BURAK SOYER
Almanya’nın önde gelen solcu gazetelerinden “Die Junge Welt”in Genel Yayın Yönetmeni, tarihçi, Türkiye ve Ortadoğu uzmanı Nick Brauns, çerçeve yasayla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi hedefler güttüğünü belirterek asıl amacının muhalefeti bölmek ve yeni parlamento çoğunlukları elde etmek gibi yöntemler izleyerek kendi iktidarını ve bölgesel güç olma hırslarını güvence altına almak olduğunu söylüyor.
Brauns, Cumartesi günü TBMM Komisyonu’nda kabul edilen “çerçeve yasa” hakkında sorularımızı yanıtladı.
“Çerçeve yasa”yı genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu yasa, on binlerce kişinin hayatını kaybettiği ve askeri bir çıkmaza dönüşen 40 yıllık bir savaşın ardından yapılan müzakerelerin ilk somut sonucudur.
Bu yasa ile Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez, Kürt sorununun çözümü için ileriye dönük bir süreç için yasal bir çerçeve oluşturuyor. Ayrıca, bu yasa ile bugüne kadarki gizli müzakerelerden parlamento düzeyine ve kamuoyuna doğru bir adım atılıyor.
Bunu bir başarı olarak kabul etmek gerekir. Aynı zamanda, bu yasa elbette kalıcı bir barış ve Kürt sorununun çözümü için gerekli şartların çok gerisinde kalıyor. Yasa ne kapsamlı bir af içeriyor – ki “af” terimi bile, Kürt siyasi mücadelesinin başlı başına bir suçmuş gibi yanlış bir izlenim uyandırıyor – ne de Kürtlerin kültürel veya ulusal hakları güvence altına alınıyor ya da terörle mücadele yasalarının hafifletilmesi gibi demokratikleşme yönünde somut adımlar atılıyor. Bununla birlikte, ileriki yasama sürecini denetlemek üzere bir parlamento komisyonunun kurulmasıyla, bu tür, daha kapsamlı talepler için yasal çerçeve oluşturulmuş oluyor.
Erdoğan hükümeti için önemli bir neden, bölgesel çalkantılar karşısında Kürt hareketinin bazı kesimlerinin İsrail’in yaklaşımlarına yanıt verebileceği endişesi olabilir. Bunun yanı sıra Erdoğan, bu süreçle şüphesiz iç siyasi hedefler de güdüyor; örneğin muhalefeti bölmek ve yeni parlamento çoğunlukları elde etmek gibi. Dolayısıyla hükümetin bu süreçteki amacı, kendi iktidarını ve bölgesel güç olma hırslarını güvence altına almaktır. Bu taraftan Türkiye’nin demokratikleşmesini beklemek naiflik olur.
Bu nedenle bundan sonra ne olacağı, çerçeve yasanın içeriği ve metninden çok, önümüzdeki toplumsal ve siyasi mücadelelerle belirlenecektir. Abdullah Öcalan’a katılıyoruz: Bu yasa, öncelikle daha ileriye giden bir yolu açan bir anahtardır. Ancak Öcalan, bu uzun yolun demokratik bir cumhuriyete varacağına dair umutluyken, bazı eleştirmenleri ise tam tersine, otoriter AKP rejiminin daha da sağlamlaşacağını öngörüyor. Aslında ne bir yönde ne de diğer yönde otomatik bir gidişat söz konusu değildir. Yolun nereye varacağı, yurtiçi ve yurtdışındaki toplumsal mücadelelere ve güç dengelerine bağlıdır.
Bu süreç bir buçuk yıldır devam ediyor. Yine de yasa tasarısının içeriği kamuoyuna neredeyse son dakikada duyuruldu. Tasarı, Meclis’e çok geç sunuldu. Sadece bir gün süren oturumların ardından, tasarı Cumartesi sabahı parlamento komisyonu tarafından kabul edildi. Bunun üzerine kamuoyunda şöyle bir algı oluştu: Türk tarafında “tüm teröristler serbest bırakılacak” görüşü hakimken, Kürt tarafında ise “PKK silahlarını bıraktı; o hâlde bu insanlar neden hâlâ hapiste?” tavrı belirdi. Bunu çok hassas bir durum olarak görüyorum. Sizce yasa tasarısını hazırlayanların bu konuyu gizli tutmasının nedeni nedir?
