Bir istihbaratçının yaşam öyküsü: Aykırı Adam

Eski bir istihbaratçının "Aykırı Adam" mahlasıyla kaleme aldığı yarı kurgusal otobiyografi okurla buluştu. 1990’lı yılların faili meçhullerinden Berlin’in soğuk ofislerine uzanan kitap, bir ömre sığan iki farklı hayatın ağırlığını anlatıyor.

CİHAN BAŞAKÇIOĞLU

“En zor operasyon insanın kendi zihnine sızmasıydı. Ne yaşarsam yaşayayım, şunu iyi biliyorum; kurtlar sofrasına oturduysam hesabı ödeyerek kalktım…”

Bu cümleler istihbarat dünyasını konu alan gizemli bir yazarın satırlarından. “Aykırı Adam” mahlaslı yazarın kaleme aldığı yarı kurgusal otobiyografi raflardaki yerini aldı. Mahlas Yayınları’ndan yayımlanan kitap, gençlik hayallerini gerçekleştirmeyi planlarken kendini tehlikeli bir dünyanın içinde bulan bir istihbaratçının sıradışı yaşamını konu alıyor.

Bir ömre iki hayat sığdırmanın zorluklarıyla mücadele ederken zaman zaman kendine yabancılaşan Aykırı Adam, kendini yeniden inşa ettiği içsel yolculuğunu okuyucuyla buluşturuyor. İstihbarat teşkilatındaki güç mücadeleleri, strateji oyunları, 1990’lı yıllara damgasını vuran faili meçhuller ve sınırdışı operasyonlar gibi konulara da değinen “Aykırı Adam”, adalet ve adaletsizlik gibi kavramlar arasında yaşadığı ikilemlere ve içsel sorgulamalara yer veriyor.

Yine yazar, faili meçhul cinayetler, siyasi bağlantılar ve gizli yapılar gibi birçok konuda yüzleşmek zorunda kaldığı sarsıcı gerçekleri yalın bir dille anlatıyor.

‘Size bir kahramanlık öyküsü vaat etmiyorum’

Okurun, İstanbul'un gölgelerinden Kerkük ve Bağdat'ın karanlık sokaklarına, Kıbrıs'ın çiçeklerle bezeli sarı sıcağından Berlin'in soğuk ofislerine tanık olduğu kitapta “Bu sayfalarda insana özgü, insan olmanın doğasından kaynaklanan kırılganlığın ve duyguların farkına varacağız” diyen Aykırı Adam, “Size bir kahramanlık öyküsü vaat etmiyorum” diye de belirtiyor.

Bugüne kadar sessizliğini koruyan Aykırı Adam ile hakkında merak edilenleri ve yayımlanan kitabını konuştuk.

‘Aykırı Adam’ yalnızca bir mahlas değil, bir yaşanmışlığın mirasıdır’

  • Okur kitabı eline aldığında ilk olarak yazarın ismini arıyor. Neden “Aykırı Adam”? Yakınlarınız ve teşkilat haricinde isminizi bilen var mı, örneğin okurlarınız?

Gerçek kimliğimle, temsil ettiğim “Aykırı Adam” duruşu arasında bilinçli bir mesafe var.

Eğer kendi ismimle ortaya çıksaydım, anlatının merkezi ben olurdum. Oysa bu hikâyede asıl kıymetli olan, yaşanmışlıkların içinden süzülen dersler ve okurun kendi hayatına dönüp bakmasını sağlayan o sorular.

Ayrıca Aykırı Adam sadece ticari bir mahlas değil, bir yaşanmışlığın mirasıdır. Bu, kitabımda da bahsettiğim Yağmur karakterinin gerçek hayatta bana yakıştırdığı bir isimdi. Nedenine gelince... Sanırım hayatı ve olayları herkesin baktığı yerden değil, farklı pencerelerden ele aldığım içindi. Bugün ona sorma imkânımız olsaydı, muhtemelen sebebini böyle açıklardı. Kim bilir...

Okurlarım gerçek ismimi bilmek zorunda değil. Benim için önemli olan, okurun kitabı bitirdiğinde kendisine “Ben bu satırlarda kendimden ne buldum” sorusunu sorması.

Ayrıca şunu netleştireyim: Bu kitap herhangi bir kurumun ya da yapının anlatısı değil; insanın, dönemin ve zihnin anlatısıdır.

‘Bazen yan masanızda kahve içen o sessiz adam, bazen trafikte yanınızdaki kişiyim’

  • Sizi biraz tanıyabilir miyiz? “Aykırı Adam” kimdir, ne iş yapar, nerededir?

