Nuri Günay’ın Tırtılın Çığlığı isimli ilk öykü kitabı Alakarga Yayınları’ndan okurla buluştu. On iki öyküden oluşan kitapta çocukluk anıları, toplumsal hafıza, yoksulluk, emek, deprem, kayıplar ve dayanışma iç içe geçiyor. Günay, kimi zaman bir çocuğun gözünden, kimi zaman yaşamı ansızın değişen bir insanın hikâyesinden hareketle bireysel sorunların ardındaki toplumsal gerçeklikleri görünür kılıyor. Bize de hafızamızı tazeleme fırsatı sunuyor.
Kitaba adını veren Tırtılın Çığlığı öyküsünde, kozalarından çıkıp kelebeğe dönüşemeyen tırtılların hikâyesi, özgürlüğünden mahrum bırakılan insanların yaşamlarıyla buluşuyor. 6 Şubat depremlerinin izlerini taşıyan öykülerde ise yıkımın ardından geride kalanların yarım kalmış hayalleri, kayıpları ve yeniden yaşama tutunma çabaları öne çıkıyor. Günay, aile ilişkilerinden geçmişle hesaplaşmaya, vicdan muhasebesinden toplumsal adaletsizliklere uzanan anlatılarında sıradan insanların hayatlarına odaklanıyor. Farklı zamanlarda ve coğrafyalarda geçen öyküleri, bütün zorluklara rağmen ayakta kalma ve yaşamı sürdürme arzusu bir araya getiriyor.
Nuri Günay’la yeni kitabı Tırtılın Çığlığı'nı, öykülerinin çıkış noktalarını, edebiyatın toplumsal hafızayla ilişkisini ve sıradan insanların hikâyelerini anlatmanın anlamını konuştuk.
“Derdim hikâye anlatmaktı”
Öncelikle emeğinize sağlık. Tırtılın Çığlığı, birbirinden farklı yaşamlara odaklanan 12 öyküyü bir araya getiriyor. Bu öyküleri aynı kitapta buluşturan temel duygu ya da mesele sizin için neydi? Yazım süreci nasıl gelişti?
Uzun zamandır, bir kısmı kitapta da yer alan öyküler kafamda dönüp duruyordu. Yaşamın içinde gördüğüm, duyduğum pek çok olay zihnimde öykü taslakları halindeydi. Yazma hevesim yükseldikçe galiba cesaretim de arttı. Başladım yazmaya. Böylece başka hikâyelere giden yollar da açılmış oldu. Yazmak aklınızdakini metne dökmek değil yalnızca, düşünmek aynı zamanda.
Kurmaca, insana başka bir dünya oluşturma lüksünü sunuyor. İstediğiniz coğrafyaya, istediğiniz zamana gidebiliyor, karakterler yaratıyorsunuz. Hayat, güzellikleri ya da zorluklarıyla sürerken, şekil vermeye çalıştığınız kahramanlarınız sizinle yaşamaya başlıyor. İnsana iyi gelen bir şey bu. Bana iyi geliyor. Çok keyifli bir çaba. Bazen tıkanıyorsunuz, beceremediğinizi düşünüyorsunuz, sonra birden kapalı kapılar açılıyor ve yazmak istediğiniz metin, kafanızdaki en mükemmel haliyle olmasa da ortaya çıkıyor. Önce kendisi için yazıyor insan, siz yazdıklarınızı başkalarına okutana kadar kurduğunuz dünyalarla baş başa kalıyorsunuz.
Bununla birlikte, yüzyıllardan beri hep anlatmak istemiş insanların yaşadığı bir coğrafyadayız. Olan biteni yalın haliyle anlatmanın yanı sıra, onu başka şekillerde yeniden yaratmak konusundaki geleneğimiz köklü. Yazıyla ilişkimizin tarihi Batılılar kadar eski olmasa da masallarımız, destanlarımız, türkülerimiz, şiirlerimiz çağları aşıyor. Hikâye dinlemeyi, anlatmayı seviyor ve istiyoruz. Bu istek bende de güçlüymüş, farkında olmadan uzun süre bastırmışım sanırım.
Tırtılın Çığlığı, farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda kurgulanmış öykülerden oluşuyor. Yazarken aralarında ortak bir duygu oluşturmaya çalışmadım. Daha sonra, öykülerin toplamına bakınca, zorluklara rağmen ayakta kalma, yaşama tutunma arzusunun baskın olduğunu düşündüm. Bir arkadaşım kitabı okuduktan sonra, öykülerin çoğunun iyi ya da kötü bir sonla bitmediğini ama karakterlerin hayata daha güçlü şekilde devam edeceklerine dair bir duygu yarattığını söyledi. “Böyle yazayım” diye hiç düşünmemiştim. Bunun planlanabilir olduğunu düşünmüyorum. Derdim hikâye anlatmaktı.
