Normal olmak istiyoruz. Dışlanmamak, kabul görmek, bir yere ait hissetmek için çoğu zaman farkında bile olmadan başkalarının normallerine uyum sağlamaya çalışıyoruz. Peki, normalin sınırlarını kim çiziyor? Bir toplumun normal kabul ettiği şey, o toplumun kendisi sağlıklı değilse hâlâ normal sayılabilir mi?
Psikiyatrist M. Enes Özel, Ayrıntı Yayınları’nın Mini Kitaplar dizisinden çıkan Normal kitabında bu soruların peşine düşüyor. Psikiyatri, antropoloji, sosyoloji ve felsefe arasında dolaşırken normalin yalnızca bireysel bir mesele olmadığını; toplumsal düzenle, iktidarla, aidiyetle ve dışlanmayla ilişkisini de tartışıyor. Üstelik bütün bunları okurla atışarak, zaman zaman editörünü de tartışmaya dahil ederek, bolca mizahla anlatıyor.
Özel’le seans odasına taşınan farklı normallerden toplumun dayattığı kurallara, sağlıklı anormallikten tuhaflıklarımızla barışmaya kadar pek çok konuyu konuştuk ve başka bir normalin mümkün olup olmadığını tartıştık.
"Başka normallerle bu yoğun temas, benim kendi normalimin de değişimini büyük oranda sağladı”
Kitabın girişinde, psikiyatrist olarak seans odanızın başarı, mutluluk, hüzün, sevgi, evlilik gibi pek çok kavramla dolduğunu ve her hastanın bu kavramlara farklı anlamlar yükleyerek kendi normalini getirdiğinden bahsediyorsunuz. Farklı hayatlara tanıklık etmek, normal kavramı üzerine düşünmenizi nasıl etkiledi? Normal üzerine yazmaya nasıl karar verdiniz?
İstanbul Tıp Fakültesi'nde temelde öğrendiğimiz şey hastalarımızın hayatını yargılamamak, bedenlerinin mahremiyetine saygı duymak ve ne olursa olsun iyileşmelerine yardımcı olmaktı. Psikiyatri bunun üzerine bir de insanların ruhsal dünyasına tanık olmanın mahremiyetini de getirdi. Bu tanıklık, devlet hastanesinin muayeneleri on dakika bile olsa, ruhsal dünyanın en derinlerine kadar uzanan bir insana temas etmeyi getiriyor aslında. Yalnızca temas etmek değil, bu temasların her biri üzerinde zamanla düşünmeyi de gerektiriyor, özellikle psikoterapistseniz.
Gündelik hayatta hepimiz başka insanlarla, başka normallerle temas ediyoruz ama bu temasların çoğu, öteki normal üzerine düşünmeyi çok da gerektirmiyor. Psikiyatrinin normalinde, başka normallere temas, onları yargılamadan anlamaya çalışmak var. Normal kavramının etrafında gezinip durmak aslında -aklı başında- bütün psikiyatristlerin yaptığı bir şey.
Kaçamak mesleki cevaplardan sonra da diyebilirim ki, başka normallerle bu yoğun temas, benim kendi normalimin de değişimini büyük oranda sağladı. Sonrasında insan ruhsallığına dair deneyimlerim, insalık geçmişine dair merakım, antropoloji, felsefe, sosyoloji okumalarım, bazen ılımlı bazen radikal isyanları yanında getirdi ve kendimi bütün normalleri rölatif olarak görürken buldum.
Yazmaya nasıl mı karar verdim? Yeterince okuyunca herkesten dışarı bir şeyler taşmıyor mu?
Kitabın daha ilk sayfalarında okurla tartışmaya/ konuşmaya başlıyorsunuz. Arada editörünüz devreye giriyor, sizi uyarıyor, siz yine bildiğinizi okuyorsunuz. Psikiyatri, felsefe ve antropoloji gibi konuları oldukça eğlenceli bir dille anlatmışsınız. Bu üslup nasıl ortaya çıktı? Seans odasında rahatça yapamadığınızı yapmak gibi bir alan da tanımış olabilir bu kitap. Okurla böyle bir ilişki kurmak sizin için neden önemliydi?
"Seans odasında yapamadığınızı yapmak" diyerek beni gerçekten çok ince bir noktadan yakaladınız. Yakalanmış gibi hissettim… Seans odasında hastalara söylemek istediğim pek çok şey oluyor ancak çalıştığım ekolün önemli yanlarından biri ne zaman konuşmayacağını da seçmek.