Diğer savaşlardan da biliyoruz ki – ister devletler arası çatışmalar olsun, ister kurtuluş hareketleriyle yapılan savaşlar – bu tür müzakereler başlangıçta kapalı kapılar ardında yürütülür. Ancak bu sürecin özelliği, bir tarafın müzakere lideri olan Abdullah Öcalan’ın diğer tarafın, yani Türk devletinin elinde tutuluyor olmasıdır.
Yasa tasarısının bu kadar uzun süre gizli tutulması, hükümetin son derece kırılgan bir süreci kontrol altında tutmak istemesiyle de ilgili olabilir. Aynı zamanda, açıklamanın bu kadar geç yapılması, her iki tarafta da milliyetçi tepkilere karşı ne kadar büyük bir korku olduğunu gösteriyor. İşte bu nedenle, sürecin bundan sonra daha şeffaf hale gelmesi ve kamuoyunun daha fazla dahil edilmesi önemlidir.
2009 ve 2013 yıllarında da benzer “girişimler” olmuştu. O zamanlar bu fikri ilk olarak Erdoğan ortaya atmıştı, ancak konuyu rafa kaldıran da yine Erdoğan’dı. Bu sefer ilk adım, beklenmedik bir şekilde Bahçeli’den geldi. PKK, Öcalan’ın talimatıyla dağıldı. Sizce “Türkiye Cumhuriyeti topraklarında artık kan dökülmeyecek” diyebilir miyiz?
Kan dökülmesinden, organize gerilla savaşını ve Türk ordusunun PKK’ya karşı yürüttüğü askeri operasyonları kastediyorsak, 2015/16’daki şehir savaşının sona ermesinden bu yana silahlı çatışmaların odağı büyük ölçüde Türkiye’den Kuzey Irak’a kaymıştır. Orada son dönemde PKK ile Türk ordusu arasında askeri bir çıkmaz yaşanıyordu. Bu durum, Öcalan ve PKK’nın şiddet döngüsünü kırmanın, karşılıklı silahsızlanmayı başlatmanın ve mücadelenin geri kalanını siyasi düzleme kaydırmanın bir yolunu aramasının önemli bir nedeniydi.
Daha önceki barış girişimleri, nihayetinde Erdoğan’ın bunları taktiksel olarak ve özellikle kendi iktidarını güvence altına almak için kullanması nedeniyle başarısız oldu. 2015 yılında Erdoğan, yurt içindeki Kürt yanlısı partinin gücünden ve Rojava’daki gelişmelerden giderek daha fazla tehdit altında hissetti. Bugünkü hamle de elbette bir parti taktiği yönü taşıyor: Erdoğan, bu süreçle muhalefeti bölmeye çalışabilir ve yeni bir anayasal çoğunluk elde etmeyi hedefleyebilir.
Aynı zamanda Bahçeli’nin yaklaşımı, daha uzun vadeli devlet politikası kaygılarıyla şekillenmiş görünüyor. Esad’ın devrilmesinden sonra ve Ortadoğu’daki değişen güç dengeleri karşısında, Türkiye’nin iç saflarını sıkılaştırmak da söz konusu. Bu bağlamda, bölgesel etki alanları konusunda İsrail ile rekabet ve İsrail’in Kürt güçlerini daha fazla işin içine katma endişesi de rol oynuyor olabilir.
Ancak Bahçeli ve Erdoğan, bu konuda Kürt hareketiyle hiçbir şekilde aynı hedefleri gütmüyorlar. Onlar, Kürt meselesini silahlı bir “terör sorunu” olarak, mümkün olduğunca az siyasi taviz vererek çözmek istiyorlar. Hedefleri, Kürt hareketinin ortadan kaldırılması olmaya devam ediyor.
Silahların bırakılmasıyla birlikte Kürt hareketinin tüm silahlı yapılarının ortadan kalkacağı kesin değildir. Zira bu, diğer devlet ve devlet dışı aktörlerin tepeden tırnağa silahlı olduğu bir bölgede korumasız kalmak anlamına gelir. Bunu, on iki yıl önce cihatçı IŞİD milislerinin Yezidilere karşı işlediği soykırım deneyimi hatırlatıyor; bu soykırım, ancak PKK’nın ve Rojava’dan gelen YPG’nin müdahalesiyle durdurulabilmişti.