Açıkçası, kendimi ifşa etmek gibi bir niyetim olsaydı, bunu kitabın girişinde veya sonunda yapardım. Hatta kitaplarına detaylı özgeçmiş ekleyen yazarları da her zaman ilginç bulmuşumdur. Merakınızı anlıyorum tabii.

Kim olduğuma gelince, bu ülkenin kurumlarını, insanını ve sistemin işleyişini yakından tanımış; yaşadıklarının ağırlığıyla olgunlaşmış bir yaştayım diyelim.

Nerede olduğumun ise bir önemi yok. Ben bu hikâyede bir “kişiden” çok, bir anlatıcıyım. Bazen yan masanızda kahve içen o sessiz adamım; bazen trafikte yanınızdan geçen kişi. Bunu bir gizem olsun diye söylemiyorum: Sadece anlatının merkezinde “ben” değil, anlatılanların kendisi olsun istiyorum.

‘Okurun toplumsal ve içsel olarak kendisine dair sorular sormasını istedim’
  • Alışılan otobiyografilerin aksine yarı kurgusal bir anlatımdan bahsediyoruz. Bunu biraz açabilir miyiz? Neden?

Bu konuda sahte bir mütevazılık göstermeyeceğim: Türkiye’de çok az örneği olan bir çizgide duran bir metin ortaya çıktı. Hem konu derinliği hem edebi atmosferi hem de kurgu ile gerçeğin o hassas dengesi açısından.

Kendi hayatımdan damıttığım yaşanmışlıkları satırlara döktüğüm doğru. Ancak kitapta yer alan karakterleri töhmet altında bırakmamak, kimseyi hedef göstermemek ve anlatının özünü korumak adına bazı isimleri ve olay akışlarını dönüştürdüm. Bunu kitabın başında da açıkça belirttim.

Şunu da itiraf edeyim: Yola çıkarken ilk niyetim saf bir otobiyografi yazmaktı. Fakat yazarken fark ettim ki, eğer her şeyi çıplaklığıyla, isim-yer vererek yazsaydım, bu kitap asıl hedefine ulaşamayacaktı. Bir “ifşa” metnine dönüşecekti. Oysa ben okurun son sayfayı kapattığında, sadece bir kişinin hayatını okumasını değil; hem toplumsal hem de içsel olarak kendisine dair sorular sormasını hedefledim. Kurgu, bu hedefe giden en doğru köprüydü.

‘Yedi yıla yayılan sancılı bir yaz-sil süreciydi’
  • Yaşadıklarınızı anlatmaya nasıl karar verdiniz?

Açıkçası bu bir gecede verilmiş bir karar değil; tam yedi yıla yayılan sancılı bir yaz-sil süreciydi. Yaşadıklarım, gördüklerim ve bizzat tanık olduklarım, bir insanın kolay kolay taşımak istemeyeceği türden yüklerdi.

İnsanın, ateşin içinden geçtikten sonra dönüp o yangına nötr bir gözle bakabilmesi, kendine dışarıdan bakabilmesi büyük bir kazanımdır. Ben de bu olgunluğa eriştiğimi hissettiğimde, bu tecrübelerin benimle mezara gitmesini değil, bir ortak hafızaya dönüşmesini arzuladım. Kendimi, ismimi ve cismimi bu yüzden geri planda tuttum; anlatıcı aradan çekilsin ki, hikâye kendi sesiyle konuşsun istedim.

Türüne, kurgusuna ve anlatının sınırlarına nihai şeklini verdiğimde, o yedi yıllık birikimi yeniden kaleme aldım.

‘1990’lı yıllar, devletin en sert ve en tartışmalı sınavlardan geçtiği dönemlerdi’
  • Kitapta önemli karakterlerden biri size de ilham olan “Efhem Bey”. İlk bakışta bu ismin de kurgu olabileceği düşünülüyor. Bu isim kamuoyu tarafından bilinen biri mi? Okura bu noktada biraz ipucu verebilir misiniz? Ne söylemek istersiniz?

Efhem Bey, bir şahıstan ziyade bir semboldür aslında. Tarihin her döneminde Efhem Beyler vardır ve var olacaktır. Tam anlamıyla “devlet aklı”, “devlet terbiyesi” ve “geleneğin” ete kemiğe bürünmüş halidir.

Kamuoyu onu tanır mı? Belki… Belki bir fotoğrafta görmüştür, belki bir manşette ismini okumuştur. Ama ben bu noktada ipucu vermeyi doğru bulmuyorum. Bu karakterin gücü, tek bir kişiyi işaret etmesinden değil; okurun kendi zihninde onu tamamlamasından geliyor.

