“Karar gecikmeseydi anne ve babam aramızda olabilirdi”

MELİKE CEYHAN Onur Yaser Can Davası’nda 16 yıl sonra gelen mahkûmiyet kararını adalete giden yolda bir kazanım ancak ‘geç kalmış bir teselli’ olarak nitelendiren Ezgi Sevgi Can, “Anne ve babamın evlat acısını bir nebze dindirecek karar daha önce çıksaydı bugün belki aramızda olabilirlerdi” dedi.

İstanbul Adliyesi’nin koridorlarında yankılanan ısrarlı itiraz 10 Nisan Cuma günü nihayet resmi bir karşılık buldu. Mahkeme “resmi belgeyi yok etme ve gizleme” suçundan 4 polise 6’şar yıl hapis cezası verdi. Ancak bu, Onur Yaser Can’ı ölüme sürükleyen asıl suçu, yani işkenceyi görmezden geldi. Çıplak arama, kötü muamele ve psikolojik baskı bir kez daha yargı zırhına takıldı.

Karar açıklandığında salondaki şikâyetçi kürsüsü davanın neden ‘eksik’ olduğunun en somut kanıtıydı. 16 yılın sonunda o sandalyede aileden geriye tek bir kişi kalmıştı: Ezgi Sevgi Can. Ona göre adaletin hâlâ çok uzağındayız. “Rahat bir uyku uyumam çok zor” diyen Can’la davanın seyrini, 16 yıllık adalet mücadelesini ve her şeye rağmen hayata tutunma biçimi olan müziğini konuştuk.

Dinlemek için tıklayınız

2010’dan bugüne: Bir ailenin adım adım yok edilişi

Mahkemenin yalnızca bir evrak meselesi olarak ele aldığı bu dosya aslında 2010 Haziran’ında narkotik şubedeki o gözaltı odasında açılmıştı. Bir gram esrar aldığı gerekçesiyle emniyete götürülen Onur Yaser Can, çıplak aramaya, fiziksel şiddete maruz bırakıldı, aşağılandı. Psikolojik baskı ve tacizler serbest bırakıldıktan sonra da devam etti. Yeniden, yeniden emniyete çağrılan Onur Yaser Can’a muhbirlik dayatıldı, sahte tutanaklar imzalatıldı. İlk gözaltından tam 20 gün sonra, bir kez daha arandığı günün akşamı yaşamına son verdi. Henüz 28 yaşında, ODTÜ’den yeni mezun olmuş genç bir mimardı.

Bu ölüm hukuk mücadelesinin ve bir ailenin adım adım yok oluşunun başlangıcıydı. Oğlunun acısına ve gelmeyen adalete isyan eden Anne Hatice Can 2014’te yaşamına son verdi. Baba Mevlüt Can da adliye koridorlarında adalet ararken 2019’da aort damarının yırtılması sonucu hayatını kaybetti. O günden sonra davayı tek başına takip eden Onur Yaser Can’ın kardeşi Ezgi Sevgi Can’a göre; somut deliller, tanık ifadelerine rağmen dava sürüncemede bırakıldı.

“O polislerin 11 belgede tahrifat yaptığı 16 yıldır belliydi. O zaman neden bunca yıl beklendi, niye bize bu kadar eziyet çektirdiler? Anne ve babamın acısını evlat acısını bir nebze dindirecek karar daha önceden çıksaydı bugün belki aramızda olabilirlerdi.”

“O koruma zırhı öyle kuvvetli ki…”

Mahkeme salonunda ceza alan polisler, Onur Yaser Can’ı ölüme sürükleyen süreçte yalnız değildi. Ezgi Sevgi Can, bunun emniyet ve yargı içinde kemikleşmiş bir “suçluyu koruma” geleneğinin bir yansıması olduğu görüşünde. Can, bu sistematik korumayı ve bu suçlardaki yargı refleksini şöyle özetledi:

“Bizim davamızda başından beri sadece 2 polis değil 6 polis birden yargılanabilirdi. Ama o polisler 2019’a kadar adeta bir kalkanla korundu. Mahkemede bas bas bağırdık; ‘Bu polisler kafalarına göre sahtecilik yapamaz, amirlerinin emriyle yaptılar bunu dedik. Ama o zırh öyle kuvvetli ki, yüzlerce böyle vakada katil oldukları bilinmesine, bir sürü delil olmasına rağmen yıllarca korunuyor.”