Üslubun ortaya çıkmasında kendi hayat görüşüm zemin katı oluşturuyor. Mizah, benim için çok temel bir uyum biçimi. Onun üzerine, çocukluğumdan beri yıllarca okuduğum bilgisayar oyunu / kültürü dergileri olan Level ve Oyungezer'i anmazsam olmaz. Oradaki yazarların muzip üslubunun bana çok geçtiğini, onları hem çok sevdiğimi hem çok benimsediğimi görüyorum. Sonrasında kitap okumaya başladıkça aslında eğlenceli -gerektiğinde de yalın- ve kelime cambazlığı yapan yazarlar her zaman ilgimi çekti. Murat Menteş, Ahmet Hamdi Tanpınar, Terry Pratchett gibi. Ayrıca yazdıklarında genel olarak bir neşe olan yazarları da okumayı çok severim, bunlardan da Tom Robbins ve Douglas Adams ilk aklıma gelenler. Bu yazarları sevdikçe daha çok okuyorum, okudukça daha çok onların bir amalgamı haline geliyorum.
Tartışma, atışmalı üslup, beni yazarken de canlı tutuyor, okuru da canlı tutuyordur diye ümit ediyorum. Ama tüm teknik tarafının ötesinde belki de benim iç dünyamın bir yansıması. Benim de içimde birbiriyle çatışan çok fazla taraf var, insan ruhsallığının zenginliği aslında bunlar. Editör ya da okur anlatısı üzerinden onları barıştırıyor olabilirim neden olmasın? Bir yandan da yeni şeylerin, "bizim" olanların her zaman diyalektik bir şekilde çıktığını düşünürüm. İki taraf çatışır ve ortaya yeni bir şey çıkar.
Yaptığım işlerde de her zaman samimi olmak isterim. Kitap yazmak da bu anlayışımın dışında olmadı. Okuru birebir dahil etmek, bu samimiyeti -ve rahatlığı- bana sağlamış olabilir bir yandan.
“Dışlanmak, ayrı tutulmak istemiyoruz”
Size “Nedir bu normal?” diye sormayacağım : ) Zaten kitap boyunca bu sorunun peşinden yeterince koşmuşsunuz. Ama şunu açabiliriz: İnsan neden normal olmak ister? Hepimiz birbirimizden farklıyken neden aynı kalıba aynı normlara sığmaya çalışıyoruz? Bunu yazar olarak değil de belki psikiyatrist olarak da cevaplayabilirsiniz.
"Normal nedir?" diye sormadığınız için öncelikle teşekkür ederim. Bazı röportajlarda bu soru geliyor ve yazmakta zorlanıyorum. Çünkü zaten kitapta o sorunun peşinden gittim yine de tam bir cevaba ulaşamadım. Burada nasıl cevaplayayım ki diye panikliyorum. Bir psikiyatristi panikletmekten zevk alıyor olabilir mi gazeteciler?
Sosyal ve psikolojik olarak "Normal" olma isteğimiz, bunların sağlıklı olmayı işaret etmesi dışında, sosyal yaratıklar olduğumuz gerçeğine dayanıyor bir kertede. Dışlanmak, ayrı tutulmak istemiyoruz. Sosyal bir ağ içerisinde varolan, bu şekilde evrimleşmiş, bugün sahip olduğumuz medeniyeti bu yüzden kurmuş bir türüz. DNA'mıza kadar kodlanmış bir alışkanlıktan kopmak çok zor.
Üzerine bir katman da ruhsallık katarsak, aidiyet kavramı devreye giriyor. Bir yere ait hissetmenin ne kadar değerli bir his olduğunu, ait olduğumuz yerden ya da gruptan uzaklaşınca anlıyoruz. Bu aidiyet hissi, o grubun normalinin içinde olmayı gerektiriyor. Çok ağır bir psikopatoljimiz yoksa, sevilmek istiyoruz. Neden istemeyelim ki?
Normal, Ayrıntı Yayınları'nın Mini Kitaplar dizisinden çıktı. Ama anlattığınız meseleyi 130 sayfaya sığdırmak kolay değil.. Bu kadar geniş bir konuyu kısa bir kitaba sığdırmak zor olmadı mı? Yazarken en çok hangi konularda kendinizi sınırlamak zorunda kaldınız?