Daha önce Bir Sıra Neferi Abdullah Aydın ve Aynı Denizin Irmakları Hatice & Mithat Can kitaplarını kaleme aldınız. Tırtılın Çığlığı ilk öykü kitabınız. Bu kez kurmacaya, öyküye yönelmenizin özel bir nedeni var mı?
Benim için yazı her zaman vardı. Zaman zaman yazdığım güncel politik yazılar bir süre sonra haftalık köşe yazılarına dönüşmüştü. Bunun yanında sözlü tarih ya da nehir söyleşi diye tanımlanabilecek bahsettiğiniz kitaplar ortaya çıktı.
Sizin de eminim hissettiğiniz bir duygudur; hangi türde olursa olsun yazmak, insanın hayatının merkezine oturan bir şey. Düşünme, çalışma ve yazıya dökme iç içe geçen bir süreç.
Şimdiye kadar her yazdığım yazıda yeni şeyler öğrendim. Edebiyatın olmadığı, roman, öykü, şiir okumadığım bir yaşam düşünemiyorum. Kendi adıma elbette. Okuduğum her romanda, öyküde, başka başka yaşamlara şahit olmak, yeni insanlar tanımaktan çok keyif alıyorum. Bazen bir kurmacadaki olay ve karakterleri gerçek hayattaki bazı anlarla, kişilerle özdeşleştiriyorum. Öte yandan okumak, yazmanın en önemli koşulu. Kısacası, kurmaca metinleri bizzat inşa etmek her zaman istediğim bir şeydi.
Ayrıca, romanlarını ve öykülerini severek okuduğum Faruk Duman’ın teşviki ve eleştirileri, kurmacaya dair ufkumu genişletti, cesaretimi artırdı. Geçtiğimiz yıllarda bu konuda biraz daha cesur adımlar atmamda bu katkının da payı büyük.
“Binlerce Murat geçti bu topraklardan”
Öykülerin hepsi birbirinden güzel ama kitaba adını veren, benim de en sevdiğim Tırtılın Çığlığı öyküsünde özellikle durmak istiyorum. Hüseyin öğretmenin tutuklanan oğlu Murat için söylediği “Şu sizin tırtıllar gibi hapsediyorlar çocukları” sözleriyle, kozalarından çıkıp kelebeğe dönüşemeyen tırtılların kaderi arasında çarpıcı bir benzerlik kuruluyor. Bu benzerliğin ne anlattığı oldukça açık. Ama öykünün çıkış noktasını sizden dinleyelim. Önce Murat'ın hikâyesi mi vardı zihninizde, yoksa ipekböceklerinin kozalara hapsedilmesi mi sizi bu hikâyeye götürdü?
Ben doğmadan birkaç yıl öncesinde geçen bir öykü Tırtılın Çığlığı. Bir öğretmenin, öğrencileri, görev yaptığı köyün halkı tarafından nasıl sevildiğini anlatıyor bir yandan. Çok bilindik bir hikâye, Anadolu’nun pek çok yerinde pek çok örneği olan. Diğer yandan doğayla uyum içinde yaşama arzusunda olan ama mecburen ipekböcekçiliği yapan insanlar. Bazı insanların tırtıllara kıyamadığı ülkede, bazı insanların aynı zaman diliminde komşularını katlettiği bir tablo.
Henüz çok küçük yaşlardayken ipekböceğinin nasıl yapıldığına şahit oldum. Zihnimdeki görüntüler belli belirsiz olsa da atmosferi hâlâ hissedebiliyorum. Sonrasında bu işle ilgili çok hikâye dinledim. Birçoğu neşeli anılardı. Fakat “çığlık” meselesini duyduğumda sarsılmıştım. Günü geldi böyle bir öyküye dönüştü birikenler.
Öyküde, daha çok hakkında anlatılanlarla uzaktan tanıdığımız Murat’ın hikâyesi kurmacadan çok, yalın bir gerçek. Günümüzün en yakıcı gerçeklerinden biri. Binlerce Murat geçti bu topraklardan, şimdi de binlerce Murat var. Eşitliği, özgürlüğü, insanca yaşamayı savunan. Kozalardaki tırtıllar gibi, kelebek olup uçamıyorlar. Hayattan koparılan pek çok insan var ülkemizde. Ama yalnız katledilenleri kastetmiyor “kelebek olup uçamamak.” Yılları çalınan, haksız yere hapiste tutulan insanlardan bahsediyoruz aynı zamanda.
