Yeryüzü Notları | Kadın olmanın sancısı: Beden, toplum ve özgürlük arasında

Yeryüzü Notları serisinin ilk söyleşisinde Alin Ozinian, Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol ile sosyal medyanın yeni “kadınlık” öğretilerinden romantik jestler ve patriyarkal kodlara, kadın bedeninin görünmeyen sancılarından tıbbın erkek merkezli bakışına uzanan geniş bir hatta konuşuyor.

ALİN OZİNİAN

Kadın olmak bugün çoğu zaman “poşet taşıma, cüzdanını alma, hesabı erkek ödesin, kapıyı erkek açsın” gibi reçetelere sıkıştırılıyor. İlk bakışta kadını yüceltiyor gibi görünen bu anlatı, çoğu zaman kadını yeniden kırılgan, korunmaya muhtaç ve edilgen bir yere yerleştiriyor. Oysa kadın olmanın sancısı bundan çok daha derin: bedenden sağlığa, aşktan emeğe, özgürlükten tıbbın kadın bedenine bakışına kadar uzanan politik bir mesele.

Podcasti dinlemek için tıklayınız

Kadın olma sancılarını uykuya yatıran bir kadınlık görüyorum

AO: Bugün sosyal medyada dolaşan kadınlık anlatısını nasıl okuyorsunuz? “Poşet taşımayın, cüzdanınızı almayın, erkek sizin için hesap ödesin, kapı açsın, sizi korusun” gibi söylemler kadınları yeniden narin, korunmaya muhtaç ve edilgen bir yere yerleştiriyor? Bu oyuna neden geliyoruz?

EŞ: Ben bu meselenin sosyal medyadan önce televizyon dizileriyle başladığını düşünüyorum. Kadının rolü uzun süredir tuhaf bir yere sürükleniyor. Bugün gördüğüm şey şu: Başladığımız yerin bile gerisine düşüyoruz. Sorunun adını koymak yerine onu pembe bir köpük banyosuna çeviren, meseleyi pamuk şekeri gibi yumuşatan bir dil var. Bu çok tehlikeli. Çünkü sorun yumuşatıldığında, kadın olmanın ortak yazgısı görünmez hale geliyor. Asıl mesele şu: Toplumsal cinsiyet sorununun adını cesaretle koyabiliyor muyuz? Kadın olmaya biçilen bir yazgı var. Bunu “sınıfsal mesele”, “kişisel cesaret”, “yeterince çalışırsak başarırız” gibi başlıklara dağıttığımızda mesele halının altına süpürülüyor. Türkiye’de çok değerli feministler, kadın hakları alanında çalışan kurumlar ve meslek örgütleri var; ama genel atmosfer daha sönük, daha çekingen. Ben bugün kadın olma sancılarını uykuya yatıran bir kadınlık anlatısı görüyorum.

Romantik jest mi, patriyarkal kod mu?

AO: Romantik jest ile patriyarkal kod arasındaki çizgi nerede başlıyor? Bir erkeğin incelik göstermesi, destek olması başka; kadını doğal olarak güçsüz varsayması başka. Bu ayrımı nasıl kurabiliriz?

EŞ: Önce farkındalık gerekiyor. Kadın olmak ikinci tür olmak değildir. Erkek merkezde, kadın kenarda değildir. Bunu söylediğinizde ilişkideki güç dinamikleri daha görünür hale gelir. Romantik jest elbette vardır. Kim incelik istemez? Ama bir kadın arkadaşınızın size yapmayacağı kadar abartılı bir jesti yalnızca erkekten gördüğünüzde, orada ataerkil kodları aramak gerekir. Kapınızı açmak, sizi baş tacı etmek, sizi sürekli kollamak; eğer sizi beceriksiz, kırılgan ya da yardıma muhtaç gibi konumlandırıyorsa artık romantik jest olmaktan çıkar. Gerçek incelik, kollamaktan çok birbirine bakmak ve birbirini gözetmektir. Eve yorgun geldiğinizde sizin için yemek söylemesi, sizi dinlemesi, yükü paylaşması romantik olabilir. Ama “sen zayıfsın, ben seni korurum” kodu başka bir şeydir. İşaret şudur: Size kırılgan muamelesi yapılıyorsa, orada patriyarkal kodlar vardır.