Ancak çeşitli haberlere göre, PKK bu arada Türkiye sınırına yakın mevzilerinin çoğunu boşaltmış ve sınırdan oldukça uzaklaşarak İran sınırında yeni çekilme alanları oluşturmuştur. Hızlı bir af ve geri dönüş umudu olmayan savaşçıların bir kısmı, hareketin diğer yapılarına ya da başka bölgelere yönelebilir – örneğin İranlı Kürt PJAK’a doğru. Türk hükümetinin bunu yeterli bulup bulmayacağı ise henüz belli değil.
Ancak, sürecin başarısız olması durumunda Kürt hareketinin Türkiye’ye karşı strateji olarak basitçe gerilla savaşına geri döneceğini sanmıyorum. Bununla birlikte, memnuniyetsiz genç güçler ayrılabilir veya yeni silahlı gruplar ortaya çıkabilir. Bunu, yetersiz veya eksik bir şekilde uygulanan barış süreçleri bağlamında Kuzey İrlanda ve Kolombiya’da da gördük.
Ve Türkiye’deki oligarşik-kapitalist sistem, şu anki siyasi biçimi olan tek adam rejimiyle varlığını sürdürdüğü sürece, devletin ya da rejimin paramiliter destekçilerinin muhalif siyasi ve toplumsal hareketlere karşı yeniden şiddetli ve kanlı bir şekilde müdahale edeceğini de göz ardı edemeyiz.
Mayıs 2025’te bu konu hakkında yaptığımız röportajda şöyle demiştiniz: “Kürt hareketinin birkaç yıl içinde yeniden ağır bir zulme maruz kalmayacağına dair hiçbir garanti yok.” Bunun hâlâ geçerli olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle. Türkiye’nin siyasi sistemi kökten değiştirilmediği sürece bu tehlike devam edecektir.
Karşımızda, sürekli olarak yeni destekler bulmak zorunda olan ve bu nedenle müttefikleriyle taktiksel ilişkiler kuran Bonapartist bir rejim var. Bu durum, geçtiğimiz on yıllarda gözlemlenebilir: FETÖ örneğinde olduğu gibi, müttefikler kısa sürede ölümcül düşmanlara dönüşebilir.
Ayrıca, Türkiye’de bir hareketin şiddetli baskıya maruz kalması için silaha başvurması gerekmez. Şu anda silahsız CHP’nin hukuki ve siyasi araçlarla suçlu muamelesi görerek baskı altına alındığını görüyoruz. Bu nedenle, Erdoğan’ın ya da haleflerinin iktidarlarını güvence altına almak için gelecekte yine bugün muhalefette olan aşırı milliyetçi yelpazedeki partilere ve gruplara başvurmaları ve bunun için yeniden Kürtleri düşman imajı olarak kullanmaları ihtimali göz ardı edilemez. Türk toplumunun bazı kesimlerinde derinlere kök salmış olan Kürt karşıtı ırkçılık, sosyal sorunlardan dikkatleri başka yöne çekmek ve iktidarı istikrara kavuşturmak amacıyla her an yeniden harekete geçirilebilir.
Dolayısıyla devlete güvenilemez – yakın gelecekte Kürtler için bazı yazılı garantiler ve haklar sağlanacak olsa bile. Zulme karşı en iyi koruma, Kürt toplumunun – ama aynı zamanda diğer tüm ezilen veya savunmasız nüfus gruplarının, işçilerin, kadınların ve etnik-dini azınlıkların – demokratik öz örgütlenmesidir. Buna paralel olarak Öcalan da “Çerçeve Yasa“ya onay verirken, “tarihi dönüşüm” için “toplumun örgütlü olması” gerekliliğini vurgulamıştı.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, yasa tasarısının içeriğinde bazı teknik eksiklikler bulunduğunu belirtti ve tasarıyı imzalamaya niyetleri olmadığını ima etti. Sizce bu açıklama, Yeni Parti’nin şu anda kendi iç sorunlarıyla meşgul olmasıyla ilgili mi?