“Terfi alamıyorum” diyen sanıklar ve suçun normalleştirilmesi

“Bu işin peşini bırakmadığım için son derece rahatsızlar” diyen Can, koruma zırhının verdiği özgüvenle mahkeme salonunda karşı karşıya geldiği o polislerin pişmanlıktan uzak ve suçu normalleştirdiklerine dair tavrını da hatırlattı:

“Nasıl oluyor da bu kadar yıl geçti, hala ifade veriyoruz’ diyorlar. Bir tanesi mesela ‘Bu dava yüzünden terfi alamıyorum, sınavlara giremiyorum” demişti. Böyle bir yüzsüzlük durumu var. Yaptıklarının hesabını vermedikleri gibi görevlerine devam ettiler. Ve kendilerinin itirafından anladığımız üzere aynı suçları işlemeye devam ettiler.”

Ezgi Sevgi Can’a göre; bu cezasızlık ve şiddeti normalleştirme sadece faillerin suç işlemesini kolaylaştırmakla kalmıyor, geride kalanların acılarını da deşiyor.

16 yıl sonra yeni cephe: İşkence suçundan yeni iddianame yolda

Mahkemenin resmi belgeyi bozma, yok etme ve gizleme kararı henüz onanmadı. İstinaf ve Yargıtay aşaması var. Zaman aşımına karşı davanın takibini sürdürmeye devam edeceğini söyleyen Ezgi Sevgi Can, “Yargılama boyunca ortaya çıkan deliller sonucu işkence başvurularımızdaki takipsizlik kararının da kalkmasıyla o polislerin işkence suçundan yargılanma yollarının artık açılabildiğini görüyoruz. Şu an yeni bir iddianame hazırlığı aşamasına gelindi” dedi.

Sessizlikten Çıkış: Karanfiller Albümü

Tüm bu ağır hukuk mücadelesinin, adliye koridorlarının ve kayıpların ortasında Ezgi Sevgi Can’ı kamuoyu daha çok bu davayla tanısa da o aynı zamanda bir müzisyen. Klarnet çalıyor, söz yazıyor, beste yapıp, şarkı söylüyor. Ocak sonunda yayınladığı "Karanfiller" albümü, ailesine bir veda; kendisine ise hayata tutunmak için açtığı bir yol oldu. Can, kelimelerin bittiği yerde notaların nasıl devreye girdiğini ve bu yas sürecini nasıl sese dönüştürdüğünü şu sözlerle dile getirdi:

“Babamı da kaybettikten sonraki o inanılmaz boşluk, yalnızlık ve sessizlikle ancak müzik sayesinde başa çıkabildim. Karanfiller albümü bir yas tutma biçimiydi benim için. İçeriye doğru bir yolculuktu; o sessizliğe bir biçim verme ihtiyacından doğdu. Albümün içinde ölüm olduğu kadar yaşam da var. Karanlığa rağmen hayatta kalmaya, o ışığı bir şekilde bulmaya dair şarkılar bunlar. Bir nevi direniş hikâyesi. Bu yası paylaşmanın, benzer hikâyelerden geçen insanlarla bir duygudaşlık kurmak anlamına geleceğini düşündüm ve bu cesareti buldum.”

“Yalnızlaştırma polisin taktiğidir: Bir arada mücadele şart”

20’li yaşlarının başında girdiği bu karanlık tünelden, hukuk külliyatına hâkim bir hak savunucusu olarak çıkan Ezgi Sevgi Can, davasını toplumsal bir mücadelenin parçası olarak görüyor. Onur Yaser Can davasının artık kişisel bir mesele olmadığını, haksızlığa ve polis şiddetine uğrayan herkes için bir emsal teşkil etmesi gerektiğini vurgularken, benzer acıları yaşayanlara da bir çağrısı var:

“Bu hak arayışı davaları aslında toplumsal bir mücadeledir. Bireysel davalar değildir. Biz bugün bu kararı görebiliyorsak, bu davayı sahiplenen yüzlerce insanın, basın emekçilerinin, baroların ve dayanışmanın sayesinde oldu. Haksızlığa uğrayan genç insanlara söyleyebileceğim şey; asla yalnız değiller ve yalnız kalmasınlar. O yalnızlaşma, güçsüz ve çaresiz hissetme duygusu aslında polisin bir taktiğidir. Ses çıkarmak ve o dayanışma ağını hemen örmek çok önemli. Ancak o şekilde ilerlenebiliyor. Onur Yaser ne ilkti ne de son. Yaşanılır bir ülke için tek yolumuz bir arada mücadele etmek.”

Haberleri