sonra ki bu anlaşma daha sonra Lozan’la kesinleşiyor. Bu manda meselesi Lozan’la kesinleşiyor, Lozan Antlaşması 23’te. Verdikten sonra ne oluyor o zaman? Fransızlar Şam’a giriyorlar. Çok toplu bir şiddet kullanıyor, çok vahşi bir şiddet kullanıyorlar ve bu Suriye Ulusal Kongresi’ni dağıtıyorlar. Ve ondan sonra bu, yani orada o federalizm içinde yapılan siyasal tahayyül ya da siyasal yeniden kuruluş çöküyor bu anlamda; Fransızların Şam’a girip zor kullanarak bu kongre üyelerini ve kongreyi dağıtmasından sonra. Zaten o zaman Kral Faysal bu defa İngilizler tarafından Bağdat’a gönderiliyor ve orada tekrar Irak’ın başına geçiriliyor. Bu başka bir mesele. İkincisi Fransızlar kongreyi dağıttıktan sonra iki yıl boyunca onlar da bir Suriye Federasyonu adı altında 6 eyaletten müteşekkil bir Suriye kuruyorlar.
Yani ilk etapta 2 yıl boyunca başkenti de Şam değil Halep olmak üzere; Deyrizor, Rakka, Haseke vesaire, Humus, Hama vesaire Şam 6 eyaletten oluşuyor. Onlar koyuyorlar. Fakat Fransa kısa bir süre içinde şunu görüyorlar; görüyorlar ki bu çok da onların istediği gibi işlevsel değil. Yani iktidarı onların istediği şekilde doğrudan yönetime uygun, "direct rule"a uygun siyasal model değildir. Bundan vazgeçerek sözüm ona "unitary state" dedikleri yani işte üniter devlet filan meselesine başlıyorlar. Ve böyle bir arka plan var. Şimdi bu bu mekanizma yani Fransa’nın bu doğrudan yönetim için kurdukları 1920’li yıllarda Suriye Ulusal Kongresi’ni ortadan kaldırarak zorla kurdukları ve daha sonra da geliştirdikleri bu sözüm ona üniter yapı bazıları için ideal bir format oldu.
Baasçılar 63’te iktidara geldiklerinde darbe yoluyla yaptıkları şu: 64’te bir anayasa çıkarıyorlar ve o anayasaya göre Arap kültürüne dahil olmayan herkes bir kolonizatör olarak görülüyor. Sömürgeciliğin taşıyıcısı olarak, kolonizatör olarak görülüyor. Ya siz o kültüre intibak edeceksiniz ya da sizi kolonyalist olarak ilan edip şey yapacağız, ortadan kaldıracağız. 62’de daha Baas’tan bir iki yıl önce, iktidara gelmeden önce bir Haseke vilayetinde nüfus sayımı yapılıyor. Ve deniliyor ki 1945’ten bu yana Suriye’de olduğunu da kanıtlayamayan herkes yabancı ilan edilir.
Ve orada Kürtlerin önemli bir kısmı, sadece Kürtlerin değil ama Kürtlerin önemli bir kısmı... Zaten o dönemi göz önünde bulundurduğumuzda; yani sen şimdi bir köyden bir köye, kendi köyüne, bir şehirden bir şehre geçerken ikametgahını almıyorsun, öyle bir ihtiyaç da yok. Ya devletsiz hale geliyor Kürtler ya da kayıtsız. Yani kimliği olmayan kayıtsız Arapça’da ilgili terimler var; yani devletsiz ve kayıtsız anlamına geliyor. Dolayısıyla böyle bir süreç başlatıyor. Baasçılar merkezi devleti bu defa etnik üstünlükçü bir siyasetle kurumsallaştırmaya çalışıyorlar. Ve bu 64 yılında Arap Kemeri politikasıyla Kürdistan’ın, Kürtlerin yoğunlukta olduğu yerleri çevreleyen bir yerleşim alanları oluşturuyor, Arap yerleşim alanları oluşturuyor. Bu Arap kemeri ırkçı politikasıyla bu devam ediyor. 71’de Esad yani Hafız Esad yine darbeyle iş başına geliyor. Ölümünden sonra biliyorsunuz Beşar Esad iş başına geliyor. Ve bu son gününe kadar da parti devlet sisteminden ve etnik üstünlükçü sistemden vazgeçmedi. Bu aynı zamanda hem Suriye iç savaşının temel nedenlerinden biri oldu hem de Kürtler ve diğerleriyle ortak bir anlaşma bulmamasını ve sonuçta cihadist bir örgüt olan HTŞ’nin Şam’a gelip yerleşmesinde en önemli etkenlerden biri oldu.
Yarın: Rojava’da neler yaşandı? Önümüzdeki dönemde Kürtleri neler bekliyor? Türkiye ne kadar etkili?
Prof. Dr. Naif Bezwan Kimdir?
Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde kıdemli araştırmacı ve proje yöneticisi olarak görev yapan Prof. Dr. Naif Bezwan; karşılaştırmalı siyaset, devlet kuramları ve uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmalarıyla tanınan bir siyaset bilimcidir. Uzmanlık alanları arasında Kürt meselesinin tarihsel ve hukuki boyutu, Türkiye’nin dış politikası, yerinden yönetim modelleri ve çatışma çözümü süreçleri yer almaktadır. Almanya, İngiltere ve Türkiye’deki çeşitli üniversitelerde akademik çalışmalar yürüten Bezwan, özellikle imparatorluktan ulus devlete geçiş süreçlerinde etnik ve siyasal kimliklerin inşası üzerine kapsamlı analizler sunmaktadır.