Bu tutumun öncelikle parti içi sorunlarla ilgili olup olmadığı dışarıdan değerlendirilmesi zor. En azından Adalet Komisyonu’nda YENİ Parti tasarıyı onaylamış görünüyor.
Özel’in, tasarıda teknik eksiklikler olduğu konusunda haklı olduğu elbette doğru. Ancak partisi, tasarının hazırlanma sürecine dahil olmadı – sadece partinin ya da daha önce CHP’nin bu sürece belli bir mesafe koymuş olması nedeniyle değil, aynı zamanda devletin onları kasıtlı olarak dışarıda tutması nedeniyle de.
Cumhuriyet ve diğer Kemalist medya kuruluşlarındaki köşe yazarlarının yorumlarını inceledim. Sözcü ve İYİ Parti gibi bazı istisnalar dışında, Kemalist yelpazede tasarının hedeflerine – silahsızlandırma ve kısmi af – karşı ilkesel bir direniş neredeyse yok. Bununla birlikte, Erdoğan tarafındaki parti taktiği boyutu, yani hükümet ittifakına gelecekte çoğunluğu güvence altına almak için DEM Parti‘yi muhalefetten koparmaya yönelik girişim, bu eleştirmenler tarafından aşırı vurgulanıyor.
Yeni Parti, çerçeve yasa ve barış sürecine karşı saldırgan bir tutum sergilemek yerine, bunların uygulanmasını eleştirel bir gözle takip etse bile, bu zaten büyük bir kazanım olurdu.
Bu sürecin en dikkat çekici yönü, Erdoğan’ın bu yasayı görünür bir şekilde desteklememiş olmasıydı. Bunun nedeni neydi?
Bence Erdoğan – yaklaşımı daha uzun vadeli devlet politikası düşünceleriyle şekillenmiş gibi görünen Bahçeli’nin aksine – bu konuya her şeyden önce kendi iktidarını güvence altına alma perspektifinden yaklaşıyor. Ve bu konudaki umutlarının gerçekleşeceği hiç de kesin değil.
2015 yılında Selahattin Demirtaş, o dönemki barış sürecini arka plan olarak alarak, Kürt hareketinin kirli bir anlaşmaya girmeyeceğini ve Erdoğan’ı birkaç kültürel taviz karşılığında “süper başkan” yapmayacağını açıkça belirtmişti. Bu, zaten oldukça ilerlemiş olan sürecin kesilmesine katkıda bulunmuştu.
Erdoğan’ın bu deneyimden, bir barış sürecinin kendi kontrolünden çıkan siyasi güçleri de ortaya çıkarabileceği dersini çıkardığını düşünüyorum. Bu nedenle bu sefer de süreci siyasi olarak kontrol etmeye ve sonuçlarını kendi iktidarını güvence altına almak için kullanmaya özen gösterecektir.
Gazeteci İrfan Aktan, Nurettin Demirtaş ile bir röportaj yaptı. Röportajda Nurettin Demirtaş şöyle diyor: “Silahları bıraktığımızdan beri sorumluluğumuz daha da arttı.” Bu ne anlama geliyor?
Silahlı mücadele kendi kurallarına sahipti ve harekete, hatta daha geniş anlamda Kürt toplumuna askeri bir dost-düşman mantığını dayatıyordu. Yaşam ve ölüm mücadelesi sürdüğü sürece, siviller de taraf seçmeye daha fazla zorlanıyordu. Kayıtsız kalmak, çatışmanın dışında durmak ya da sadece eleştirel bir tutum sergilemek daha zordu. Ayrıca PKK, sivil faaliyetlerde fiilen önemli bir ağırlığa sahipti.
Bir Kalaşnikof çok ikna edici bir argüman olabilir, ancak ikna zorlama yoluyla oluşmaz.
Bu nedenle Kürt hareketi, silahların bırakılmasından sonra toplumda şimdiye kadar olduğundan daha da aktif hale gelmeli ve zihinler üzerinde siyasi mücadeleyi yürütmelidir. Burada, artık PKK’dan destek almayan siyasi kadrolara daha da büyük bir sorumluluk düşmektedir.