Bir şey soracağım, ben kitabı yazarken beynimin içinde gezinmediniz değil mi? Sorular feci şekilde bana "yakın"... Böyle bir yeteneğiniz varsa söportajı da yapmaya gerek yok, siz kolayca zaten soruların cevaplarını elde edebilirsiniz. İnsanları korkutmak istememenizi anlıyorum bir yandan…
Yalın anlatımları oldum olası sevmişimdir. İster entelektüel bir mesele olsun, isterse de duygusal derinliğin anlatıldığı bir yazı olsun. Byung Chul Han'ın kitapları doksan - yüz sayfadır mesela. Ama laf salatası yapmadan meselesini anlatır ve her sayfası üzerine bir on sayfa yazacak kadar düşünmeye ve dallanmaya açıktır. Yine Murat Menteş'ten örnek vermek istiyorum. Kendisinin Türkçeyi kullanımını, cümlelerdeki yapısal cambazlıklarını çok seviyorum. Romanlarında üç dört satırda, paragraflarca duyguyu anlatabilmesine bayılıyorum.
Şimdi, ben çok seviyorum yalın ve kısa anlatımları, yaptığım sunumlarda vs de hep dikkat ederim böyle bir sadelik için. Ama kitap yazmaya başlayınca, bunu durdurmak çok zor oldu. İnsana dair bir konudan bahsedince, bildiklerimi hepsini yazma arzusuna dayanmak, kendimi sınırlamak gerçekten zor oldu. Bir konuya girince, başka iki tane daha kavrama girmek, sonrasında dalları takip ederek başka bir konuya balıklama dalmamak için kendimi sıklıkla sakinleştirmem gerekti. Psikiyatristlerin panik yapar evet, yalnızca gazeteciler değildir sebebi… Editörüm Ceren Ataer'in çok büyük katkıları, yerinde eleştirileri, uygun müdahaleleri olmazsa, kitap, tıpkı zihnim gibi kakafoni olurdu.
Bu yazıyı editörümün düzenlemediği anlaşılıyor değil mi? Cevaplar bitmek bilmiyor…
“Hastalıklı bir toplumun normallerinin yan etkilerinin asıl kaynağını görmek hiç kolay değil”
Kitapta, normal ile sağlıksız anormal arasında yer alan, sağlıklı anormal bölgesinden bahsediyorsunuz. Burayı belki biraz açabiliriz. İnsanın yaşadığı toplumun kendisi pek de sağlıklı değilse işler biraz karışmıyor mu?
Şu benzetmeyi kullanmak uygun olur, doktor olarak hastalarıma iyileşmesi için bazı reçeteler düzenliyorum. Bazen ilaçların yan etkisi, etkisinin getirdiği faydayı aşıyor. Sağladığı ufak bir fayda için, rahatsız edici yan etkilerle boğuşuyor hastalar. Bu durumda başka bir ilaca geçmek uygun oluyor. Kitapta bu benzetmeyi yapmadım, keşke yapsaydım… Tüh…
Uyum sağladığımız toplumun normalleri de, kendi kendini koruyan bir süperorganik yapıya dönüşmeden önce, insanın doğasıyla uyumlu olabilir. Ancak zaman geçtikçe, kendi kendini koruyan bir sistem haline geliyor ya da toplumun kendisi bu normalden ötürü tabiri caizse zehirleniyor. Bu noktada, buraya uyum sağlamak, insanı zor duruma sokuyor. Hem fiziksel hem de mental sağlık açısından söylüyorum bunu. İlaç aldığımızda, haklı kabahati ilaçta görmek kolay. Ancak hastalıklı bir toplumun normallerinin yan etkilerinin asıl kaynağını görmek hiç kolay değil. Ortaya çıkan pek çok biyolojik, psikolojik ve toplumsal sorunlarla uğraşıp duruyoruz sonrasında… Yani evet, işler oldukça karışıyor.
Normalin yalnızca hayatı düzenleyen bir çerçeve olmadığını, farklı olanı dışlamak için de kullanılabildiğini anlatıyorsunuz. Bugün de göçmenlerden LGBTİ+'lara, farklı inançlara ve yaşam biçimlerine kadar pek çok kesim kabul edilenin dışında bırakılıyor. Cevap aşikar ama sizden dinleyelim. Normal ve anormal ayrımı nasıl oluyor da bir toplumsal denetim aracına dönüşüyor?