Kadın erkeğe hediye değildir; bu bir değer yitimi

AO: Sosyal medyada kadın bazen erkeğe bir hediye gibi sunuluyor; erkek de bütün maddi yüklerin altına girmesi gereken taraf olarak kuruluyor. Hayatın tüm yönleri ile paylaşılabilir olmaması ve kadının kendini erkeğe “ödül” gibi görmesi çarpık bir değer anlayışı değil mi?

EŞ: Bu tümüyle değer yitimidir. Hayatın size sunabileceği sayısız olasılığa diğer cins kadar erişemiyorsanız; hayatınız bir eve, bir eşe, çocuklara ve erkeğin merkezde olduğu bir düzene sınırlandırılıyorsa, bu en büyük değersizleştirmedir. Kadın meselesinde özgürlük ile eşitlik de çok karıştırılıyor. Kadının sokağa çıkabilmesi, istediği gibi giyinebilmesi, tek başına hareket edebilmesi elbette önemlidir; ama bunlar tek başına kadın özgürlüğü değildir. Kadının özgürlüğü, “Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Hayatın merkezine nasıl yerleşebilirim?” sorularını sorabilmesidir. Frida Kahlo örneğini sık veririm. Çok güçlü, üretken, acıyı sanata dönüştürmüş bir kadın. Ama hamile olduğunu öğrendiğinde çocuğunun erkek olmasını istediğini söyler; çünkü “bu dünya erkek dünyası” der. Böyle bir kadının bile bu kabulü, neyle boğuştuğumuzu gösteriyor.

Kadın olmanın sancısı sadece toplumsal değil, bedensel de

AO: “Kadın olmanın sancısı” derken neyi kastediyorsunuz?

EŞ: Gerçek sancıdan, bedensel sancıdan da söz ediyorum. Ama bu sancının toplumsal cinsiyet kodlarının içine yerleşmesinden de bahsediyorum. Toplumsal cinsiyet kodları ruhumuzu ve zihnimizi etkilediği gibi bedenimize de yansıyor. Kadın tıpta hem hekim olarak hem de hasta olarak ikinci cinsiyet rolüne itiliyor. Biyolojik bedenine indirgeniyor ve en çok desteğe ihtiyaç duyduğu yerde patriyarkal bakışın ortasında kalıyor.

Dünyadaki bedensel sancıların büyük bir kısmını kadınlar çekiyor. Buna rağmen kadınların ağrıları tıp tarihi boyunca yeterince ciddiye alınmadı. Adet sancıları, aşırı kan kaybı, polikistik over sendromu, menopoz gibi çok temel alanlar uzun süre “normal” kabul edildi. “Kanayacak, geçecek” denildi.

Virginia Woolf’un çok sarsıcı bir serzenişi vardır: “Bu benden eksilen kanı yerine koyamaz mısınız?” Kadın adet dönemlerinde bitkin düşer; ama müdahaleyle hafifletilebilecek pek çok sorun uzun süre görmezden gelinmiştir. Menopozu bile çok yeni konuşmaya başladık.

Tıp erkek bedeni üzerinden mi kuruluyor?

AO: Söylediklerinizden şunu anlıyorum: Tıpta da erkek bedeni esas beden, kadın bedeni ise sapma gibi görülüyor. Mücadelede ana konu, tıp dahil her alanda bu erkek merkezli bakışı kırmak mı?

EŞ: Evet. Özellikle kadın hastalıklarının belirgin olduğu alanlarda kadınları merkeze alan çalışmalar yapılmalı. Ağrı meselesi, fibromiyalji gibi daha çok kadınlarda görülen yerleşik ağrılar ayrıca çalışılmalı. İlaç araştırmalarında kadınlar yeterince temsil edilmeli. Çünkü ağrı kesiciler kadınlarda daha fazla yan etki yapabiliyor ve her zaman erkeklerdeki kadar iyi çalışmıyor.

Kadın sağlık bakımına geldiğinde çoğu zaman “histerik”, “fazla hasta”, “melankolik” gibi etiketlerle karşılaşabiliyor. Ağrıyla başvuran kadınların sedatif verilerek eve gönderilmesi sık görülen bir durum. Bu, toplumsal cinsiyetçiliğin yalnızca metafor olmadığını, doğrudan bedensel sonuçlar ürettiğini gösteriyor.