Ve en önemlisi, gerçek hayatta herkes kendisine bir Efhem Bey bulsun. Yeri gelmişken sizin aracılığınızla genç dostlarıma bir çağrıda bulunayım: Çevrenizde, size hayat tecrübesiyle faydası olacağını düşündüğünüz büyüklerinizle arkadaşlık bağı kurun. Onları kahveye, sinemaya davet edin veya bir termos çay alıp bir parkta sohbete dalın. Hiçbir kitap, görmüş geçirmiş bir insanın damıtılmış tecrübesi kadar öğretmez. “Üzüm üzüme baka baka kararır” derler; yaşıtlarınızla sadece bir yere kadar yol alırsınız, ama tecrübeyle ufkun ötesine geçersiniz.

  • 1990’lı yılların kamuoyunda sıkça tartışılan önemli aktörleri var. Örneğin Cem Ersever, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım gibi. Kitapta bu karakterlerin izlerinden söz edebilir miyiz?

Prensip olarak, bugün hayatta olmayan veya akıbeti üzerinde spekülasyonlar bulunan isimler üzerinden şahsi yorumlar yapmayı doğru bulmuyorum. Ancak hakikat şu ki: 90’lı yılları anlatıp da bu aktörleri yok saymak, denizi anlatıp dalgayı inkâr etmeye benzer.

Kitapta birebir isimler üzerinden değil; o yılların devlet reflekslerini, toplumsal iklimini ve dönemin ruhunu yansıtan izler üzerinden bir anlatı var. Burada asıl odaklanılması gereken şey şahıslar değil, bir dönemin bize bıraktığı derslerdir.

Bana göre o yıllar, devlet reflekslerinin en sert ve en tartışmalı sınavlardan geçtiği dönemlerdi. Burada odak şahıslar değil; toplumun ve kurumların bu dönemden hangi dersleri çıkardığıdır. Gördüğüm kadarıyla, o tür olaylar silsilesinin ve hukuk dışı yapılaşmaların bugün o boyutta tekrar etmiyor olması, devletin geçmişten gerekli dersi çıkardığına dair önemli bir göstergedir.

‘Hakikatin ortaya çıkması ve toplumsal hafızanın temizlenmesi elzemdir’
  • Tabi 1990’lı yıllar demişken faili meçhul cinayetleri de atlamamak gerekiyor. Kitabınızda da bahsediyorsunuz. “Bu cinayetler bir dönemin sessiz çığlıklarıydı” sözü de bir hayli dikkat çekici. 1990’lı yıllarda yaşananlar hakkında ne söylemek istersiniz? O yıllar hakkındaki düşünceleriniz?

Burada çok ince bir ayrımı net yapmak zorundayız: Devletin güvenlik refleksiyle hareket ettiği dönemler olabilir; ancak hukukdışı her eylem, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, sonuçta topluma zarar verir.

90’lı yılların asıl trajedisi şuydu: Devlet adına yola çıkıp, zamanla yolu şaşıran; makamı, üniformayı veya gücü bir zırh gibi kullanarak kişisel hesaplarını “devlet işi” gibi pazarlayan karanlık yapılar.

Biz o yıllarda, vatanseverlikle başlayan hikâyelerin nasıl güç zehirlenmesine dönüşebildiğine şahit olduk. O “sessiz çığlıklar”, işte bu kontrolsüz gücün altında ezilen insanların sesiydi. Bugün o dosyaların yeniden incelenmesi, hakikatin ortaya çıkması ve toplumsal hafızanın temizlenmesi açısından elzemdir.

‘Güneşin doğmasını nasıl geciktiremezsek gerçeklerin gün yüzüne çıkmasını da engelleyemeyiz’
  • Yine kitaptan bir cümle ile devam edecek olursak “Adalet ve gerçek” kavramlarından bahsedelim. Karanlıkta kalmaya mahkûm mudur, ne dersiniz?

Güneşin doğmasını nasıl geciktiremezsek, gerçeklerin gün yüzüne çıkmasını da bütünüyle engelleyemeyiz. O bekleyiş bazen yorar, yıpratır; fakat hakikat bir şekilde yolunu bulur.

Ancak “adalet” ile “gerçek” aynı şey değildir. Gerçek zamanla ortaya çıkabilir; ama adalet, kurumlarla ve toplumsal iradeyle inşa edilmesi gereken bir mekanizmadır. Bu yüzden adalet, sadece bir ideal değil; bir toplumun ayakta kalma şartıdır.