Küresel bir köye dönüşen ve "öteki"yle hiç olmadığı kadar temasta olduğumuz, güvensizliklerle örülü bir dünyada tanıdık olana tutunmaya hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyoruz. Üç yüz kişilik kabilelerde değiliz artık. Güvensizlik, belirsizlik o kadar fazla ki, her şeyin istediğimiz gibi, "eskisi" gibi kalma düşüncesi çok rahatlatıyor. Bu eski güzel günleri vaadeden popülist iktidarların bu kadar yükselişte olmas bir tesadüf değil. "Göçmenler gelmeden önce", "LGBT olmadan önce", "X'ler şey yapmadan önce" söylemleri, dünyaya dair tüm sorunları bir grubun sırtına yüklemekle kalmıyor aynı zamanda yalnızca zihnimizde var olan eski günlerin idealizasyonunu sürdürüyor.
Bu konserve vaadlerin manipülasyonu ile gücü eline alan gruplar, politik sistemlere etki edecek kadar güçlenip kendi normalini dayatmaya başlıyor. Arkasında çok fazla tahlil yapacak psikolojik, sosyolojik, ekonomik katman olsa da, en nihayetinde o gruba ait statükoya hizmet eden normalden söz ediyoruz. "Gücün bizde kalması için, bunu kaybetmemize neden olacak herhangi bir eylem ve düşünceyi, ne olursa olsun hapsedecek ya da yok edeceğiz" anlayışı.
“Normaller her zaman değişir”
Kitabın sonunda “Başka bir normal mümkün mü?” diye soruyorsunuz. Bireysel olarak alışkanlıklarımızı, düşüncelerimizi, yaşama biçimimizi değiştirebiliriz. Peki ya toplumsal normal? İçinde yaşadığımız düzenin bize dayattığı normalleri değiştirmek ne kadar mümkün?
Ne kadar mümkün? Yüzde yüz mümkün. 200 yıl öncesi ile aynı değiliz, 100 yıl öncesi ile aynı değiliz, 10 yıl öncesi ile de aynı değiliz. Değişim her zaman var. Geriye doğru bakınca görebildiğimiz bir olgu bu. "Hiçbir şey değişmeyecek ki" düşüncesi tamamen değişimin olmadığı ve direnişin anlamsız olduğu hissini bize eken iktidar sistemlerinin ürünü. Normaller her zaman değişir, yalnızca bunun makro alandaki değişimine şahit olup olmayacağımız asıl sorulması gereken soru. Şu anda atılan küçük adımlar, toplumsal normların değişimi yönündeki uzun bir yolun ilk adımlarıdır çoğu zaman.
“İnsana yaşadığını hissettiren yalnızca mutluluk değil çünkü, ‘bütünlük’ hissidir”
Kitabın sonunda okura bir mektup var. Kendini hep biraz tuhaf hissetmiş, başkalarının normaline uyamadığı için farklılıklarını saklamak zorunda kalmış birine, yalnız olmadığını hatırlatıyorsunuz. Hatta tuhaflığın yalnızca bir lanet değil, aynı zamanda bir ödül olabileceğini söylüyorsunuz. Kitabı böyle kişisel ve duygusal bir mektupla bitirmek istemenizin nedeni neydi?
İnsanın "bütünsel" bir deneyimden yoksun olduğunu düşünüyorum modern hayatta. Yalnızca akla hitap etmek, bir şeyleri eksik bırakıyor bence. Yalnızca duygulara hitap etmenin de cıvık cıvık romantizm olması ve bir şeyleri yine eksik bırakması gibi. Karşılaştığım insanlarla, elimden geldiğince bu şekilde temas etmek istiyorum. Hem duygusal hem de entelektüel olarak, her yönüyle. İnsana dair bir anlatıyı parçalara ayırarak incelemek, onu anlaşılır yapsa da, sonunda bir tutkal lazım, hepsini bir araya getirecek. Yazdıklarımı bu anlayışla yazsam da mektup, o anlatıyı bütünleştiren bir mühür benim için. Mektup çok daha kişisel çünkü. Okura da "sen" diye hitap etmeye başlıyoruım…
Yazar cevabımı verdim, şimdi başka bir cevaba geçiyorum. O mektup bir muhattabı da geçmişteki Enes. Maddi-manevi korunan bir ortamda büyüdüm, insanların yaşadığı büyük trajediler benim hayatımda yer etmedi ama benim de kendimce zihnimde meselelerim vardı beni boğan, üzen. Çözemediğim bu düğümler yüzünden de sevdiklerimin hayatını oldukça zorlaştırdığım zamanlar oldu. Kendi hayatımı da oldukça zorlaştırdım tabi ki. Çok uzun süreler bu hislerde yalnız olduğumu zannettim. Yıllar sonra anlayabildim, herkeste bu düğümlerden (anormalliklerden?) vardı. Aynı düğümler olsun ya da olmasın, herkesin canı bir şeye sıkılıyordu. Herkesin de bununla uğraşma biçimi farklıydı. Aynı düğümlü birini bulursanız da zamanla ne ala!
