Burcu Kapu ile söyleşi: “Futbolu anlatırken aslında insanı da anlatıyoruz”

YAĞMUR KARAGÖZ | Burcu Kapu, Futbol: İnsanın Kendiyle Maçı kitabında futbolu saha içinden çıkarıp aidiyet, kimlik, adalet, rekabet ve güç ilişkileri üzerinden okuyor. Kapu, “Futbolu anlatırken aslında insanı da anlattığımızı fark ettim” diyor; taraftarlığın yarattığı “biz” duygusundan spor medyasındaki erkek egemen dile uzanan oyunun saha dışındaki dünyasını anlatıyor.

Kısa Dalga - Burcu Kapu, Futbol: İnsanın Kendiyle Maçı kitabında futbolu yalnızca sahada oynanan bir oyun olarak ele almıyor. Futbolun neden bu kadar geniş kitleleri peşinden sürüklediğini; taraftarlığın nasıl bir aidiyete dönüştüğünü, rekabetin nerede ötekileştirmeye evrildiğini, yenilgiyle ve adalet duygusuyla kurduğumuz ilişkiyi sorguluyor. Para, iktidar, medya ve kalabalık psikolojisi gibi başlıklar üzerinden futbolun saha dışındaki dünyasına da bakıyor.

Kapu’nun anlatısında futbol, kuralları ve skorları aşarak insanın kendisiyle, başkalarıyla ve toplumla kurduğu ilişkinin bir aynasına dönüşüyor. Bir takımı neden “biz” diye sahiplendiğimizden binlerce insanın tribünde nasıl tek bir sese dönüşebildiğine kadar uzanan kitap; aidiyet, umut, öfke, güç ve adalet gibi temel insan duygularının izini sürüyor.

Burcu Kapu’yla Futbol: İnsanın Kendiyle Maçı’ndan yola çıkarak insanın bu oyunla kurduğu bağı, taraftarlığı, futbolun toplumsal ve kültürel anlamını ve spor medyasında kadın olmayı konuştuk.

“Futbolu anlatırken aslında insanı da anlatıyoruz”

Futbol üzerine çok şey yazıldı, söylendi. Siz ise Futbol: İnsanın Kendiyle Maçı’nda oyuna yalnızca saha içinden değil; insan, toplum, aidiyet, adalet ve güç ilişkileri üzerinden bakıyorsunuz. Sizi böyle bir futbol kitabı yazmaya yönelten neydi? Kitabın fikri nasıl ortaya çıktı?

Ayrıntı Yayınları bu sene farklı başlıklarda, okuyucuyla adeta konuşan sesli metinler yaratmak amacıyla Mini Kitap Serisi’ni yayımlamaya başladı. Futbol da serinin 9. kitabı. Ben de uzun yıllardır futbol hakkında yazıyor, konuşuyor, yorumluyorum. Sahada olup biteni anlatmak işin kolay kısmı. Ama zaman içinde şunu fark ettim: Bir maçın sonucundan, bir transferden ya da bir taktik tercihten söz ederken aslında sürekli başka şeylere de dokunuyoruz; aidiyete, öfkeye, sevgiye, güç ilişkilerine, adalet duygusuna, yenilgiyle baş etme biçimimize… Futbol bütün bunları görünür kılan çok güçlü bir alan.

Yani futbolu anlatırken aslında insanı da anlattığımızı fark ettim. Kitabın fikri de buradan çıktı. Futbolu sadece futbol olarak değil, insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin küçük bir modeli gibi düşünmeye başladım.

Tribüne, kulüplere, taraftarlığa, liderliğe, paraya, adalete ve yenilgiye bakarken hep aynı sorunun peşinden gittim: Futbol bize insan hakkında ne söylüyor?

Bu yüzden kitabın adı da Futbol: İnsanın Kendiyle Maçı oldu. Çünkü benim için futbolun en ilginç tarafı, sahada iki takımın mücadele etmesinden çok daha fazlası. Hepimiz bir şekilde kendi korkularımızla, hırslarımızla, beklentilerimizle ve yenilgilerimizle oynuyoruz.