Hobbes’un “Leviathan” tartışması da aslında bu gerilime işaret eder: Kuralların ve denetimin olmadığı yerde güç, kendini hukuk diye dayatır. Bu yüzden mesele “devlet her şeydir” değil; kurumların hukuka bağlı, denetlenebilir ve hesap verebilir olmasıdır.

Açık denizin ortasında, kimsenin görmediği bir yerde birine kötülük yapsanız, sizi kim yargılayacak? İşte bu kaosu önleyen şey, yalnızca “güç” değil; kuralların bağlayıcılığı ve hukuk düzenidir. Bu yüzden ‘devlet’ dediğimiz yapı, ancak hukuka bağlı, denetlenebilir ve hesap verebilir olduğu ölçüde adalet üretir.

  • Birçok emekli istihbaratçı, polis ya da devletin önemli kademelerinde yer alan kişiler bir süreden sonra yaşadıklarını kaleme aldı. Sizin eserinizin farkı nedir?

Bahsettiğiniz kitapların çoğu saf anı veya biyografi türündedir; literatür ve tarihsel belge açısından şüphesiz hepsi faydalı ve kıymetlidir.

Benim metnim ise tür olarak biraz başka bir yerde duruyor. Burada sadece olayların dökümü değil; o olayların psikolojisini, atmosferini ve insan ruhunda bıraktığı izi okura hissettiren edebi bir anlatı var.

Kitabın alameti farikası belki de budur: Okura yalnızca olayları değil, o olayların insan ruhunda bıraktığı izi de takip ettiren bir atmosfer sunması.

‘Artık daha sade bir limandayım’
  • Okuyucu da kitabı okuduğunda anlayacaktır ki aslında zorlu bir süreç yaşadınız. Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Ya da geçmişe dair ne söylemek istersiniz?

Benim hayata karşı bir prensibim var: İyi olmayı bir lüks değil, bir disiplin olarak görüyorum. Gerçekten de iyiyim.

Geçmişe saplanıp kalmak bana göre bir tür yorgunluk biçimi. Evet, bu kitapla birlikte o günler tekrar gündemimin bir parçası oldu; ama günlük yaşantımda geçmişin karanlığını taşımıyorum.

Artık daha sade bir limandayım. Günün belli saatinde yasemin çayımı içmek, iyi bir kahve, az insanla derin sohbet ve plansızca seyahat etmek bana yetiyor. Ben kindar biri değilim. Kızarım, öfkelenirim, hatta o öfkeyle her şeyi camdan aşağı atarım; ama daha yere düşmeden yine kendim tutmaya çalışırım. Öyle bir delilik işte...

Şüphe gerçeğin anahtarıdır, aykırı kalın…
  • Bizim aracılığımızla okurlara ne söylemek istersiniz?

Binaenaleyh, her zaman teyakkuzda olmak gerekiyor. Dünya baş döndürücü bir hızla değişiyor. En azından hesabımı takip eden ve kitabımı okuyan dostlarım bilecektir ki; dünya sandığımızdan çok daha karmaşık bir yer.

Özellikle gençlere ve okurlara son tavsiyem şudur: Her söylenene ve her gösterilene hemen aldanmayın. Önünüze konulan her şeyi sorgulayın; bunu paranoyayla değil, bilgiyle, aklıselimle ve ferasetle yapın. Şüphe, gerçeğin anahtarıdır.

Ben bu kitapla bir dönemin ruhunu görünür kılmaya çalıştım. İçeri bakarken insanın kendi iç dünyasıyla yüzleşmesi cesaret ister. Aykırı kalın.

Aykırı Adam, sessizliğini bu kitapla bozarken, aslında okurlarına da kendi hakikatini arama cesareti veriyor. Söyleşiyi, yazarın okuyucusuna doğrudan seslendiği ve kitabın ruhunu özetleyen o satırlarla noktalıyoruz:

"Aykırı Adam’ın hikayesi sizinle tamamlandı. Belki bir gün karşılaşırız; bir kitapçıda, bir tren garında ya da rastgele bir bankta. Kitabımın olduğu her yerde ben de olabilirim, kendimi belli ederim…"

Cihan Başakçıoğlu, 2013 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Dicle Haber Ajansı (DİHA) İzmir Muhabiri olan Başakçıoğlu, 2020 yılından itibaren Gazete Duvar’ın İzmir muhabiri olarak çalışmalarını sürdürdü. Son iki yıldır da kapanan Gazete Duvar’ın İzmir Temsilciliği görevini yürütüyordu. İnternet medyasında çeşitli haber ve yazıları yayımlandı. Ekoloji, yargı ve insan hakları alanında çalışıyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) üyesi.

Söyleşi Haberleri