“Ölmeyenlerin, yaşamaya mecbur olanların küçük küçük ayağa kalkma çabası”
Kitapta 6 Şubat depremlerinin izlerini taşıyan öyküler de var: Umut, Hüseyin’e Alamadığım Bisiklet ve Hırsızlık... Bu öykülerde depremin yarattığı yıkımdan çok, yıkımın ardından insanların hayatlarında oluşan boşluklara, yarım kalan hayallere odaklanıyorsunuz. Özellikle Hüseyin’e Alamadığım Bisiklet öyküsünün sonunda, “Artık Hüseyin’in bisiklete ihtiyacı yoktu. Gidebileceği bir okul da…” cümlesi çok çarpıcı. Depremin ardından geride kalanların hikâyelerini yazmaya sizi ne yöneltti?
6 Şubat depreminde Antakya’daydım. O anı, sonrasındaki günleri, yaşadıklarımızı, şahit olduklarımızı, dinlediklerimizi anlatmak çok zor. Depremden dört beş gün sonra ayrıldık şehirden, birkaç ay uzak kaldık, sonra tekrar döndük. Deprem anına ve hemen sonrasına dair yazma gücüm yoktu, şimdi de yok. Bilmiyorum, belki önümüzdeki zamanlarda yazabilirim. Kitaptaki öyküler sanırım hayatın bizim için bir nebze tekrar başlayabildiği yerden yazılabildi. Hüseyin, yaşadıklarına rağmen ayakta kalmaya çalışıyor. Umut’un, umutsuz olsa bile eski antrenörünün omuz vermesiyle yeniden başlayacağını anlıyoruz. Kendi eşyasını çalmaya mecbur kalan eczacı, her şeye rağmen çalışmaya başlayacak, hissediyoruz. Ölmeyenlerin, yaşamaya mecbur olanların küçük küçük ayağa kalkma çabası diyebiliriz. Benim de aylar sonra yazmaya başlayabildiğim ilk metinlerdi bu öyküler.
Elbette savaş gibi, başka felaketler gibi deprem de edebiyatın konusudur. Hatta aradan uzun yıllar geçtikten sonra yeni kuşakların unutmamasında belki bir roman, bir öykü büyük görevler yerine getirecek. Örneğin mübadelenin nasıl bir şey olduğunu binlerce insan resmî ya da gayriresmî tarih kitaplarından çok Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikâyesi” romanını okuyunca hissetmiştir. O yüzden 6 Şubat ve hemen sonrasına dair hikâyelerin edebiyatta yer bulması gerekir.
Belki de ilerleyen zamanlarda deprem anı ve hemen sonrasındaki günleri anlatan kurmaca metinler yazabilirim.
“Yaptıklarımızla yüzleşmek, özür dilemek alışkanlıklarımız arasında yok”
Babam Nevzat Amca’ya Neden Kızdı?, Dayımı Ararken ve Göde Mehmet öykülerinde aile ilişkileri, geçmişten taşınan kırgınlıklar, saklanan gerçekler ve vicdan muhasebesi öne çıkıyor. Karakterlerinizin hayatlarında yalnızca yaşadıkları değil, sustukları, söyleyemedikleri ve geçmişte yaptıkları seçimler de belirleyici oluyor. Sizi insanların iç dünyalarındaki bu çatışmalara, özellikle de suskunluklarına ve vicdanlarıyla hesaplaşmalarına yönelten neydi?
Seneler önce tesadüfen sosyalist bir yayının sayfalarını çeviriyordum. Bir sayfada, değişik zamanlarda katledilen devrimcileri anıyorlardı. İsimleri, ölüm tarihleri ve doğum yerleri yazıyordu. Bir tanesi hemşerimdi, 90’lı yıllarda katledilmişti. O anda hemen çocukluğumdaki bir ana döndüm. Babamla birlikte köyün kahvesine gitmiştim. Bize yakın bir köyden bir gencin “terörist” olduğunu, İstanbul’da öldürüldüğünü, babasının ise cenazesini kabul etmediğini söylüyorlardı. “Etmez tabii,” diyen de, “evladı sonuçta nasıl kabul etmez” diyen de vardı. Çocuk aklımla neyi ne kadar anladım bilmiyorum ama olayın parçalarını seneler sonra tesadüfen birleştirmiştim. Öykünün ana fikri böyle oluştu. Ölen gencin babası gerçek hayatta böyle bir vicdan muhasebesine girdi mi bilmiyorum. Ama çocukluk zamanımda bende de bir yer etmiş bu kötü hikâye. Her yanımız yaşanmış böyle olaylarla örülü.