“Futbol bize hâlâ oynayan insan olduğumuzu hatırlatıyor”

Kitabınızda benim de çok sevdiğim eserlerden biri olan Johan Huizinga’nın Homo Ludens’ine, yani “Oyun Oynayan İnsan”a atıf yapıyorsunuz. Huizinga, oyunun kültürün bir ürünü değil, kültürün doğduğu alan olduğunu söylüyor. Siz de stadyumu “modern dünyanın en büyük oyun alanlarından biri” olarak tarif ediyorsunuz. Futbolun milyonlarca insan için bu kadar vazgeçilmez hale gelmesiyle insanın oyun oynama ihtiyacı arasında nasıl bir bağ var? Futbol bize hâlâ “oynayan insan” olduğumuzu mu hatırlatıyor?

Huizinga’nın bana en çarpıcı gelen tarafı, oyunu hayatın kenarında duran bir eğlence olarak görmemesi. Ona göre oyun, kültür ortaya çıktıktan sonra ona eklenmiş bir şey değil; kültürün oluştuğu temel alanlardan biri. İnsanların bir araya gelme, kurallar oluşturma, rekabet etme, ritüeller yaratma, kazanmaya ve kaybetmeye anlam yükleme biçimlerinin içinde oyun var. Yani insanı anlamak için yalnızca nasıl çalıştığına, nasıl ürettiğine değil, nasıl oynadığına da bakmak gerekiyor.

Futbol bugün bunun en güçlü örneklerinden biri. Çünkü futbol yalnızca izlediğimiz bir spor değil; kendi kuralları, ritüelleri, sembolleri ve dili olan bir dünya. Bir stadyuma girdiğimizde günlük hayatın kurallarından bir süreliğine çıkıp başka bir dünyanın içine giriyoruz. Aynı anda binlerce, hatta milyonlarca insanın bir golle ayağa kalkması, birbirini hiç tanımayan insanların aynı sevinci ya da aynı üzüntüyü paylaşması da bu yüzden mümkün oluyor.

Belki futbolun milyonlarca insan için vazgeçilmez olmasının nedeni tam burada. Modern hayat bizi sürekli üretmeye, çalışmaya, planlamaya ve sonuç almaya zorluyor. Futbol ise bize hâlâ oynayan insan olduğumuzu hatırlatıyor. Yaşımız, mesleğimiz, statümüz ne olursa olsun oyunun içine girdiğimiz anda başka bir tarafımız ortaya çıkıyor.

Çocukken çok doğal biçimde yaptığımız bir şeyi yetişkinlikte hâlâ yapabildiğimizi görüyoruz: Bir oyunun içine giriyor, kurallarını kabul ediyor, sonucunu önemsiyor ve bundan gerçek bir duygu üretiyoruz. Belki de futbolun bu kadar vazgeçilmez olmasının nedeni, bize yalnızca bir maç izletmesi değil; insan olmanın çok eski bir biçimini hâlâ yaşatması.

“İnsan aynı anda hem düzene hem özgürlüğe ihtiyaç duyuyor”

Futbolu “kontrol edilebilir bir kaos” olarak tarif ediyor; insanın hem kurallara ihtiyaç duyduğunu hem de o kuralların sınırlarını zorlamak istediğini anlatıyorsunuz. Futbol sahasını da insanın toplumla tanıştığı küçük bir prova gibi okuyorsunuz. Sizce futbol insan doğası hakkında en çok neyi ele veriyor?

Bence futbol, insanın aynı anda hem düzene hem özgürlüğe ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Kurallar olmasa oyun oynanamaz. Ama insanın doğasında o kuralların sınırlarını yoklamak da var. “Bunu nasıl aşarım, nasıl avantaj sağlarım, rakibimi nasıl şaşırtırım?” diye düşünmeye başlıyoruz. Çünkü eğer ortada bir oyun varsa bir kazanan da olacaktır ve insan türünün en güçlü güdülerinden biri de kazanmak.