Düğüm deyince de, Adamlar ve Lalalar alıntısı yapmam gerekiyor. İkisi de en sevdiğim gruplardan. Lalalar'dan : "Her düğüm istemez ki bir çözüm / Ya şimdi ölürüz ya da her gün" her düğümün çözülmesine gerek olmadığını hatırlatır bana. O düğümü inkar etmeyi gerektirmez, çözülemeyeceğini bilmek. Adamlar'dan da : "Yakalayıp bir ucunu sal boşluğa / Çözülmeye hasret düğümün" cümlesi yine aynı minvalde. Sal o düğümü boşluğa…
Profesyonel olarak da hastalarım sıklıkla yalnızlıklarına dair hislerini seanslara getirir. Çoğunda, kendi geçmişimi görüyorum. Çoğunda da "aslında yalnız değilmişim, insanların çoğu bunu yaşıyormuş" aydınlanmasını görünce terapist olarak büyük rahatlama hissediyorum.
Bu yanımız, bu yanlarımız, ortak bir insani deneyimin parçası. Belki bulunduğunuz çevre şimdilik bunu kapsayamıyor, anlayamıyor. Sizin de anlamanıza yardımcı olamıyor. Onu anlayacağınız ve sizin bir parçanız olduğunu anladığınız bir gün geliyor. Bunu tozpembe olumlayıcı gözlükleri takıp söylemiyorum ya da her şey daha güzel olacak demiyorum. Bunu anladıktan sonra sonrasında hayat daha mutlu bir yer olmuyor belki ama daha "bütün" oluyor. İnsana yaşadığını hissettiren yalnızca mutluluk değil çünkü, "bütünlük" hissidir.
O anormalliklerimizdeki yalnızlığımızın bile ortak insani deneyim olduğunu, insan olmanın bir sonucu olduğunu okura da hatırlatmak istedim. Umarım kendilerine sıklıkla hatırlatırlar.
Son olarak, üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı? Bundan sonra okurlarınızı/ takipçilerinizi neler bekliyor?
Mini kitaplar serisine devam etmek isterim, çünkü yukarıda bahsettiğiniz benim eğlenceli ve yalın üslubumun tam olarak oturduğu bir seri. Yıllardan beri yazmak istediğim bir roman var. Ama onun da biraz daha pişmesi gerekiyor. Ayrıca Ayrıntı ekibiyle de çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum… Ben öyle düşünüyorum, onlar ne diyor gerçi bilmiyorum. Her cuma ofislerine dadanıyorum. Henüz kovmadılar. Kovdularsa da benim sosyal işaretleri anlama konusunda ki acziyetim anlamamı engellemiş olabilir.
Thirty&Dirty isimli bir müzik grubum var, amatör davulcuyum. Grubumla sahne aldığımız bir lansman partisi de fena olmaz. Parti yapmak için bahane arıyorum bir yandan. Siz zihnimi okuyabildiğiniz için çoktan anlamışsınızdır gerçi.
Bir yandan da plan, proje yapamıyorum. Hayat beni hiç ummadığım güzel insanlarla tanıştırdı ve güzel yerlere getirdi. Bir doğrultum var ama rüzgarın yönünü bilmiyorum. Artık nereden eserse ona göre bakarım.
Onun dışında, umarım takipçilerimi onlar adına çok güzel ve neşeli günler bekliyordur…
Bir de boş metrobüs... Boş bir metrobüsün sizi beklediği bir durağa girmenin keyfini bilir misiniz?