Nevzat Amca ise, bu topraklarda yetişen, kıymeti bilinmemek bir yana, hayatı zehir edilen binlerce devrimci öğretmene saygı duruşu niyeti taşıyor. Öyküde bir ailenin, küçük bir çocuğun verdiği kıymeti görüyoruz. Ben Nevzat Amca gibi çok sayıda öğretmen tanıma şansına eriştim. Dokundukları her şeyi güzelleştirebilen insanlardı. Benden çok önceki kuşaklardan olsalar da dostluklarını esirgemediler. Bir kısmı bu dünyadan göçtüler. Onlara duyduğum sevginin bir ifadesi oldu bu öykü.
Göde Mehmet, tam da dediğiniz iç çatışma, vicdan muhasebesi ve hesaplaşma öyküsü. Özellikle toplumun ortak edildiği suçlarla yüzleşmeyi başaramıyoruz. Bu elbette bir mücadele konusu. Bununla birlikte kişilerin de vicdan muhasebesi yapmaya hiç alışık olmadığı bir toplumuz. Yaptıklarımızla yüzleşmek, özeleştiri vermek, özür dilemek alışkanlıklarımız arasında yok. Böyle olunca da kolay değişemiyoruz. Göde Mehmet, bu hâlimize itiraz niyeti taşıyor. Yaptıklarımıza dönüp bakmadan, kendimizi başkalarının yerine koymadan yaşamaya devam mı edeceğiz? Üstelik sadece insanın değil, başka bir hayvanın yerine de koyamaz mıyız kendimizi? Göde Mehmet bunu yapmaya çalışıyor kendi meşrebince. En önemlisi bir mücadeleye girişiyor, ben artık avlanmıyorum deyip köşesine çekilmiyor.
“Haksızlığa karşı çıkma isteğinin coşkusu”
Tarih eğitimi aldınız, uzun yıllar siyasal mücadelenin içinde yer aldınız. Öykülerinizde de sınıfsal eşitsizlikler, yoksulluk, adaletsizlik ve özgürlük arayışı önemli bir yer tutuyor. Siyasal mücadele içinde edindiğiniz deneyimler edebiyatınızı, karakterlerinizi ve anlatmak istediğiniz hikâyeleri nasıl etkiliyor?
Yaşamın içinde inşa ettiğimiz kişiliğimiz, kendimizi ait hissettiğimiz sınıf, dünya görüşümüz hayal dünyamızı, ufkumuzu belirliyor. Ne yaparsak yapalım dünyaya baktığımız pencereden gördüklerimiz ve hayal ettiklerimizle yapıyoruz. Söylediklerim, sınırımız değil; zeminimiz, hareket noktamız. Yapılabileceklerin ucu bucağı yok, yeteneğinize ve emeğinize kalmış gerisi. Bu sebeple dünya görüşünüz yoksulun, ezilenin, hak arayanın derdini dert edinmenize sebep oluyorsa, yazdığınız da bu hâlden uzağa düşmüyor.
Kitaptaki karakterlerin önemli bir bölümü hayatlarının kontrolünü tümüyle ellerinde tutamıyor. Deprem, yoksulluk, işsizlik, baskılar ya da aile geçmişi onların hayatına müdahale ediyor. Buna rağmen bir biçimde yaşamayı sürdürüyorlar. Bu kitabı bir direnme ve hayata tutunma anlatısı olarak okumak mümkün mü?
Sanırım edebiyatın yaşama böyle bir katkısı var. Okuduğum en güzel romanların çoğunda bu var. Sonu kötü bitti dediklerimin bile pek çoğu bana bu hissi verdi. İnce Memed örneğin, romanın sonunda kaybolup gitmiştir, izine rastlayan yoktur artık. Yitip gitmemiştir ama. Roman bittiğinde ağırlıklı hissiniz üzüntü değil coşkudur. Haksızlığa karşı çıkma isteğinin coşkusu.
Ben, ‘öykülerimin sonucu buraya çıksın’ niyeti taşımadım yazarken. Ama toplamda böyle bir duyguyu taşıyor olduklarının söylenmesinden mutlu oluyorum.
Son olarak, üzerinde çalıştığınız yeni bir edebiyat projesi var mı? Bundan sonra okurlarınızı ne bekliyor?
Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.
Köşe yazılarına kısa süre sonra dönmeyi hedefliyorum. Öykü yazmaya devam ediyorum. Bir de yakın zamanda tamamlamayı hedeflediğim bir kısa roman var. Ve aklımda “acaba olur mu, yazabilir miyim?” dediğim birçok fikir.