Bu yüzden futbolu “kontrol edilebilir bir kaos” olarak tarif ediyorum. Her şeyin bir çerçevesi var ama o çerçevenin içinde ne olacağını tam olarak bilmiyoruz. Bence insan doğasının önemli bir özelliği de burada ortaya çıkıyor: Belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak istiyoruz ama aynı zamanda hayatın bize sunduğu sürprizden de vazgeçemiyoruz. Futbol tam bu ikisinin arasında duruyor.

Futbol sahası bu açıdan toplumun küçük bir provası gibi. İşbirliği yapıyoruz, rekabet ediyoruz, kurallara uyuyoruz, kuralları tartışıyoruz, adaletsizlik karşısında öfkeleniyoruz, bazen kazanıyor bazen kaybediyoruz. Ve bütün bunları çok kısa bir zaman diliminde, çok yoğun duygularla yaşıyoruz. İnsan doğasının karmaşıklığını görmek için futbol gerçekten iyi bir laboratuvar.

“‘Biz’i tanımlarken bir ‘onlar’ üretmeye başlıyoruz”

Taraftarlığı anlatırken mesele bir noktada “Ben hangi takımı tutuyorum?” sorusundan çıkıp “Ben kimlerle birlikteyim?” sorusuna dönüşüyor. Bir takımla kurduğumuz bağ nasıl oluyor da hiç tanımadığımız futbolcular için “biz kazandık”, “bize haksızlık yapıldı” diyebileceğimiz kadar güçlü bir kimliğe dönüşüyor?

Çünkü taraftarlık aslında futbolcuyla kurduğumuz ilişkiden çok daha büyük bir şey. Sahadaki oyuncuyu tanımıyoruz; onun hayatını, ailesini, korkularını, günlük hayatını bilmiyoruz. Ama o formayı giydiği anda kendimizden bir parçayı onun üzerine yerleştiriyoruz.

“Biz kazandık” dediğimizde aslında sahadaki on bir kişiden söz etmiyoruz. Kendi hikâyemizi, ailemizi, çocukluğumuzu, arkadaşlarımızı, şehrimizi, bazen kaybettiklerimizi de o “biz”in içine koyuyoruz. Bu yüzden futbol taraftarlığı çok güçlü bir aidiyet duygusu yaratıyor.

İşin güzel tarafı da, tehlikeli tarafı da burada. Aidiyet insanları birbirine yaklaştırabiliyor; hiç tanımadığımız insanlarla çok güçlü bir bağ kurabiliyoruz. Ama aynı aidiyet “biz”i tanımlarken bir “onlar” üretmeye başladığında başka bir yere de savrulabiliyor. Kitabın meselelerinden biri de bu: İnsan neden bir topluluğun parçası olmaya bu kadar ihtiyaç duyuyor ve o topluluk bize ne yapıyor?

“Konunun özü kadının ne kadar bildiği değil, neden orada olduğu”

Kitapta ofsaytın yıllardır erkekler tarafından kadınların futbol bilgisini sınamanın bir aracına dönüştürülmesiyle de dalga geçiyorsunuz. Siz de uzun yıllardır spor medyasının içindesiniz. Futbolun hâlâ “erkeklerin alanı” olarak görülen dili ne kadar değişti? Futbol anlatırken hâlâ bilginizi kanıtlamak zorunda bırakıldığınız anlar oluyor mu?

Bir miktar değişti ama bazı refleksler hâlâ yaşıyor. Özellikle kadınların futbolla kurduğu ilişki söz konusu olduğunda, erkeklerin yıllardır kullandığı o “Bakalım gerçekten biliyor mu?” sınavı hâlâ karşımıza çıkabiliyor. Yıllarca ofsayt bunun en kullanışlı aparatı oldu. Sanki bir kadının futbol bilgisi ancak ofsaytı tarif edebiliyorsa geçerliymiş gibi.

Ben de böyle anlarla karşılaştım. Hâlâ medyanın içinde, özellikle yaşça büyüklerimizin kadınlara yaklaşımının bu şekilde olduğu durumlar var. Zaman içinde bunun aslında futboldan çok iktidarla ilgili olduğunu düşünmeye başladım. Mesele, spor medyasında çalışan kadının bilgisini test etmekten çok, onun medyadaki rolünü nasıl kurguladığınızla ilgili.