Geçmiş deneyimlerden yola çıkarak, sürgünde yaşayan gazeteci Can Dündar da sosyal medyada şu açıklamayı yaptı: “Sürecin tamamen çökmesi her iki tarafta da milliyetçi bir tepkiyi tetikleyebilir; tersine, sürecin mevcut haliyle kabul edilmesi, ‘barışın ancak AKP’nin izin verdiği ölçüde, demokrasinin ise ancak AKP’nin izin verdiği ölçüde geçerli olduğu’ şeklindeki bir formülü meşrulaştırabilir. En iyi yaklaşım, bunu sınırsız demokrasi mücadelesinde bir kazanım olarak görmek ve bunu gerçek demokrasi ve kalıcı barış için bir fırsata dönüştürmektir…” Bunun çok doğru tespit olduğunu düşünüyorum. Siz bu açıklama hakkında neler söylemek istersiniz?
Ben de aynen öyle düşünüyorum. Demokratik bir cumhuriyet, siyasi duruma göre geri alınabilecek tek tek hakların kademeli olarak genişletilmesiyle tek başına ortaya çıkmayacaktır. Aksine, Türkiye’deki siyasi sistemde köklü bir değişim ve nihayetinde tek adam rejimiyle ve bunun dayandığı oligarşik-kapitalist sistemle kopuş gereklidir.
Deneyimli kadroların siyasi arenaya geri dönmesini sağlayan kısmi bir af ve şimdiye kadar Türkiye’de sadece Kürtlerin değil, diğer muhalif güçlerin de kriminalize edilmesinde kullanılan “Kürt kartının” devre dışı bırakılması, ilerici toplumsal mücadeleler için koşulları iyileştirebilir.
Bu önemli bir ilk adım olur, ama daha fazlası değil.
Bu nedenle belirleyici olan, demokratik güçlerin bu süreci hükümetin bir lütfu olarak değil, toplumsal mücadelelerin bir sonucu ve aynı zamanda yeni bir başlangıç noktası olarak görmesidir. Barış, AKP’nin o anda neyi bahşettiğine, demokrasi de o anda neye izin verdiğine bağlı olmamalıdır.
Peki, önümüzdeki dönemde Türkiye’yi ne bekliyor?
Bana göre Türkiye, bu barış sürecinin niteliği konusunda açık bir mücadelenin eşiğinde. Silahların bırakılması, on yıllardır süren savaş ve karşı şiddet döngüsünü kırabilir. Ancak bu, henüz demokratik bir cumhuriyetin kurulacağı anlamına gelmez.
Hükümet, temel demokratik tavizler vermek zorunda kalmadan güvenlik ve güç politikası açısından avantajlarını koruyacak şekilde süreci kontrol etmeye çalışacaktır. Aynı zamanda Kürt hareketi ve diğer muhalif güçler, ortaya çıkan siyasi alanı genişletmeye çalışacaktır. Türkiye’nin nereye gideceği, bu iki eğilim arasında belirlenecektir.
Sürecin başarısız olması, her iki taraftaki milliyetçi güçleri güçlendirecek ve yeni şiddet olaylarına yol açabilir. Buna karşılık, dar anlamıyla bir başarı – yani silahlı çatışmanın kalıcı olarak sona ermesi – zaten büyük bir ilerleme olacaktır. Ancak o durumda bile demokrasi ve azınlık hakları mücadelesi hiçbir şekilde sona ermiş sayılmaz.
Demokratik örgütlenme, Kürtlerin hakları, işçi hareketi, kadınlar, azınlıklar ve tüm muhalif güçler için bu alanı açmayı başarabilirsek, barış süreci gerçekten de demokratik bir dönüşümün başlangıç noktası haline gelebilir.
Bu nedenle asıl mesele sadece silahların kalıcı olarak susup susmayacağı değildir. Barışın hangi siyasi niteliği alacağı da önemlidir. Barış, Kürt sorununun devlet kontrolünde bir şekilde yatıştırılması mı olacak, yoksa Türkiye’nin kapsamlı bir demokratikleşmesi için bir alan mı açacak? Bu, sadece müzakere masasında değil, asıl şimdi başlamakta olan toplumsal mücadelelerde belirlenecektir.