Menopoz, hormon eksikliği, doğum kontrolü gibi alanlar da rutin tıp pratiğinin parçası olmalı. Ama özellikle totaliterleşen ve ataerkil kodların güçlendiği rejimlerde kadınların hormonlara, doğum kontrolüne, ertesi gün haplarına erişiminin kısıtlandığını görüyoruz. Kadın bedeni hâlâ erkeklerin savaş alanı, zafer alanı, sahiplenilecek bir toprak gibi görülüyor.

Kapıyı açmak yetmez; kariyerimde yolumu açacak mısın?

AO: Sosyal medyada “kadın olmanın yolları”, “erkeğe istediğini yaptırmanın taktikleri” gibi içerikler çok yaygın. Basit jestler büyük bir mesele gibi sunulurken asıl sorular askıya mı alınıyor? Mesela: Kapıyı bana açıyorsun ama kariyerimde ilerlemek istediğimde de yolumu açacak mısın? Kahve ısmarlıyorsun ama birlikte yaşadığımızda ev işlerini paylaşacak mısın?

EŞ: Kesinlikle. Fazla romantik jest bazen patriyarkal kodu gizleyebilir. “Kadın başımın tacıdır” söylemi çoğu zaman kadını gerçekten özne olarak görmez; onu korunacak, süslenecek, kontrol edilecek bir yere koyar. Her ilgi ilişkilenmek değildir. Bazı ilgilenmeler güç gösterisidir, hiyerarşi kurma biçimidir. Kadınların özellikle uyanık olması gereken şey, ilişkide bir güç hiyerarşisi kurulup kurulmadığıdır.

Poşet taşımak hoş bir jest olabilir. Ben de benden yaşlı birinin poşetini taşırım. Bir arkadaşım da iki torbadan birini alabilir. Ama bu jest bir güç hiyerarşisine dönüşüyorsa mesele değişir. O zaman kadın bir dekor, bir köşe yastığı, bir köpük banyosu gibi konumlandırılır.

Kıskançlığı neden sevgi sanıyoruz?

Alin Ozinian: Bir erkeğin kıskançlığı, sizi merak etmesi, kıyafetinize ya da makyajınıza karışması bazılarımızda pozitif bir duygu yaratabiliyor. Bunu sevgi ya da ilgi sanabiliyoruz. Neden?

EŞ: Çünkü biz biyo-sosyokültürel varlıklarız. Biyolojik varlığımızın üzerinde aile, toplum, kültür, medya ve piyasa sürekli çalışıyor. Bu kodlar yalnızca genetikten ya da biyolojiden ibaret değil; sürekli yeniden üretiliyor. Sosyal medyadaki “erkeği nasıl parmağınızda oynatırsınız?” türü içerikler de bunun parçası. Neden bir erkeği parmağımda oynatmak zorunda olayım? Neden böyle bir derdim olsun? Bu da kadını erkeğin tamamlayıcısı, dekoru, onun etrafında dönen bir varlık gibi kuruyor.

Kadın bazen patriyarkal adamı daha maskülen, daha çekici, daha güçlü kodlayabiliyor. Bu kodları kırmak kolay değil. Özellikle böyle yoğun bir medya ve tüketim bombardımanı altında hiç kolay değil.

Kadının zihni halının altına süpürülüyor

AO: Bu tip yaklaşımlar, erkeklere de haksızlık. Onları da tüm hayatın maddi hatta manevi koruyucu haline getiriyor, bu süreçte erkeklerin de elinden de bir şeyler alınmıyor mu?

EŞ: Elbette alıyor. Erkekler de bu kodların içinde sıkışıyor. Genç erkeklerden şu soruyu çok duydum: “Bir kadına çok zarif, çok eşitlikçi davrandığımızda ikinci gün bizi terk ediyor. Biz ne yapacağız?” Bu da gerçek bir sıkışma. Ama ben şunu çok açık söylüyorum: Kadın çok yetenekli, çok zeki ve çok üretken. Yüzlerce yıldır kadın halının altına süpürülüyor. Kadın bedene indirgeniyor; zihninin muhteşem üretme kapasitesi engelleniyor. Benim derdim kadınların huzurunu bozmak değil. Oranın huzur olmadığını biliyoruz. Orada bir uyurgezerlik var. Ve bu uyurgezerlik yalnız kadınların değil, insanlığın da hayrına değil.

Podcast Haberleri