Türkiye’de mesleğin “abileri” kadınları spor programlarında uzun yıllar bir hostes gibi konumlandırdı; onlardan bilgi edinmelerini, soru sormalarını talep bile etmedi. Hatta bunu talep eden kadınlarla çalışmayı tercih etmeyenler de oldu. Spor yayıncılığını yalnızca erkeklerin hakkı olarak gören bu zihniyetin hâlâ yaşadığı yerler maalesef var.

Yani konunun özü aslında kadının ne kadar bildiği değil, neden orada olduğu.

Bugün kadınların futboldaki görünürlüğü ve söz hakkı geçmişe göre çok daha fazla. Ama bence çözüm sadece ekranda kadınların sayısını artırmak değil. Futbolun dilinin de değişmesi gerekiyor. Kadının futbol bildiğini kanıtlamak zorunda olmadığı, erkeklerin de futbolun doğal sahibi gibi davranmadığı bir yerden konuşabilmek gerekiyor. Ben kitabın ofsayt meselesiyle dalga geçtiğim bölümünde biraz da bunu yapmak istedim: Futbol bilgisini bir cinsiyet sınavına çevirmeden futbol konuşabilmek.

Hollandalı taraftarların “Büyükanne, bisikletini bulduk” yazılı pankartı.
“Futbolun hafızası bazen futbolun kendisinden daha uzun yaşıyor”

Kitapta dikkat çekici örneklerden biri de 1988’de Hollanda’nın Almanya’yı yenmesinin ardından insanların “Bisikletlerimizi geri aldık” diyerek sokaklara çıkması. Buradan futbolun geçmişle ve kolektif hafızayla kurduğu ilişkiye bakıyorsunuz. Bir futbol maçı nasıl oluyor da kuşaklar boyunca taşınan tarihsel hesapların, travmaların ya da kimliklerin sembolik sahnesine dönüşebiliyor?

Futbolun geçmişle kurduğu ilişki çok güçlü. Çünkü bazen yıllar, hatta kuşaklar önce yaşanmış bir olayın duygusunu yeniden ortaya çıkarabiliyor. İnsanların tarih kitaplarında öğrendiği bir olay, bir futbol maçı üzerinden yeniden yaşanan bir duyguya dönüşebiliyor. Hollanda’nın 1988’de Almanya’yı yenmesinin ardından insanların “Bisikletlerimizi geri aldık” diyerek sokaklara çıkması bunun çok güzel bir örneği. Burada artık sadece bir futbol maçından söz etmiyoruz. İkinci Dünya Savaşı’nın hafızası, işgal, kayıp ve ulusal kimlik bir futbol sonucunun üzerine biniyor.

Futbolun böyle bir gücü var çünkü çok basit bir hikâye sunuyor: Biz ve onlar, kazanmak ve kaybetmek, intikam ve zafer. Geçmişte çözülememiş duygular bazen 90 dakikanın içine sığıyor. Üstelik bunu sadece o maçı yaşayanlar değil, sonraki kuşaklar da devralabiliyor. Bu yüzden futbolun hafızası bazen futbolun kendisinden daha uzun yaşıyor. İnsanlar maçın sonucunu değil, o maçın kendilerine ne hissettirdiğini hatırlıyor.

“İnadına daha da fazla üretmek istiyorum”

Uzun yıllardır futbolun farklı alanlarında; yayıncılıkta, yazarlıkta ve podcast dünyasında üretim yapıyorsunuz. Bu kitabı tamamladıktan sonra futbolla kurduğunuz ilişkide değişen bir şey oldu mu? Bundan sonra sizi hangi projelerde göreceğiz?

İlla ki… Çünkü hem bu oyunu izlemeyi, konuşmayı, yazmayı çok seviyorum hem de spor yayıncılığında kadınlara ayrımcılık yapan her bir zihniyet için inadına daha da fazla üretmek istiyorum.

Sırada yeni bir kitap da var, evet. Bir roman. Ayrıntılarını anlatmak için henüz erken. Şimdilik Futbol: İnsanın Kendiyle Maçı’nın kendi yolculuğunu izlemenin tadını çıkarıyorum.

Söyleşi Haberleri